www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
Gerçek
____
İ.Sabri Durmaz
Zaman hızlı ve kararlı olma zamanıdır
Konum
____
Çetin Diyar
Büyük Adam Küçük Aşk
Avrupa Gerçeği
____
Yücel Özdemir
AB nereye kadar genişleyecek?
Tarım ve İnsan
____
Necdet Oral
Tarım toprakları talan ediliyor
Spor ve İnsan
____
Hakan Keysan
Denizli seyircisinin analizi - 2
Gerçek
..........
i.Sabri Durmaz
Zaman hızlı ve kararlı olma zamanıdır
Patronlar ve hükümet kendi amaçlarına, emin adımlarla yürüyorlar. Onun için her toplantıyı, her platformu değerlendiriyorlar. Ama, konfederasyonlar halen işin “demokrasi”, “farklı görüşlerin dillendirildiği sempozyumlar” peşinde. Sendikacılar, bu “demokrasicilik” ve “sempozyumculuk” sevdası ile özelleştirmecilere nasıl çanak tutulduğunu, sermayenin siyaset erbabı, “uzman” ve “bilim adamları” tarafından bu platformların nasıl bir demagoji ve oyalama mekanizması olarak kullanıldığını unutmuş görünüyorlar. Nitekim; geçen hafta DİSK’in düzenlediği sempozyumda, TİSK Başkanı Refik Baydur’un konuşturulması, “Bilim Kurulu” üyesi Devrim Ulucan’ın TİSK’le aynı yaklaşımı sergilemesi, konfederasyonların işin ne kadar farkında olduğunun çarpıcı bir kanıtıdır.
Elbette ki; sendikaların, konfederasyonların üst yönetimleri; biraz da kendi kafalarındaki “Bu iş bitmiştir. Öyleyse yardımcı olalım” fikrine işçileri ikna etmek için bu platformları kullanmaktadırlar. “Demokrasi” adına, “onlar da fikirlerini söylesin” adına patronların en başındaki adamın, bir “patronlar kurulu” olarak ipliği pazara çıkmış “Bilim Kurulu”nun öne sürdüğü şeylerin “işçiden yana olabileceği” tartışması elbette ki, bu saatten sonra “iyi niyetle”, “doğruyu aramak” iddiasıyla bağdaşamaz. “Yok efendim; esnek çalışma zaten her yerde uygulanıyormuş; milyonlarca işçi esnek çalışırken sendikalı işçilerin kendilerini düşünmesi sınıf ahlakına aykırıymış; esnek çalışma kabul edilerek hiç olmazsa esnek çalışma kural altına alınabilirmiş; bundan işçi sınıfının çıkarı varmış”mış da mış!
Gerçek bu kadar karmaşık değildir. Evet, esnek çalışma yıllardır uygulanıyor. Ama, 1475 sayılı İş Yasası, bu işçiler için bir mücadele dayanağı sağladığı gibi, sendikalı işçiler için de asgari bir zemin oluşturuyordu. Bu hakların kullanılamamış olması, işçilerin bu haklarının sendikacılar tarafından küçümsenmesinin, hele hele ortadan kaldırılmasının makul görülmesinin gerekçesi olabilir mi? Olursa, bunun adı sınıfa ihanet, mücadelenin arkadan hançerlenmesi değil de nedir?
“Bilim Kurulu” adındaki, konfederasyon yöneticilerinin de onayıyla kurulan ne idüğü belirsiz kurul ile patronların birlik içinde olduğu, bu kurulun “bilim” ve “tarafsızlık” maskesi arkasında tam bir “patron adamları kurulu” olduğu ortaya çıkmıştır.
Sendikal bürokrasi de, patronlar ve “Bilim Kurulu” aracılığı ile “Direnecek bir şey yok, bari esnek çalışmaya bir kural koyalm” çizgisine kazanılmış görünüyor. Bu yüzden de; gerek Emek Platformu’nda, gerekse konfederasyonlar ve sendikalar içinde çok açık tutum alma, milyonlarca işçi için, bu ihanet çizgisiyle sınıfın çıkarını ayıran talepleri çok net bir biçimde belirleme ihtiyacı vardır.
Nitekim geçtiğimiz hafta Türk-İş İstanbul Bölge Temsilciliği’nde toplanan, Türk-İş’e bağlı sendikaların şube yönetcileri; çok açık iki istek öne sürmüşlerdir:
1 - 1475 sayılı İş Yasası’nı bir esnek çalışma yasasına dönüştürme amaçlı tasarıyı tümden reddediyoruz. Bu tasarı Meclis’e gitmemelidir.
2 - “Bilim Kurulu”nu tanımıyoruz; onun getirdiği ve getireceği hiçbir uzlaşma metnini, bir teklifi kabul etmiyoruz!
Aslına bakılırsa Türk-İş’in İstanbul’daki sendika şube yöneticileri; işçi hakları, sınıf gibi kaygılar taşıyan tüm konfederasyonlardan sendikacıların, işyeri sendika temsilcilerinin, olup bitenden az çok haberdar her işçinin isteğini formüle etmiştir.
Son günlerde, “Devlet Personel Yasası”nın değiştirilerek “esnek çalışma normları”nın kamu emekçileri için de geçerli hale getirileceğinin ilan edilmesi; konuyu kamu emekçileri sendikaları ve kamu emekçisi yığınları arasında da tartışmaya açmıştır. Özellikle KESK, konuyu gündeme almıştır.
Böylece, fikir düzeyinde gelişen “birlikte mücadele” fikri, şimdi çok somut talepler için birlikte mücadeleyi zorunlu kılmıştır.
Şimdi sıra ikinci adıma gelmiştir. Bu adım; İstanbul’da şubeler tarafından alınan kararın tüm illere yayılarak (elbette birleşilebilecek sendika merkezi ve konfederasyonlarla birlikte) mücadele zemininin genişletilmesi; emek cephesinin sermayenin bu saldırısını püskürtmek üzere ayağa kaldırılmasıdır. Koşullar ve saldırının kapsamı, milyonlarca sendikalı ve sendikasız işçi ve kamu emekçisinin birlikte mücadelesi için çok elverişlidir.
Hükümet ve patronlar hızlı davranıp, Meclis’te bir oldu bittiyle yasal değişiklikleri yapmak isteyecektir. Bunun için zaman, işçilerin ve mücadeleci sendikacıların aleyhine işlemektedir.
Zaman hızlı ve kararlı olma zamanıdır.
Başa dön
Konum
..........
Çetin Diyar
Büyük Adam Küçük Aşk
“Büyük Adam Küçük Aşk”, yönetmen Handan İpekçi tarafından çekilen ve bir yıl içinde Antalya Film Festivali “En İyi Film ve Yönetmen” ödülü de dahil, tam otuz iki ödül alan bir film. Film, Türkçe bilmeyen beş yaşındaki Kürt kızı Hejar ile bir Türk olan emekli yargıcın dostluğunu anlatıyor. Film gösterimde kalabildiği sürece oldukça büyük bir ilgi görmüştü. Gösterimde kalabildiği sürece diyoruz çünkü bir süre sonra film yasaklanmış, yönetmeni hakkında soruşturmalar açılmış, filmin ve yönetmen Handan İpekçi’nin başına gelmedik kalmamıştı. Ve şimdi yönetmen Handan İpekçi, Adalet Bakanlığı tarafından açılan dava sonucu, “Film yoluyla devleti küçük düşürmek ve emniyet kuvvetlerine güveni zedelemek” suçlamasıyla altı yıl hapis istemiyle yargılanacak.
Filmin ve yönetmen Handan İpekçi’nin başından geçenleri anlayabilmek için filmin başlangıcına dönelim. Handan İpekçi, 2000 Mart’ında “Büyük Adam Küçük Aşk” filmine giriştiğinde, Türkiye koşulları için zor ve çetin bir yokuşu tırmanmaya başlamıştır. Film için Kültür Bakanlığı 45 milyar liralık bir destek verir. Film tamamlanıp gösterime girer ve tartışmalar başlar.
Film aldığı ödüllerden de anlaşılabileceği üzere içerik ve biçim olarak beğeni kazanır. Ancak, filmin kahramanlarından birinin Kürt kızı olması, üstelik hiç Türkçe bilmemesi ve yaşlı bir Türkle dostluk kurması “bilinen çevreleri” rahatsız eder. Çünkü o “bilinen çevreler” Kürt sözcüğünden bile rahatsız olmaktadır. Hele yalnızca Kürtçe konuşabilen bir Kürt kızıyla bir Türk’ün arasında son derece sıcak ve içten bir dostluk kurulabileceği, farklı diller konuşmanın dostluk ve kardeşliğin önünde asla engel olmayacağı, tersine herkesin karşısındakinin diline, kültürüne saygı göstermesinin, önyargısız bir dostluğun kalıcı temelleri olabileceği fikrinin yaygınlaşmasından korkmaktadırlar. Oysa, İpekçi, filminde tam da bunu, yani “bilinen çevrelerin” yayılmasından öcü gibi korktukları bir temayı zerre kadar korkmadan cesurca işlemiştir.
Film, korkutanları korkutmuştur.
FİLMİN VE YÖNETMENİN BAŞINA GELENLER
Aylarca gösterimde kalan film hakkında Emniyet Genel Müdürlüğü suç duyurusunda bulunur. Kültür Bakanlığı üst denetim kurulu bir kez daha toplanır ve önce finansal destek verdiği filmi bu kez yasaklar. Yasaklamakla da kalmaz, filmin işletme belgesi de iptal edilir. Daha sonraki açıklamalarda Kültür Bakanlığı’nın 45 milyarlık ödeneği geri istediği duyurulur. Yani Kültür Bakanlığı, yönetmen Handan İpekçi’ye, ben sana bu parayı dostluğu, kardeşliği anlat diye mi, verdim demektedir!
Film beş ay sonra Danıştay kararıyla yeniden gösterime girer. Girer ama, Adalet Bakanlığı filmin ve yönetmenin peşini bırakmaz. Adalet Bakanı tanıdık bir isimdir: Hikmet Sami Türk... Siyasi tutuklulardan, siyasi tutukluların yan yana durmasından, bir arada bulunmasından, konuşmasından, yemek yemesinden, su içmesinden, nefes almasından nefret eden Türk elbette, Kürtçe’den, Kürtçe konuşabilen Kürt kızı Hejar’dan ve onunla dostluk kuran bir yaşlı Türk’ten nefret edecektir. Adalet Bakanlığı’nın talebiyle film hakkında soruşturma açılır. Öğretim üyelerinden oluşan bilirkişi heyeti filmi inceler ve herhangi bir suç unsuru bulamaz. Artık film özgürlüğüne kavuştu diye düşünülmektedir. Ancak Hikmet Sami Türk’ün Adalet Bakanlığı kararlıdır; kardeşliğe prim vermeyecektir. Bakanlık bu kez film hakkında dava açılması istemiyle devreye girer. Dava açılır; yönetmen İpekçi altı yıl hapis istemiyle yargılanacaktır.
BU DAVA KARDEŞLİĞE AÇILAN DAVADIR
“Büyük Adam Küçük Aşk” filmi, hiç Türkçe bilmeyen Kürt kızı Hejar ile emekli bir Türk yargıcı arasındaki hiçbir çıkara dayanmayan, saf ve masum bir dostluğu anlatmaktadır. Hejar’ın Türkçe karşılığı, mazlum, yoksul anlamındadır. Ama film Türk-Kürt kardeşliğinin zenginliğiyle bezenmiştir. Handan İpekçi, halkların kardeşliğinde son derece önemli, yürekli ve tam da bir sanat insanına, aydına yakışır bir iş başarmıştır. Güncel olanı, toplumsal olanı sanatla birleştirmiştir.
Evet söz konusu olan bir film ve yönetmendir ve sanatı savunmak boynumuzun borcudur. Ama bu dava, sadece bir filme ve onun yönetmenine açılmış bir dava değildir artık. Bu dava, Kürt-Türk düşmanlığından medet umanlar tarafından, Türk-Kürt kardeşliği için çabalayanlara karşı açılmış bir davadır. Bu dava, halkların eşit ve özgür kardeşliğine karşı açılmış davadır. Yargılanmaya çalışılan, sadece bir film ve onun yönetmeni değildir.Yargılanmaya çalışılan kardeşliktir. Haklar, özgürlüklerdir. Diller, kültürlerdir.
Bu dava yeni bir Engizisyon davasıdır.
Şimdi hepimiz böyle bir filme tüm içtenliği ve yüreğiyle imzasını atan Handan İpekçi ile birlikteyiz. Handan İpekçi’nin yanındayız. Ve 11 Nisan 2003 tarihinde Handan İpekçi’yle birlikte mahkeme salonunda olacağız.
e-posta:
diyar@evrensel.net
Başa dön
Avrupa Gerçeği
..........
Yücel Özdemir
AB nereye kadar genişleyecek?
Kopenhag Zirvesi'nden sonra bu soru Almanya'da daha sık tekrarlanır oldu.
Türkiye'ye 2004 sonunun telaffuz edilmesi, tartışmanın daha yüksek sesle sürdürülmesine vesile yapılıyor. Yeni sınırların bir taraftan "endişe verici devletler" Irak, İran, Suriye'ye; diğer taraftan Beyaz Rusya ve Ukrayna'ya dayanmasının, AB'nin sonunu getirebileceğini savunanların sayısı hiç de az değil.
Yani; bir taraftan Avrupa'nın sınırlarının nerde başlayıp nerde bittiği sorulurken, diğer taraftan AB denilen birliğin dağılmasının aslında çok da uzak bir ihtimal olmadığı üzerinde duruluyor, Alman gazetelerinde.
Geçen hafta Federal Parlamento'da, AB'nin genişlemesi ve Türkiye'ye 2004'te görüşme tarihinin verilmesi dolayısıyla yapılan tartışmada, Başbakan Schröder eleştirileri yanıtlarken, üstüne basa basa, Kopenhag Kararları'nın "Almanya'nın ulusal çıkarları için" zorunlu olduğunu söyledi. Bütün eleştirileri bu temelde yanıtlamaya çalıştı. Schröder'in tartışmada "Avrupa'nın çıkarları"ndan ziyade "ulusal çıkarları" öne çıkarması, aslında "ulus devletlerin" çıkarlarının şimdi çok daha güçlü olduğunu bir kez daha gösteriyor.
Alman Parlamentosu'ndaki "Türkiye tartışması"nda, Hıristiyan Demokratlar'ın argümanı her zaman olduğu gibi, Müslüman Türkiye'nin Avrupa'ya entegre olamayacağı idi. İşin ilginci, buna kanıt olarak 40 yıldan fazladır bu ülkeyede yaşayan Türkiye kökenli göçmenler gösteriliyordu.
Bu saçmalıkları bir yana bırakırsak; hakikaten de önümüzdeki üç-dört yıl, AB'nin geleceği açısından adeta tayin edici öneme sahip gibi görünüyor. 1 Mayıs 2004'ten itibaren birliğin üye sayısı 25'e çıkacak. Bunlara 2007'de Romanya ve Bulgaristan eklenecek. Arkasından Hırvatistan, Sırbistan, Karadağ, Makedonya, Bosna-Hersek ve Arnavutluk gündeme gelecek. Kuzey'de ise Norveç ve İzlanda üye olmayı bekleyen ülkeler. Doğu'da; Beyaz Rusya, Ukrayna ve Moldova'da AB'ye üyelik tartışmaları sürüyor. Bu ülkeler üye olursa, AB'nin sınırları doğal olarak Rusya'ya dayanacak. Bu durumda, Rusya'nın üyeliğinin de gündeme gelebileceği şimdiden konuşuluyor. "Üye yapılmasa bile, AB ile Rusya arasında özel bir statü oluşturulabilir" (Süddeutsche Zeitung, 19.12.2002). Bu durumda, AB'nin coğrafik sınırları doğal olarak Avrupa'yı aşıp Asya'ya uzanacak.
Dahası var: "Fas, Tunus ve İsrail de AB'ye üye olmak istiyorlar." (Die Zeit, 5 Aralık 2002). Yani, AB'nin Afrikalı üyeleri de olacak! Fas ve Tunus bir tarafa, İsrail'in AB üyesi olma isteğinin ilginç nedenleri sıralanıyor. İsrail Milli Futbol Takımı, Avrupa Kupası maçlarına katılıyor. Takımları Avrupa Şampiyonlar Ligi'nde mücadele ediyor. Yine Avrupa ülkeleri arasında yapılan Eurovizyon Şarkı Yarışması'na İsrail de üye. Hatta bir-iki yarışmada birinci oldu. Durum böyle olunca, "Biz niye AB'ye üye olmayalım?" şeklinde görüşler sıkça dile getirilmeye başlanmış. Ne de olsa, ekonomik koşulları AB'ye uygun görünüyor. Kültürel ve dinsel olarak "Siz Yahudisiniz!" denilmesinin "çok zor" olduğu hesaba katıldığında, İsrail'in başvurusu halinde Avrupa'nın epeyce zor durumda kalacağı şimdiden görülüyor. Özellikle de Almanya'nın...
ABD'nin AB'yi zor durumda bırakmak, "içten fethetmek" ve çökertmek için, "İsrail kozunu" şimdilik olmasa da gelecekte kullanmayacağını kim ileri sürebilir ki... Muhtemel bir Türkiye üyeliği ile birlikte, AB içinde kurulacak İngiltere-Türkiye-İsrail üçgeni, elbette AB'yi AB olmaktan çıkarmaya yeter de artar.
Alman politikacılar, bütün bu tartışmalara bakarak "sınırsız genişlemenin Avrupa'nın sonunu getireceğini" sıkça tekrarlıyorlar. Genişleme isteğine en azından şimdilik bir set çekilmesini, aksi takdirde felakete doğru gidileceğini söylüyorlar.
Elbette, AB genişledikçe iç çelişkileri ve sorunları artacak. Yoksul küçüklerin zengin büyüklere karşı itirazı her zaman olacak. Bu itirazların bir değer taşıyıp taşımayacağı ileride görülecek. Ancak, bütün bu ülkelerin Almanya-Fransa ittifakı ile "baskı ile denetim altında tutulması"nın zorunluluğu şimdi daha yüksek sesle ifade ediliyor. Almanya ile Fransa, sürekli "çekirdek" halinde hareket etmeleri halinde belki diğerlerini denetim altında tutabilir, ancak bu iki ülkenin kendi arasındaki çelişkileri hiçbir zaman bir yana bırakamayacağı, Nice Zirvesi'nde iyice su yüzüne çıktı. Almanya her fırsatta, nüfus ve ekonomik gücünü ileri sürerek kendisinin "baskın güç" olmasını istiyor.
AB'nin sınırları, bugünden bakıldığında, potansiyel olarak eski kıta Avrupası'nı aşmaya, diğer kıtalara kadar uzatmaya uygun gibi görünüyor. Bu durumda, AB coğrafik olarak Urallar ile Atlas Okyanusu arasında kalan kara parçası üzerinde bir "kıta birliği" olmaktan elbette çıkabilir, ancak asıl özünü belirleyen "egmen sınıfların birliği" olmaktan çıkmayacak. Asya ve Afrika'dan ülkelerin birliğe dahil edilmesi yönündeki tartışma, Avrupa kıtasındaki devletlerin birliğinin, ABD'ye karşı dünya egemenliği için yeterli olmadığını işaret ediyor. Dünya Avrupa'dan ibaret olmadığına göre; Avrupa sermayesi dünya üzerinde tek belirleyen olabilmek için, gerekli gördüğü takdirde, kendisinin denetimine alabildiği bütün ülkeleri, AB üyleği ya da "özel anlaşmalarla" teslim alınmak isteyecektir.
Daha önce birçok kez yazıldığı gibi; bütün bu sürecin işleyişini, hızını ve seyrini AB ile ABD arasındaki çatışma belirleyecek. Avrupa, ABD'nin "imparatorluğuna" son vermek için bu yüzyılı ilk yarısını iyi kullanmayı amaçlıyor.
Açıktır ki; genişleme yönünde atılan her adım hem AB içindeki çelişkileri, hem de AB-ABD arasındaki çatışmayı derinleştiriyor.
e-posta:
yucel@evrensel.de
Başa dön
Tarım ve İnsan
..........
Necdet Oral
Tarım toprakları talan ediliyor
Türkiye dünyada toprak rezervi kalmayan 19 ülkeden biri olan, en yüksek erozyon değerlerinin saptandığı, ulusal toprak koruma politikasının olmaması nedeniyle toprak kaynakları hızla yok edilen bir ülkedir.
Sanayileşme, hızlı nüfus artışı ve köyden kente göçler sonucu yeni yerleşim alanlarına olan gereksinim artmaktadır. Bunun sonucu olarak kentlerde plansız ve denetimsiz yapılaşmalar olmuş ve kent çevrelerindeki tarım arazileri büyük bir hızla yerleşim bölgelerine dönüşmüştür. Bu konudaki veriler güncel olmamakla birlikte, yerleşim alanlarının tüm arazi sınıfları içindeki toplam değeri 7.3 milyon dekar olarak hesaplanmaktadır ki bu rakama turistik alan, sanayii, askeri ve hava alanları dahil değildir.
Köy Hizmet Genel Müdürlüğü’nün (KHGM) son verilerine göre, sanayi alanlarının toplam miktarı 272 bin dekar olup, bunun yüzde 74.3’ü (202 bin dekar) I-IV. sınıf araziler kurulu bulunmaktadır. Mutlak korunması gereken I ve II. sınıf toprakların kapsadığı alan ise 132 bin dekardır.
Türkiye’ de yalnızca Trakya Bölgesi’nde 256 bin dekar verimli tarım arazisi karayolu yapımında kullanılmıştır. Bu miktar her geçen gün artarken, bu yolun 8-10 km kadar yakınında 1.3 milyon dekarı bulan tarım dışı arazi boş durmaktadır. İzmir-Aydın, Adana-İskenderun, Amasya-Erbaa-Suşehri karayollarında da böylesi sorunlara neden olunmuştur. Karayolu, çevresinin yapılaşmasını hızlandırıcı etkiler de yapabilmektedir: Örneğin; Adana-İçel karayolunun 49 km’lik kesiminde toplam 170 bin dekar I, II ve III. sınıf tarım alanı yapılaşmıştır.
Verimli tarım arazilerinin tarım dışı amaçlara kaymasına neden olan önemli bir etken de turizm ve ikinci konut alanlarına yönelik yatırımlardır. Türkiye’de turizm yatırımları sırasında kullanılan 77 bin dekar alanın yüzde 69’u çoğunluğu I ve II. sınıf olmak üzere verimli tarım arazisi niteliğindedir. Öte yandan, ilgili yasal düzenlemeler aracılığıyla turizm yatırımlarına ayrılan alanın genişliği 1995 yılında 32 bin dekara çıkmıştır.
Hammaddesi toprak olan sanayi türleri de toprağa olumsuz etkide bulunmakta ve toprak kaybına neden olmaktadır. Örneğin; Trakya’da 1400 dekar, Gediz Ovası’nda 4400 dekar, Çorum’da 2000 dekar tarım arazisi tuğla-kiremit yapımı nedeniyle tarım arazisi olmaktan çıkmış ve kullanılmayan bataklık ve çukurluk haline gelmiştir. Burdur Gölü’nün Ramsar alanı sınırları içinde zaten kısıtlı olan tarım alanlarında tuğla-kiremit sanayiin hammadde temini için yüksek nitelikli arazide yapmış olduğu tahribat halen açıkça gözlenebilmektedir. Etüdü yapılmayan daha pek çok arazi aynı durumdadır. Yasal mevzuatta ve resmi belgelerde toprak koruma ve kullanma sorunlarına ve çözüm önerilerine yer verilmiş olmasına karşın, devletin bu konuda ulusal, sistemli ve kapsamlı bir politikası bulunmamaktadır. Toprağın yerli ve yabancı sermayeye korumasız açılması, ulusal çıkarlarla bağdaşmamaktadır. Amaçları belirlenmiş, öncelikleri tanımlanmış, yöntem ve araçları somutlaştırılmış, bilimsel göstergelere dayalı bir toprak koruma ve kullanma politikasının ulusal nitelik taşıması; çokuluslu şirketlerin gelişmiş ülkelerde korunan tarım topraklarını gelecek için rezerv olarak ayırmalarını dikkate alarak, azgelişmiş ülkelerin verimli ovalarına dev sanayi ve konut yatırımları yapmaya çalıştığı bir süreçte çok büyük önem taşımaktadır. Ulusal yargıyı devre dışı bırakıp, yatırım anlaşmazlıklarını uluslarüstü yargıya taşımayı amaçlayan Çok Taraflı Yatırım Anlaşması (MAI) sürecinde, tarım alanlarının tarım dışı amaçlarla kullanımına ilişkin yönetmelikte Ağustos 1998’de yapılan bir değişiklikle “yabancı sermaye ile desteklenen ihracat ağırlıklı ileri teknoloji yatırımlarına” ayrıcalık tanınarak, fiilen çokuluslu şirketlerin I ve II. sınıf tarım arazilerini yok etmelerine olanak sağlanmıştır. Bu yönetmelik değişikliğinden yararlanarak, I. sınıf tarım arazileri üzerinde Düzce’de Uzel Holding tarafından Massey Ferguson traktör fabrikası, Bursa’da Cargill mısır nişasta tesisinin kurulmasına başlanmıştır.
Tarım topraklarında 4.8 milyon hektar alanda, yanlış arazi kullanımı mevcut iken, yatırım yapılmaması ve üzeri sürekli bitki örtüsüyle kaplı olması gereken 46.7 milyon hektar V-VII. sınıf arazinin 6.3 milyon hektarında halen, hemen hemen hiçbir önlem alınmaksızın işlemeli tarım yapılmaktadır. Buna karşılık, kesinlikle tarımsal amaçlarla kullanılması gereken I-IV. sınıf arazilerden Konya’da 189, İstanbul ve Ankara’da 120, Adana’da 110 bin dekarı tarım dışı amaçlarla kullanılmakta; bu miktar ülke genelinde 1 milyon hektara ulaşmaktadır.
Türkiye’de kişi başına düşen tarım arazi miktarı 1960 yılında 9.4 dekar iken 1990’a değin sürekli olarak azalarak 4.9 dekara inmiştir. Günümüzde bu miktar 4.1 dekar dolayındadır. Tarım topraklarının amaç dışı kullanımı en çok sanayi tesisi kurma, yerleşim alanı açma ve turistik tesisler oluşturma gibi nedenlerle ortaya çıkmakta, böylece verimli tarım arazileri gereksiz yere azaltılarak, tarımsal potansiyel geriletilmektedir. Son 20 yıl içinde yalnız yerleşim alanı elde etmek için tarım dışı bırakılan alan 450 bin hektarın üzerindedir.
Tarım topraklarının amaç dışı kullanımını önlemek için, kentleşme ve sanayileşmenin tehdidi altındaki yüksek verimli topraklara sahip yörelerde tarımsal sit alanları oluşturulmalıdır. Tarımsal Varlıkları Koruma Yasası çıkarılarak, başta toprak olmak üzere bitki, hayvan ve su kaynaklarının korunması görevini yürütecek kurumsal düzenlemeler yapılmalıdır.
Başa dön
Spor ve İnsan
..........
Hakan Keysan
Denizli seyircisinin analizi - 2
Sporda şiddet var mıdır? Bu soru yıllardır spor bilimcilerinin de araştırma konusudur. Gerçekte hem sporun özgün davranışında hem de insanın diğer yaşam alanlarında hep bir mücadele vardır. Bilinçli spor davranışlarında ise daha yüksek düzeyde bir mücadele söz konusudur.
Bu mücadele etme biçimi, kurallar ve insan doğasının sınırları ile engellenir. Ama günümüzün sosyo-kültürel ve ekonomik koşulları da insan davranışını şekillendiren birincil etkenler düzeyindedir. Bu nedenle sporun içindeki şiddetin kültürel bir olguya dayandığı gerçeğini gözardı edemeyiz. Ancak spor eyleminin içinde yer alan saldırganlık, yıkıcı veya onur zedeleyici değildir. Yani bu, şiddet değildir. İnsanın ölümüne dayanmaz. Ama spora seyirci olarak katılanların yarattığı şiddet, tamamen toplumsal bir olgudur ve günlük yaşamın sıkıntılarından kaynaklanan davranışlardan ve üretim ilişkilerinin stresinden örgütlenir. Öyleyse günümüzde sıkça karşımıza çıkan futbol şiddeti, mevcut ekonomi-politikayla, yani üretim ilişkilerinin sonucu olarak ortaya çıkan bir durumdur.
Aslında seyirlik futbolda seyircinin tribünlerde hiç olay çıkarmaması ile çıkarması arasında artık pek bir fark yoktur. Çünkü modern insan, tribünde seyirci olurken bile edilgenleşmekte, şiddeti gizli olarak kendi üzerinde ve aile içinde yaşamaktadır. Çünkü modern toplumda birey, şiddet eğilimini başkasına yansıtamadığı durumda kendisine göstermektedir. Yani susup, içine kapanması da seyirci için bir tür kendine yönelik şiddettir.
Denizli seyircisinin genel profili, bu tarz bir şiddet eğilimi göstermektedir. Gerçekten de tribünlere olay çıkarmak için ya da boşalmak için gelen bir taraftar, coplu, kasklı, kalkanlı polisler ve tel örgülerle karşılaşmayınca bu eğiliminden soğuyor ve pasifleşerek şiddet eğilimini kendine yöneltiyor. Yani Denizli’de taraftar, hiçbir engellemeyle karşılaşmadığı için olay çıkarma cesaretini gösteremiyor.
Geçtiğimiz hafta Denizli’de, Denizlispor ile Beşiktaş arasında oynanan Kupa maçında çok ilginç bir olay yaşandı ve hiçbir ulusal-yerel medya kuruluşu bu konuyu irdelemedi.
Ulusal medya dillendiricileri, sayılmayan golün ardından Denizli seyircisinin sahaya bile atlamayışına dikkat çekip seyirciye övgü yağdırırken, geceleri Denizli sokaklarını süpüren temizlik işçileri aynı kanıda değildi. Çünkü yaklaşık 5 kilometrelik bir güzergahta bulunan bütün çöp bidonları devrilmiş, bidonların içindeki bütün çöpler de yollara ve kaldırımlara dağıtılmıştı.
Şiddetini yansıtmak için fırsat arayan kentli seyirci, çöp bidonlarına saldırarak kendini rahatlatma yolunu seçmiştir. Aynı zamanda günlük üretim süreci içinde oluşan gerilimini boşaltamayan Denizli seyircisi, öfkesini eve geri götürürken, aile içi şiddetin de çoğalmasına da neden olmaktadır. Yani seyircinin gözlerinin önünde tel örgüler yoktur ama Denizli’de diğer illere göre daha modern yaşanan kapitalist burjuva kültürü, Denizli halkının kafasının içine tel örgülerini çoktan yerleştirmiştir.
En tehlikeli şiddet türü de budur aslında. Popüler spor şiddeti, insanın kendine yönelik olarak yaşadığı bir şiddet türüne dönüşmüştür artık.
Bugün sokakta, otobüslerde, okullarda ve iş yerlerinde karşılaştığımız insanların koyu futbol muhabbeti örneği bile, arzu edilen bu şiddet türünün hemen her yerde yaşandığını bizlere göstermektedir.
Tüm bu davranış motifleri, burjuva yaşam biçiminin ve onun spor anlayışının bir sonucudur. Dolayısıyla da asla insani değildir. Bu durumu aşmanın yolu da, gerilimleri azaltan ve bunu yaparken de sporu uygulayanı sağlık açısından zenginleştiren bir alternatif spor kültürü yaratmaktan geçer. Ne yazık ki fair-play ödülü almış Denizli seyircisinin özgün bir yanı varsa, o da sadece, müsabaka anında olay çıkarmamasıdır.
e-posta:
hakankey@msn.com
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 212 665 69 36 (6 hat)
Fax
: +90 212 665 69 43 - 44
E-mail
:
posta@evrensel.net