|
|

|
           

Cavit Çağlar aklattırılmış, işkenceciler zamanaşımına uğrattırılmış, R. Tayyip Erdoğan, Anayasa’yla pir-ü pak’laştırılacakmış. Kargalarımız ne denli gülüyor bir bilseniz...
|
Görüntü
............................................................................
Bülent Habora
|
Okumaz yazarlar ülkesi
Güngör Gençay’ın “Armağan kitap istemleri” başlıklı yazısını (Evrensel gazetesi, 28.11.2002) okuyunca birçok şey geldi aklıma. Türkiye’de bir yılda kaç kitabın yayımlandığı, hangi kitapların okunduğu, hangi yazarların yapıtlarının belli çevrelerce pompalandığı, halkın aydınlanmasını isteyen yazarların başlarına neler geldiği, kitabevlerinin nasıl tahrip edildiği, yakıldığı, yıkıldığı ve omuzu kalabalıkların “Türkiye’yi kurtarmaya soyunduğu” 12 Mart’larda, 12 Eylül’lerde yazarlara, kitaplara, kitapçılara, okuyuculara nasıl saldırdığı, yazarların bazı büyük yayınevlerince, ellerindeki parasal güce dayanarak nasıl sömürüldükleri ve yığınla şey geçti gözlerimin önünden. Hepsini 40-50 yıldır yaşadığım için, kimse bana yanıldığımı söyleyemez...
Güngör Ağabey armağan kitap istemleri üzerinde duruyor. Ben bunu, “Beleş kitap otlakçılığı” diye değiştiriyorum. “Bedava sirke, baldan tatlıdır” diye boşuna söylememiş atalarımız. Habora Yayınevi varken, bazı özel yerlerin dışında, sadece birkaç dostuma kitap verdim. Bir gün bir yazar, ki o sırada Cumhuriyet’te yazıyordu: “Habora” dedi, “Tüm yayınevlerinin kitapları var kitaplığımda, ama seninki yok.” Yanıtım kısa oldu: “Ağabey, ben de Cumhuriyet’i para verip alıyorum.”
12 Eylül’ün en civcivli günleri. Büromun bulunduğu hanın önünde askeri bir cip duruyor. İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’nda görevli bir sivil polis geldi. “Komutanım, evindeki kitaplık için Habora Yayınları’ndan bir takım rica ediyor” dedi. “Söyle komutanına” dedim, “Selimiye’nin bodrum katlarında külliyetli miktarda Habora yayını var.” Bir zahmet insin aşağıya, istediklerini alsın. Çünkü ben vermiyorum.” Vermedim de. Ama sonra öğrendim, tüm yayınevleri vermiş. Hem de en devrimcileri. Bu davranışımla ne mi kazandım? Kitlenin pıstığı bir ortamda bireysel çıkışlarla bir şey olmayacağını biliyordum. Ama yine de yaptım, ayrıca mutluyum da.
Güngör Ağabey, “Öğrencilerin yapacağı müsamereler için aile birlikleri tarafından bir dolu para ödenerek giyim ve araç-gereç alınmasına karşın, kitaba ödenecek paraya, sanki sokağa atılmış para gözüyle bakılıyor. (...) Bir biçimde satın alabilme olanağı varken, kitaba ücretsiz sahip olmaya çalışmak, bir yerde de emeğe saygısızlık olur” diyor. Aman sevgili Güngör Ağabey, her çeşit emeğe saygısız bir toplum, kitabın emekçilerine de saygı göstermemiş, önemli mi? Türkiye’nin en önemli gereksinim maddeleri içinde kitap kaçıncı geliyor? Tam 126 madde varmış. Kitap denilen şey, 1960’larda 96. sıradaymış. Bugün, o listede yer almıyor.
Sonra da IMF’nin Dünya Bankası’nın önünde el-pençe divan durmaktan gocunuyoruz, Avrupa Birliği yanağımızdan bir makas alsın diye yüzümüzü uzatıyoruz, Amerika bize 25 milyar dolar versin, biz de komşumuzu satalım diye takla üzerine takla atıyoruz ve üzülüyoruz. Öte yandan simitçiliklerini önplana çıkaranlardan birini iktidar, ötekini muhalefet yapıyoruz ve buna da üzülüyoruz.
Türkiye’nin kaderi okumamakta yatıyor. Ve tabii giderek, okuduğunu anlamamakta yatıyor. Takvim-i Vakai, Türkçe yayımlanan ilk gazeteydi. Yıl 1831... 29 yıl sonra, 1860’ta Agâh Efendi ile Şinasi Tercüman-ı Ahval’i yayınladı. Bugünkü anlamda ilk gazeteydi bu. Gerçekten gazeteymiş Tercüman-ı Ahval. Yani gazete gibi gazete.
1992’ye geçeceğim. Kızım Melisa Yağmur’u Yeşilköy Lisesi’ne yazdırmak için gittim. Müdürün odasında her çeşit lüks eşya vardı. Üzerinde, bir köşesi ekranın üzerine sarkan dantel örtüsü bulunan televizyon bile. Ve kitaplığında, gazetelerin “promasyon” ansiklopedileri... Müdürün yönlendirdiği Okul-Aile Birliği yöneticileri benden, 5 milyon istediler. Ben şarladım: “Ben yayıncıyım. Sizin yeteneksizliğiniz yüzünden öğrenciler kitap okumuyor. Kitap okumadıkları için ben de battım. Siz bana para verin” dedim. Ve kızımı “bağışsız” kaydettirdim.
1980’e döneceğim. Bulgaristan Halk Cumhuriyeti’nde, 1945’ten sonra tüm öğretmenlere aylıklarının %20’si kadar ek ders ücreti veriyorlardı, kitap almaları için. (Bugünkü Bulgaristan’ın ne durumda olduğunu sizin anlayışınıza bırakıyorum.)
Bizim televizyonlarda boy gösteren “Televole sanatçılarımız”a “Boş zamanlarınızda ne yapıyorsunuz?” diye sorulduğunda, bu tatlı çocuklar, hep kitap okuduklarından söz ederler. Her şeyden önce, kitap, boş zaman doldurmak için değildir, beyin doldurmak içindir. Neyse... O tatlısu sanatçıları dedikleri gibi kitap okuyor olsaydılar, “Boş zamanları”nda, bugün IMF’nin hayran olduğu AKP iktidar olmazdı, Dünya Bankası’nın gönderdiği Kemal Derviş’li, ansiklopedilere bile “hizipçi” olarak geçen Deniz Baykal’lı, Kemal Derviş’e ağzına geleni söyleyip, onunla birlikte duş bile alacak kadar samimi olan Bayram Meral’li CHP muhalefet partisi olarak Meclis’e giremezdi.
Kusura bakmayın ama, Türkiye’de herkes kitaba karşı. Halk da, devlet de, belediyeler de, herkes, ama herkes karşı. Zor iş tabii kitap okumak. Beyin çalıştırılıyor çünkü. 1979’da 5 bin kitap yayımlanmış, 1998’de 9 bin. Buna bilgisayar kitapları dahil... Dergiler 1979’da 2 bin. Bugün de 2 bin. Devlet, kitap yakıyor, yasaklandığı için. Belediyeler de, örneğin İstanbul Kadıköy’de 20 yıllık Yazarlar Kitabevi’ni yıkıyor, Temmuz 2001’de.
Sonra da “Fiyatları fourduk”, “Motivasyonunuz surf’le artıyor”, “Casaba”, “Eskidjhi”, “Wapar gibi yapmıyoruz, Wapıyoruz”, “The Best Kuaför Hüsamettin”ler ortalığı kaplıyor.
Hepsinin sonunda da üniversite öğrencilerinin yüzde 71’i “Cin ve melekler”, yüzde 69’u da “Nazar” var diyor. Üniversite öğrencisi bu durumda. Peki öyleyse niçin AKP’nin iktidar olmasına kızıyoruz? Bir yerlerde bir yanlışlık yok mu?
Okumuyoruz, ama yazıyoruz. Ne demişti Aziz Nesin: “Her iki Türk’ün üçü şairdir.” Duvarlara yazıyoruz, otobüslerdeki koltukların arkasına yazıyoruz ve paralara yazıyoruz. Cumhurbaşkanları da yazıyor, aşık olan gençler de ve bugünlerde IMF düşmanları yazıyor.
İsmet İnönü, 1970’lerin ilk yıllarında, sanıyorum 1971’de, Dr. Faruk İlker’e, Anadolu Kulübü’nde o günlerin önemli parası olan “5 lira”yı imzalıyor, bir sırrının gizlenmesi için... 250 bin lirayı da sevgilisini beğenen bir genç dolduruyor... 1 milyon lirayı da IMF karşıtı gerçek bir yurtsever, “Siyasiler şaşırdı / Bu vatanın insanları uyardı / IMF parasına aldandı / Yazıklar olsun siyaset / Fakiri parasız bıraktı” diye yazısını bitiriyor.
Evet, okumuyoruz, ama yazıyoruz. Bir de okusak ve okuduğumuzu anlayabilsek... İşte o zaman “Hodri Amerika”, “Hodri IMF”...
Haksız mıyım?
DAMARDAN TUZLAMA
AKP Başkanı R. Tayyip Erdoğan bayram namazından sonra kahvaltı ederken, “Çok ciddi yolsuzluklar var. Bu yolsuzlukların şu anda damarlarına ekibimiz girmiş vaziyette. Bunları da kısa zamanda ifşa edeceğiz. Bütün boyutlarıyla bunlar ifşa edilecek” demiş ve “Gündemde olan dosyalar dışında yeni dosyalar bulunduğunu” da eklemiş.
Yok yok, “Dokunulmazlık zırhı”na bürünenlerden, özel yasalarla korunacak kollanacaklardan, sözde yolsuzlukların karşısında olup, sonra bunları hasıraltı edeceklerden söz etmeyeceğim. Beni hiç ırgalamıyor, iplemiyorum bile (Nasıl ama, tam günümüze uygun olarak Kasımpaşa’lı ağzı kullandım, di mi?)...
Ben, “Damar” sözcüğünü okuyunca, çok sevdiğim “Damardan tuzlama”yı anımsadım. İzmir’de, İstanbul’daki gibi “Damardan tuzlama” yapmayı pek bilmiyorlar. Hangi işkembeciye gittiysem, bana biraz büyük kesilmiş işkembe getirdiler, “Damardan tuzlama” yerine. Nerdeee İstanbul’daki eski işkembecilerin yaptığı tuzlamalar? Taksim’deki Lale, İstiklal Caddesi’ndeki işkembeci, Divanyolu’ndaki o köhne dükkân (Şimdi turistik eşya satılıyor orada), hele hele Kasımpaşa’daki Kuzey Deniz Saha Komutanlığı’nın yan sokağındaki işkembeci?
Eğer “damardan tuzlama” isterseniz, sakın marketlerden, poşet içinde işkembe çorbası almayın. Bir koyun işkembesi alın, bir çorba kaşığı tereyağı, 6 yumurta, 3 diş sarmısak, 1.5 limon, 2 çay kaşığı kanser yapmayacak kırmızı biber, 2 kaşık sirke ve tuzla işe başlayın. Kaynar suya atın işkembeyi. Yumuşayınca tahta üzerinde temizleyin. Sonra limon, sarmısak (hatta soğan), tereyağı koyun. Sonra, yumurtanın sarısıyla, yarım bardak sirke ya da soğuk suyu ağır ateşte köpürtün. Kaynamış işkembeyle birlikte suyunu buna ekleyin. Üzerine kırmızı biberli yağ koyun. Ondan sonra da “Afiyet olsun” diyorum...
AKP’nin Başkanı R. Tayyip Erdoğan’a buradan şükranlarımı sunmak istiyorum, çünkü en sonunda bana yemek tarifi yaptırdı ya, artık gözüm açık gitmez...
Başa dön


|
|
|