www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
Konum
____
Çetin Diyar
Savaş kardeşliğin düşmanıdır
Özgürlükler
____
Hüsnü Öndül
İnsan haklarını kazanmak
Konumuz
____
Güngör Gençay
Oyun bitti
Tablo
____
Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
Tüketicilere ucuz otomobil kredisi tuzağı!
Ara Sıra
____
Tuncay Seyman
Fair play, agresif futbolcu, pis zenci, vs.
Konum
..........
Çetin Diyar
Savaş kardeşliğin düşmanıdır
Seçim sonuçlarının ilan edildiği günün ertesi gününden başlayarak hızır acil servis ambulansı gibi sirenlerini çalıştırarak bütün Avrupa’yı bir baştan bir başa dolaşan, AKP lideri Tayyip Erdoğan, sonunda muradına erdi! ABD Başkanı Bush’la fotoğraf çektirmeyi başardı. Ancak bu fotoğraf klasik aile albümlerine değil, savaş tarihi albümlerinde yer alacak bir fotoğraf olarak tarihe kazınacaktır. İleride hazırlanacak savaş belgesellerinde Erdoğan ve Bush’un yan yana görüntüleri, ABD’nin Irak işgalinin imza töreni olarak yer alacaktır.
ABD’nin Irak işgali artık Pentagon’un savaş senaryolarından biri olmaktan çıkmış, önümüzdeki yakın tarihin bir gerçeği haline dönüşmüştür. Tayyip Erdoğan’ın ABD ziyaretini, enerji alanlarının ABD tekellerinin kazanç hanelerine yazılması için Türkiye’nin ABD’nin savaş topu ilanı anlamında değerlendirmek gerekir.
Ancak bu gezi bir noktayı daha somut biçimde açığa çıkarmıştır; savaş, bir süreden beri olumlu gelişen Türk-Kürt kardeşliğine karşı, ırkçılığın, şovenizmin yeniden piyasaya sürüleceğini göstermektedir.
Nitekim, Tayyip Erdoğan’ın Başkan Bush’la görüşmesinden bir gün önce ABD’nin, KADEK’i “Terör Örgütleri” listesine alması bu sürecin başladığına işaret etmektedir.
Bu ise, gerek ülkede bir süreden beri nispeten gevşeyen ırkçı, şoven propagandaların yeniden alevlendirilmesi, Kürt düşmanlığının yeniden popüler bir hale getirilmesi ve elbette ezilenlerin birlikte mücadelesinin önüne engeller döşenmesi anlamını taşımaktadır. KADEK’in ABD’nin terör listesine alınması, basitçe bir örgütün hedef tahtasına oturtulması olarak değerlendirilemez. Ama bu esas olarak ülkede Kürt ezilenlerinin demokrasi mücadelesinin, bu mücadeleyle elde edilen kazanımların atış hedefine oturtulması, Kuzey Irak bahane edilerek, Kürt düşmanlığının yeniden devreye sokulmasıdır.
KUZEY IRAK BAHANE OLAMAZ
Kamuoyu araştırmaları Türkiye halkının yüzde 83’ünün ABD’nin Irak işgaline ve Türkiye’nin işgale katılmasına karşı olduğunu ortaya koymaktadır. Böyle bir durumda Türkiye halkının ülkenin ABD’nin savaş arabası olarak ileri sürülmesine ortak edilemeyeceğini bilen siyasal otorite, işgalde yer almasını kolaylaştıracak bahaneler yaratma peşindedir. Bu bakımdan siyasal otoritenin Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti’nin kurulacağı bahanesine dört elle sarılmasında şaşılacak bir yan yoktur. Nitekim, CIA analistlerinden Kenneth M. Pollack tarafından dile getirilen, “Türkler ABD’yi işin içine karıştırmadan K. Irak’a müdahale edebilmek istiyorlar.” görüşü tam da bunun kanıtı niteliğindedir.
Bu sözlerinin açılımı şudur: Türk devleti, ABD’nin yanında bir Irak işgalinde yer alınmasının kendisini halkın gözünde zor duruma sokacağını ifade etmektedir. Oysa, K. Irak’ta bir Kürt Devleti’nin kurulacağı ve bunun da Türkiye’yi bölmeye yönelik bir girişim olduğu bahanesini ileri süren Türk devleti, Kuzey Irak’a dalar, savaşı başlatır. Sonra ABD, istediği biçimde işgali yürütür. Böylece siyasal otorite, halkla arasında doğabilecek sıkıntıları bir nebze olsun savuşturabilir.
KARDEŞLİK İÇİN SAVAŞA HAYIR
Ancak ABD savaş ağalarının Ankara’yı mesken tutmaları, Tayyip Erdoğan’ın destek için Bush’a adeta yalvaran sözleri, ABD’nin açıktan istekleri, Türkiye’deki askeri üslerde başlatılan inşaat ve altyapı çalışmaları, ülkemizin, halkımızın ve gençliğimizin ABD tekelleri için savaşa sürüldüğünü hiçbir bahanenin gizleyemeyeceği biçimde kanıtlamaktadır.
Kaldı ki, K. Irak’ta, bir Kürt devletinin kurulup kurulmayacağı Türkiye’nin sorunu değildir. Aynı yerde Türkmenleri örgütleyip Irak yönetimine karşı kışkırtanların, Çeçenya’da, ayrılıkçılığı örgütleyenlerin, Azerbaycan’da yönetime darbe düzenlemeye kadar işi vardıranların, Türkmenistan’da, Gürcistan’da, Bosna’da ve hatta Çin’in Uygur Özerk Bölgesi’nde Çin yönetimine karşı kışkırtıcılık örgütleyen, ayrılıkçılığı kışkırtanların, ayrılıkçılıktan söz etmeye asla hakları olamaz. Tüm bunları yapanların, çevrede ne kadar pis iş varsa bulaşanların, bu yüzden Rusya’dan Çin’e, Bulgaristan’dan Arap ülkelerine kadar arası bozuk olanların, savaşa bahane olarak Kürtleri ileri sürmelerinin inandırıcılığı olamaz.
Ancak, tüm bunlar, ülkeyi yönetenlerin yeniden Kürt meselesini kaşıma, Kürt düşmanlığını kışkırtma, ABD fedailiklerini gizlemenin bir aracı olarak Kürt meselesini bahane etmelerine engel değildir.
Bu bakımdan ABD’nin KADEK’i terör örgütleri listesine katması, Türkiye’nin Kürt meselesinde elinin serbest bırakıldığının ifadesi ve aynı zamanda yeni bir şovenist ırkçı dalganın başlangıcı, Kürt düşmanlığının iç politika malzemesi olarak vizyona sokulmasıdır.
ABD’nin Irak işgali artık yalnızca işgalde Türkiye’nin yer almasıyla sınırlı olmaktan çıkmıştır. Savaş aynı zamanda Türk ve Kürt ezilenlerinin kardeşlik yoluna döşenen tehlikeli bir tuzak olarak varlığını sergilemektedir. Bu anlamda da savaşa karşı çıkmak, oynanmak istenen Kürt düşmanlığı oyununa karşı çıkmaktır. Savaşa karşı mücadele etmek, kardeşlik için mücadele etmektir.
e-posta:
diyar@evrensel.net
Başa dön
Özgürlükler
..........
Hüsnü Öndül
İnsan haklarını kazanmak
Avrupa Birliği, Türkiye ile ilgili kararını verecek. Türkiye’yi yönetenler, son bir yıldır ve özellikle 3 Ağustos 2002’deki 3. yasa paketinin ardından, “ille de tarih ver” diye AB kapılarını aşındırıyorlardı. Oysa AB işleyişinde böyle bir kural bulunmamaktaydı. Kural şuydu, “Katılım müzakerelerinin başlayabilmesi için Kopenhag siyasi kriterlerinin yerine getirilmiş olması gerekir.”
Bu başka bir ifade ile, o ülkenin hukukun üstünlüğü ve demokrasi, insan hakları ve azınlıkların haklarına saygı konusunda, hem hukuksal sisteminin demokratik hale gelmesi hem de uygulamanın istikrarlı olmasını gerektiren bir ölçüttü. O nedenle de, ölçütleri yerine getiren müzakerelere başlandı.
Türkiye’nin yönetici eliti, insan haklarını ve temel özgürlüklerini şarta bağlı olarak ele aldıkları için, yurttaşının hak ve özgürlüklerini pazarlık konusu yapıyordu. Bizim daha önceki bir yazımızın başlığında ifade etmeye çalıştığımız gibi, adeta, “Tarih ver ki, demokrat olayım!” diyorlardı. Bu utanç verici yaklaşım halen sürmektedir.
Doğrusu Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının beklemeye tahammüllerinin olmadığını saptamak gerekir. Beklemeye tahammül edilmeyen şey, demokratikleşmedir; insan hakları ve özgürlüklerinin bir an önce yaşama geçmesidir. Hemen, şimdi ya da en kısa sürede, sistemin bir bütün olarak demokratik değişim ve dönüşüme uğratılmasıdır.
Ancak insan haklarını ve temel özgürlükleri, şarta bağlı, devletin dış politik ihtiyaçları ve gerektirdiklerine göre belirleyen anlayışın böyle bir derdi bulunmamaktadır. O nedenle, her defasında birkaç yasanın bazı maddelerinde revizyonlar yaparak durumu idare etmeye çalışmaktadır. Her yasa paketinde sapmaları içeren düzenlemeleri de araya sokmaktadır. O nedenle yapılanlar, kamuoyu tarafından çok ince düşünülerek izlenmelidir. 26 Mart 2002 değişikliğinde, Dernekler Yasası’nın derneklerin yurtdışı ilişkilerini düzenleyen 11 ve 12. maddeleri yürürlükten kaldırılmıştı. 3 Ağustos 2002 değişiklikleri sırasında, yürürlükten kaldırılan 11 ve 12. maddeler tekrar yürürlüğe girdi. 58. Hükümet tarafından (yeni hükümet) Meclis’e sunulan yeni tasarıda ise, 11 ve 12. maddeler yeniden yürürlükten kaldırılıyor. Yaz boz tahtası yani… İstanbul Emniyeti, karakolları tarihe karıştırıyor-muş? Böyle haber yaptı medya. Karakolların adı, “polis merkezi”ne dönüştürülüyormuş! “Değişim” buymuş. Buna şeylerin adının değiştirilmesi denir. Şeylerin adının değişmesi, niteliğinin değişmesi anlamına gelmiyor. Ama öyle sanılması isteniyor. “Değişiyoruz” deniyor. Buna kozmetik değişiklik denir. Çoğu kez olan biten de budur. Ayak sürüyerek, zoraki değişim, böyle oluyor. Bu tutum, “şark kurnazlığıdır.” O nedenle, aklınca kurnazlık yapanı her defasında yakalamak gerekir. Demokrasiyi içselleştirmemiş. Niyeti yok.
Saçma tarih ve takvim tartışmasında “orta yol” bulunacak.
Biz kendimize bakalım, her ne kadar süreç, bizim yaşamımızı şu ya da bu yönde etkileyecek olsa da. İnsan hakları ve özgürlükleri konusunda hakem ya da otorite, AB değildir. Biz kendimiz otoriteyiz. Her birimiz.
Haklarımızı ve özgürlüklerimizi, başka güçlerin inayetine havale edemeyiz. Siz, biz olmazsak, hakların ve özgürlüklerin adı anılmaz. Mücadele etmeliyiz. Kazanmak için, korumak ve geliştirmek için mücadele etmeliyiz. Demokratik değişim ve dönüşümleri kendi özlerine uygun değişim ve dönüşüm haline getirmeliyiz.
Süreç kesinlikle, özgürlükleri talep edenlerin lehine gelişmektedir. Tüm dünyada ve Türkiye’de. Tarihsel açıdan bakıldığında, geri çekilmeler olabilir. Ama kabul etmek gerekir ki, toplumumuz, kendisine hükmedenlerden çok ileridedir. Uzun süre zincirlenmiş halde tutulması mümkün değildir.
Başa dön
Konumuz
..........
Güngör Gençay
Oyun bitti
Faik Baysal’ın ilk kez “Rezil Dünya” deyişinden bugüne kadar tam kırk yedi yıl geçmiş.
İster istemez insanın aklına geliyor. Dünya gerçekten rezil mi, yoksa büyük sermayenin uşağı ya da kendi çıkarlarının kölesi olanlar, yarattıkları rezil düzenle birlikte, dünyayı da mı rezilleştiriyorlar?
Peki bu rezillemeye kim karşı duracak, bununla kim mücadele edecek?
İşte Faik Baysal, bu mücadeleye “Sarduvan” adlı romanıyla 1944 yılında girmiştir. Bu kitabı için Celaleddin Ezine: “...Faik Baysal’ın romanında batı roman yazarının özelliklerini sezdiğim içindir ki, onu gelecekte uluslararası roman yazabilecek adaylar arasında görmekteyim. Sarduvan, bir başlangıç için ortanın çok üstünde bir değer belirtiyor.” demektedir. 1955 yılında “Rezil Dünya” ile derinleşen anlayış ve dünya görüşünü, yaşamının bitimine dek sürdüren şair ve yazarlardan biridir. Ama, önce şairdir. Çünkü, şiiri sözcükle, duygu ve akılla yeniden yaratıp, şiirin sırçadan ince olan dünyasının üstünden devşirmiştir. Bunu yapabilmek için de çocuk içtenliğine, inancına, inadına ve onun daha birçok özelliğine sahip olmak gerekir.
Faik Baysal’ın “Beni” adlı şiirinde yer alan:
“Sevgisini paylaşıyorsa biriyle dilim dilim
Uçuyorsa kelebek kelebek düşlerinde
Uykusunda top oynuyorsa yıldızlarla
Beni bulursunuz o çocuğun içinde
Gözü yoksa köşklerde, saraylarda
Dolunaylarda besliyorsa, yaralı bir kuşu
Gözlerinden biri veriyorsa görmeyenlere
Beni bulursunuz o çocuğun içinde
Top, tüfek, bıçak yoksa elinde
Ölen bir güle üzülüyorsa eğer
Ağlıyorsa bir böceğin ölümüne
Beni bulursunuz o çocuğun içinde
Resimlerde kelebekleri kesip biçiyorsa
Bir bebeğin gözlerini oyuyorsa eğer
Tahta atının yüreğinde sevgiyi kurşunluyorsa
Ben ölmüşüm demek o çocuğun içinde”
dizelerini sindirerek okuduğumuz zaman, belirtmeye çalıştığım ve belirtemediğim birçok güzelliği özünde barındırdığını görebiliriz.
1 Aralık 1922’de Adapazarı’nda doğan Faik Baysal, Adapazarı Büyükşehir Belediyesi’nin yayımladığı kitabı için yazdığı anıda: “...Son çıkan şiir kitabımın adını (Oyun Bitti) koyacaktım. Ama çok sevdiğim dostum Eğitim ve Kültür Müdürü, (hayır, oyun yeni başlıyor) deyince, Gül Sancısı’na razı oldum” diyor. Faik Baysal’ın tüm yaşamında ve yarattığı tüm eserlerde, oyunun başlangıcı olan çocukluk döneminin izlerine rastlamak olasıdır. Bu olgu, ürünlerine zenginliğin yanı sıra lirik bir tat da katmaktadır.
Öğrenim sonrasında spikerlik, çevirmenlik yapan, ansiklopedi ve gazetelerde çalışan Baysal, eserlerinde uğraşlarından kimi kesitleri de kaynak olarak yararlanmıştır.
Edebiyatımıza, şiir öykü, roman, oyun ve çeviri türlerinde yetmiş altı yapıt kazandıran Faik Baysal, 9 Aralık 2002 günü, bu kez gerçek olarak “oyun bitti” demiştir.
İnanıyorum ki, bu kez de bizlere emanet ettiği eserler oyunun bitmesine izin vermeyecek.
e-posta:
gencay@evrensel.net
Başa dön
Tablo
..........
Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
Tüketicilere ucuz otomobil kredisi tuzağı!
3 Kasım sonrası, dördüncü kuvvet holding medyası ile birlikte çeşitli çıkar çevrelerinin yaratmaya çalıştıkları yapay iyimserlik havası içinde çeşitli girişimler kendini göstermeye başlamış bulunmaktadır. Bu girişimlerden biri de sermaye gruplarının sahip oldukları otomotiv-banka sektörünü kullanarak tüketicileri bir tuzağın içine çekmesidir.
Benzer bir girişim 2001 yılında denenmiş ancak sonuç hüsranla noktalanmıştı. Otomotiv grubunun yanı sıra banka grubuna da sahip olan sermaye grupları, şişmiş olan otomobil stoklarını eritmenin hesabını yapmaktadır.
Otomobil kredilerine en düşük faiz, aynı zamanda otomotiv sektörüne sahip olan, Akbank (Sabacı Otomotiv) % 3.25, Anadolubank (Anadolu Otomotiv) % 3,85, Garanti Bankası (Doğuş Otomotiv) %3.75, Oyakbank (Renault) % 3.60 oranlarıyla bu gruplar tarafından uygulanması dikkat çekicidir. Enflasyon ve faizlerin yüksek olduğu bir ortamda, durup dururken otomobil kredi faiz oranları % 3.25 ila yüzde sıfıra kadar düşüren bankalar, bu indirimleri “piyasanın canlanması” ya da “tüketicilere kolaylık sağlamak” düşüncesiyle almış oldukları bir karar değildir elbette.
Otomotiv piyasasının canlanacağı için böyle bir karar alınmış olabilir. Ancak ihtiyatla yaklaşmak gerekirse, şu soru akla gelmelidir: 2001 yılında yaşanan örnekler ortada iken, böyle bir kampanya neden tekrar gündeme getirilmiştir?
2001yılında IMF memuru Derviş’in gelmesi ile başlatılan iyimser havanın gölgesinde oluşturulan tuzak, bu yıl da AKP’nin tek başına iktidar olması ile birlikte oluşturulan istikrar havası (!) gölgesinde tekrar denenmektedir.
Tuzak olarak ifade ettiğim şudur: Kredi faiz oranlarını % 6 ila % 7’den, % 3.25 ila 4.10 oranlarına çekerek aradaki farktan oluşan maliyeti otomobil fiyatlarına ekleyerek tüketicilere satmanın hesabı yapılmaktadır. Kampanya öncesi ve sonrası otomobil fiyatları incelendiğinde bu fark açıkça görülmektedir. Buna rağmen tüketici kendisine sunulan ucuz kredi tuzağını, avantaj gibi değerlendirerek önüne gelen sözleşmeyi pek fazla irdelemeden imzalamaktadır. Oysa sunulan herhangi bir avantaj yoktur. “Bir cebine koyup, diğer cebinden almak” gibi bir taktik yürütülmektedir. Kredi fazileri düşürülürken, otomobil fiyatları da artmaktadır. Nitekim 2001 yılında bu yöntem uygulanmış, iyimserlik (!) havası fazla sürdürülemediği için kısa bir süre sonra faizler tekrar yükselmiş, tüketiciler kredi taksitlerini ödeyemediği için verilen otomobiller, haciz yolu ile geri alınmıştı. Bu yıl da oluşturulan yapay iyimserlik havasının gerçeğe dönüşmesi mümkün değildir. Gönül arzu eder ki, ekonomik canlanma olsun, istihdam yaratılsın, işsizlik son bulsun, kamu kaynakları halktan yana kullanılarak bir huzur ortamı yaratılsın. Ancak bu mümkün görünmemektedir. Çünkü, IMF programının uygulandığı koşullarda böyle bir tablonun oluşmasını beklemek fazlaca hayalcilik olur. IMF programının uygulandığı bütün ülkelerde istikrarsızlık, ekonomik çöküntü, sosyal patlamalar baş göstermiştir. Bu duruma sayısız örnek göstermek mümkündür. Arjantin, Brezilya..... vb ülkeler en iyi örneklerdir.
Bizim ülkemizde de her geçen gün işsizlik artmakta, çalışanlar işten çıkarılmakta, kurbanlık koyun gibi işten çıkarılmayı bekleyen binlerce çalışanın olduğunu düşünürsek, holdinglerin başlattığı bu kampanyanın tam bir tuzak olduğunu söylemekte haksız sayılmam. Holdingler bu sektörlerde canlanma istiyorsa, kârlarından fedakârlık ederek işten çıkardıkları işçileri tekrar işe alsınlar. Ürettikleri ürünleri fahiş fiyatlarla satmaktan vazgeçsinler. İşsiz sayısının her geçen gün arttığı, işi olanın da açlık ve yoksulluk sınırı altında bir ücretle çalıştığı ortamda, kredi faiz oranı düşük olması bir yana sıfır faizle verilse bile kim alabilir? İşi ve aşı olmayan otomobil alabilir mi? Sunulan bu fırsatlar (!) düşük gelir grupları ve yoksullar için değil elbette. Her geçen gün kaybolmaya yüz tutan orta gelir grubu ile üst gelir grubuna sunulmaktadır.
Bu koşullarda hesabın tutmayacağını kendileri de bilse, “ne tutturabilirsek” mantığı içinde hareket edilerek satışlarını maksimum düzeye çekebilmenin hesabı yapılmaktadır.
Bu hesapta, her zaman olduğu gibi zarar görecek olan, tuzağa düşmüş olan sınırlı gelire sahip tüketicilerdir.
Tüketicilerin “ucuz otomobil kredisi tuzağına” düşmemesi için dikkatli ve ihtiyatlı olmasını öneririm.
e-posta:
kirmizitoprak@hotmail.com
Başa dön
Ara Sıra
..........
Tuncay Seyman
Fair play, agresif futbolcu, pis zenci, vs.
Eskinin spor yazarları, Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe’nin maçları ne zaman gündeme gelse, hemen geçmişten bir anıyı taşırdı köşe yazılarına. Ali Sami (Yen) Bey’in aynı evi paylaştığı Fenerbahçelilerle diyaloğu, Baba Hakkı’nın rakiplere karşı centilmenliği, Fenerbahçeli Büyük Fikret’in lisansları unutulan Galatasaraylı futbolculara; “Biz onları tanıyoruz, onlar bizim arkadaşımız” diye sahip çıkıp, hükmen galip gelebilecekleri bir maçı oynama konusunda istekleri hep nostaljik bir tarzla anlatılır.
Kuşkusuz, bu öyküleri köşelerine taşıyanlar, para, hırs ve aldatma üçgeni içinde her geçen gün daha da vahim bir boyuta ulaşan günümüz futbol anlayışına karşı, bir nebze de olsa geçmişin güzelliklerini taşımak gibi bir iyi niyet besliyorlardı. Günümüz medyasının o günlere gönderme yaparak, nostaljik bir özlem yaratma çabası ise tamamen timsahın gözyaşı dökmesi ile eşdeğerdir ve bu da çok daha geniş bir araştırmanın yazı konusudur.
Hafta sonu oynanan Galatasaray-Beşiktaş derbi karşılaşması, haftalar öncesinden tartışılmaya başlanmıştı. Lucescu-Terim arasındaki halef-selef konumu, tüm bilinen ve bilinmeyenleriyle derbi özel bir ilgiyi hak ediyordu. Medya da bunu değerlendirdi ve zaten tansiyonu yüksek geçmesi beklenen maçta neredeyse bazı futbolcular hastanelik olacaktı! Her iki kulüpte de “agresif” olarak tanınan futbolcuların yoğunluğu, kötü hava koşulları, tribünde kazanmaya şartlanmış binlerce insan ve her halükârda günah keçisi ilan edilecek bir hakem ile maç maç olmaktan çoktan çıkmıştı.
Burada özellikle “agresif” tanımı üzerinde durmak gerekiyor. Bu sözcüğün kelime anlamı; saldırgan, hırçın, kavgacı, atılgan gibi değişik özellikleri içinde barındırıyor. Kabaca, dünyada kazanma hırsı üst seviyede, savunmada ya da hücuma yönelik girişimlerde becerisi yüksek ve fiziki güç olarak yeterince gelişmiş futbolcu için kullanılan bir terim. Ancak bizim futbol dünyasında ise diğer anlamları ile ifade buluyor; hırçın ve kavgacı.
Bizdeki anlayışa uygun bugün İlhan Mansız, Hasan Şaş gibi iki tipik örnek var önümüzde. Bu insanların “agresifliği”, yeteneklerinden ziyade gördükleri kartlar ve saha içinde karıştıkları olaylarla ifade ediliyor. Örneğin rakibine yumruk atıp, kırmızı kart görünce; “Çok agresif bir futbolcu, kazanma hırsı çok yüksek. O yüzden sinirlerine hakim olamıyor” deniliyor. Bunu söyleyen, bir gün maç yorumcusu olurken, diğer gün de o kulübün yöneticisi ya da takım arkadaşı oluyor. Yani alttan alta bir onaylama durumu söz konusu.
Galatasaray-Beşiktaş maçının ardından, yaşananlar içerisinde bir konu tam anlamıyla güme gitti. Beşiktaşlı Pascal Nouma’nın “Galatasaraylı bir futbolcu bana maç sonrası ‘pis zenci’ dediler” sözleri yaşanan “zafer”in gölgesi altında kaldı. Bu olaya, işte o meşhur Fair Play noktasından bakıldığında, kazanmak da dahil tüm diğer olgular havada kalıyor. Şu bir gerçek ki, bu konu bir anlık bir öfke patlaması olarak açıklanamaz. Aslında, Galatasaraylı futbolcuların “kazanma hırsı” ile sergiledikleri “agresiflik” bu olayla şahikaya çıkıyor demek de mümkün!
Tabii dediğimiz gibi bu konuda, suçlanan taraftan ciddi bir karşı açıklama gelmedi. Tersine Galatasaray başkanı ve teknik direktörü, futbolcularının performanslarından memnun olduklarını açıkladılar. Sadece Hasan Şaş’ın kırmızı görmüş boğa gibi sağa sola saldırmasını, Galatasaray ahlakı ile bağdaştıramadılar! Bu ciddi konuda, ne bir kulüp yönetimi, ne medyada bir spor yazarı, ne de herhangi bir futbolcu ya da taraftar derneğinin bir açıklama yapmaması oldukça düşündürücü. İngiliz futbolunun önemli oyuncularından Leeds United’lı Robbie Fowler, ülkesindeki siyahi futbolculara gösterilen ırkçı tepkiyi protesto etmek için, bir maça yüzünü siyaha boyayarak çıkmıştı. Şunu da belirtmekte fayda var; Fowler öyle çok “agresif” bir futbolcu değil, ama yine de İngiliz futbolunun son dönem yetiştirdiği en yetenekli oyunculardan biri...
Geçmişe duyulan özlemle, gelinen aşamada şunu söylemek mümkün; Fair Play artık Fair Play olmaktan çıktı. Ya da klasik deyimle “Hiçbir şeyin artık eski tadı kalmadı”!..
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 212 665 69 36 (6 hat)
Fax
: +90 212 665 69 43 - 44
E-mail
:
posta@evrensel.net