www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Söz-Öz ____Aydın Çubukçu
Deniz Bey

Konum ____Çetin Diyar
Kaynayan kazandan halka fayda yok!

Gerçek ____İ. Sabri Durmaz
‘İsterseniz kendinizi yakın’a yanıt

Durum ____Ahmet Yaşaroğlu
İlgisizlik çare mi?

Avrupa Gerçeği ____Yücel Özdemir
‘Alamancılar’ kime oy verecek?

Sahne Arkası ____Yılmaz Onay
Örtbas edilen bir rezalet!

Tarım ve İnsan ____Necdet Oral
12 Eylül tarım emekçilerini nasıl vurdu?

  Söz-Öz..........Aydın Çubukçu

Deniz Bey

Partisine katılanlar için yapılan törenlerde, mahalle kahvesinin samimiyeti içinde görünüyor. Yanındakilerin omzuna vuruyor, elini tutuyor, basının, partililerin önünde can sıkıcı şakalar yapıyor.
En son, Kemal Derviş’le yapılan pazarlık sohbeti basına sızdı. Yeni Şafak gazetesinin yazdığına göre, Deniz Bey, “Bırak Oya’yı moyayı... Sen kafanı topla... dinlen keyfine bak...” gibi sözlerle, Derviş’in listelere sokmak istediği kendi çevresini elinin tersiyle itiyor. Tartışmıyor bile. Boş vermiş bir havada, kendi grubunu hangi kafa sallayıcı hınk deyicilerden oluşturmak istediğini anlatmaya koyuluyor.
Gazetede yer alan muhavere belki de hayali. Ama Deniz Bey’in üslubuna, dışarıya yansıtmakta hiç çekinmediği, kendisine çekidüzen verme gereği duymadan harala gürele sergilediği kişilik özelliklerine çok uygun.
Bu konuşmada, aslında oturup hepimizin tahmin edebileceğimiz, eğer hayali bir “canlandırma” sahnesi yazmak istersek mutlaka yer verebileceğimiz düşünceler, uygun kelimeler ve deyimler bulunuyor. Görüşmenin “sızmayan” kısımlarını Ankara büromuzun çalışkan elemanları sayesinde uydurmuş bulunuyoruz. Buyrun okuyun:
- Takma kafanı Kemal, senin derdin IMF’nin paracıkları değil mi kardeşim!
- Evet Deniz Bey, tabii...
- Bunu hallederiz. Benim derdim ne! Canım sıkılır yıllardır, şu Ecevit’in yaptığını ben niye yapmayayım diye. Kimse kendi kafasına göre iş yapmayacak, ilkedir, programdır, altı oktur diye kafa şişirmeyecek, şöyle şeker gibi bir grup kurayım diye canım çıkmıştır... Zaten yapacağımız nedir ki... Senin projen-planın tamam değil mi?
- Tamam da!
- Bizim işimiz ne? Mesut gelse, Tansu gelse ne yapacaklarsa biz de onu yapmayacak mıyız?
- Tabii, elbette ki!
- O zaman ne gerek var bilgili kadroya, tecrübeli adama! Bak bizimkiler yıllardır aç sefil oldular ihalesizlikten, onları da düşünmek lazım değil mi? Sormazlar mı adama sen ne biçim halkçısın diye?
- Sorarlar Deniz Bey!
- Sen de demiyor musun, programın sosyal tarafı önemlidir diye? Diyorsun! İşte sosyal tarafı budur işin. Elimizde doğru dürüst bir belediye bile yok ki besleyelim kardeşim! Şimdi inşallah hükümet olursak, yılların acısı çıkacak, yılların! Bak ne diyorum sana, aç bu insanlar Kemal! Daha geçen gün yatını villasını satanlar oldu, milletvekili olacam diye yemin billah sana. Bunları vekil yapmazsak, bunlara ihale ayarlamaz, arpalık düşürmezsek bizim halkçılığımız nerede kalacak Allah aşkına?
- Ama çok bilgili deneyimli kadrolar...
- Sen o deneyimli kadroları yine bir biçimde şaaparsın. Biz kimleri harcamadık allasen, bir baksana listelere. O mühim değil. Mühim olan benim altım sağlam olsun. Öyle her isteyen karıştıramasın yani. Hem düşünsene, ilkeli adam, deneyli adam, sessiz durur mu, soru sormadan geçer mi? Sen onun için boş ver onu bunu, getir IMF’nin direktiflerini paşa paşa uygulayalım, geçsin gitsin. İşin mi yok allasen?”
Bu konuşmanın gerçek olup olmadığı, ancak Deniz Bey hükümet kurduktan sonra görülüp anlaşılacaktır. Tabii bu milletin çilesi dolmadıysa eğer!

e-posta:
aydincubukcu@evrensel.net

  Başa dön

  Konum..........Çetin Diyar

Kaynayan kazandan halka fayda yok!

Seçim sürecine girilmesiyle birlikte siyasi partiler için en çok “kazan kaynıyor” tabiri kullanılıyor. Bir kargaşa, kavgaya hazır durum, gerginlik gibi karşılıklara denk düşen “kazan kaynama”nın bu kadar sık telaffuz edilmesi boşuna değildir. Çünkü, “kazanın kaynadığı” bir yerde mutlaka bir iç çekişme ile dedikodu hakimdir ve bu bir süre sonra patlamalarla gündeme gelir. İşte, bugün CHP’de, AKP’de, DYP’de, ANAP’ta, DSP’de, MHP’de, YTP’de ortaya çıkan her yeni gelişme bu kazanın hiç durmadan kaynadığını gösterir. Bu, en çok listelere itiraz edildiği bir zamanda tek tek ya da toplu istifalar eşliğinde anlam buluyor. İstifacılar, her ne kadar tek lider sultasından şikayet edip, demokrasinin işletilmediğini savunsalar bile asıl dertlerinin bu olmadığını görmek zor olmuyor. Seçilmesi zor sıralardan aday olanlar bu nedenle partisinden ayrıldıktan sonra başka bir partiye geçip, buralarda lider torpiliyle liste başı oluyorlar.
CHP TABANININ TEPKİLERİ
Bu durum yalnızca büyük ve çok sayıda milletvekili çıkaracak iller için geçerli değil. Bölgede bu tür iç çekişmelerin iyice ayyuka çıktığı görülüyor. Elazığ’da olup bitenler yeterince açık. Bin bir dolabın döndürüldüğü bu kentte, liste savaşları öyle bir hal almış ki, kimin nerede durduğunun hiçbir önemi yok. Elazığ’da MHP, ANAP ve DYP karmakarışık. DYP’liler kendi istedikleri adayların liste başı olmamasından dolayı bu partinin il ve ilçe örgütlerinde büyük kopmalar yaşandı. İstifalar nedeniyle DYP Elazığ’da partiyi açıp kapatacak adam bulmakta zorlanıyor.
Van’da ise ANAP “kaynıyor”. Van ANAP, Ankara’ya kadar gitmesine rağmen görüşecek yetkiliyi bile zor bulmuşlar. Van’da karışan bir diğer parti CHP. CHP Van İl Başkanlığı, Van’dan birinci sırada aday gösterilen adayın daha önce hiçbir parti çalışmasında görev almadığını açıklayarak, itiraz ediyorlar. CHP’lilerin itirazına dikkat etmek gerekiyor. Çünkü, çalışma yürütmemiş bir kişinin “tepeden inme adaylığı”na tepki en çok tabanda etkisini gösterecektir ve buradaki CHP’lilerin yüzünü başka bir yere çevirme olasılığı yüksektir.
VATANDAŞ BUNLARA NASIL GÜVENSİN?
Bütün bunların yanında CHP’nin şimdilik bölgedeki en büyük sarsıntıyı Adıyaman’da yaşadığı görülüyor. CHP’nin “güvendiği” yerlerin başında gelen Adıyaman’da 400 kişi parti binasını basıp, tüm il örgütünü istifaya çağırdı. Bu az şey değildir. Ve görünen o ki, CHP’de her şeyi tek başına belirleme eğilimi içindeki Deniz Baykal’a karşı yükselen tepkiler artmaktadır.
Bölgenin birçok yerinde sermaye partilerinin içine girdiği bu kargaşa durumu halk tarafından ilgi ve dikkatle izlenmektedir. Çünkü, böylesi dönemlerde vatandaş olup bitene bakıp, “Yahu, bunlar kendi aralarında birlik olup, anlaşamıyorlar, Ankara’ya gidip, bizim hakkımızı nasıl savunacaklar” diyebilmektedir. Kısaca, bu güvensizlik yaratacak önemli bir nedendir ve vatandaş “kaynayan kazanın” içinden adam seçmek için uğraşmayacaktır.
BU TÜR İÇ ÇEKİŞMELER TEŞHİR EDİLMELİDİR
Seçim dönemlerinde yaşanan bu tür gelişmelerden sadece halkın ders çıkarması yeterli olmuyor. Eğer, her seçimin sermaye ve sermaye partilerini teşhir etmek için iyi bir fırsat olduğu kabul ediliyorsa, “kaynayan kazanların” nedenleri ile kimin çıkar peşinde olduğu noktalarında sürekli bilgi verici bir teşhir faaliyeti yürütmek gerekiyor. Görülüyor ki, listedeki sırasına kızıp giden, arkasındaki “güce” bakıp, ya başka bir partiye ya da bağımsız aday olmaya karar veriyor. İşte, bunu önlemek, peşinden takılıp gitmelerin önüne geçmek için çaba sarf edilmesi önemlidir.
Bölgede sermaye partilerinin kendi içindeki dalaşmalarından, çekişmelerinden Emek, Barış ve Demokrasi Bloğu’nun daha fazla güç kazanması ve tek seçenek olduğunu göstermesi diğer birçok noktada olduğu gibi ayrı bir fırsat doğuruyor. Bunu değerlendirmek Emek, Barış ve Demokrasi Bloğu’nu destekleyen herkesin görevidir.

e-posta:
diyar@evrensel.net

  Başa dön

  Gerçek..........İ. Sabri Durmaz

‘İsterseniz kendinizi yakın’a yanıt

Pazartesi günü okullar açıldı. Ve bir kez daha eğitimin içinde bulunduğu sefalet gözler önüne serildi. Öğrencilerin sıra olması için bahçesi bile yetmeyen, koridorlarına çöp torbaları doldurulmuş, elektriği kesilmiş okullar; öğrencileri karşısında çaresiz öğretmenler ve yöneticiler!
Okulların açıldığı gün bir kez daha bu vahim görüntülerin nedeni olan devletin eğitime yaklaşımının ifadesi olan “eğitim bütçesi” ortaya döküldü: Son 10 yılda, Türkiye’nin eğitime bütçeden ayırdığı pay yarıya düşmüş. 1992’de bütçenin yüzde 14’ü eğitime ayrılırken 2002 Bütçesi’nde bu rakam yüzde 7.4!
Eğitim sorununu temel yatırımlar bakımından çözmüş Avrupa’da bile bütçeden eğitime ayrılan pay yüzde 15-16, Amerika’da yüzde 12 iken, Türkiye’de 7.4! Üstelik de bu giderek azalıyor. Bu sadece eğitimde böyle değil; sağlık, sosyal güvenlik, iletişim, ulaşım gibi devletin halka yönelik hizmetlerinin tümünde böyle bir tablo var. Devlet; hortumcuya faizciye katrilyon aktarırken, bu katrilyonları eğitimden, sağlıktan, sosyal güvenlik ve öteki kamu hizmetlerinden kesiyor.
Bu tablonun öteki yüzü salı günü ortaya çıktı. Pazartesi günü öğrencileriyle buluşan eğitimciler ve tüm diğer kamu emekçileri alanlardaydı. İstekleri insanca yaşayacakları maaş ve çalışma koşulları. Ama taleplerini karşılamaya yanaşmayan hükümeti uyarmak üzere, kamu emekçileri maaş bordrolarını yaktılar. Bu eylem karşısında hükümetin tepkisi Milli Eğitim Bakanı Prof. Necdet Tekin’den geldi: “İster bordrolarınızı yakın, ister kendinizi, zam yok!” diyerek devletin kamu emekçilerinin karşısındaki tutumunu “veciz bir biçimde” ifade etti.
Milli Eğitim Bakanı ve onun hiçbir icraat yapamayacak durumdaki hükümeti; milyonlarca kamu emekçisine “isterseniz kendinizi yakın, zam yok” diyerek meydan okuma cesaretini nereden almaktadır.
Lafı uzatmadan söylersek; bu cesaretin iki dayanağı vardır. Birincisi; sermaye güçlerinin, emekçileri ezme merkezli IMF programı üstünde tam bir birlik yapmış olmalarıdır. Ve bu çıkışıyla bakan Meclis’ten, düzen partilerine bir tepki almayacağını, tersine “popülizm yapmayan, gürültüye pabuç bırakmayan bakan” olarak alkış alacağını düşünmektedir. Onları cesaretlendiren diğer (asıl) şey ise; kamu emekçilerinin dağınıklığı, hükümet karşısında bölünmüş olmaları ve “toplugörüşme”nin birkaç milyonluk zam tartışmasına indirgenmiş olmasıdır.
Sorun böyle bir noktaya gelince, hükümet ve bakanlar; ister zam versin ister vermesin tepkinin sınırlı kalacağını, alanlara çıkan birkaç bin insanın tepkisinin kontrol edilebileceğini düşünmektedirler. Üstelik; iki önemli konfederasyondan Kamu-Sen ayrı KESK ayrı bir havada davranıp eylem alanlarında bile güçlerini birleştirmeyecek kadar ayrı ayrı durunca hükümetin ve bakanların emek düşmanı politikaları uygulamaları daha da kolaylaşmakta; bakanlar milyonlarca emekçiye meydan okuyabilmektediler.
Kamu emekçileri sendikalarının yöneticileri, ileri kesimleri bu sorunları biliyorlar. Ancak aşmak için yeterli çabayı gösterdiklerini, bu sorunları aşmada fırsatları yeterince değerlendiren yöneticiler olarak davrandıklarını söylemek zor. Ama, bir seçim dönemine girmiş olmamız; kamu emekçilerinin hareketinin kendisini toparlaması, sendikalar arasındaki birliğin sağlanmasında adım atılması ve hükümet karşısında bir cephe oluşturması için son derece somut ve önemli bir fırsat sunmaktadır.
Kamu emekçileri aileleriyle birlikte, milyonlarca oya sahip bir kesimdir ve bu oyların sermaye partileri arasında bölüşülmesine izin vermeyerek, emek cephesinde birleştirmek üzere harekete geçilirse; hem hükümet karşısında bir güç oluşturacak pozisyona geçilebilecek hem de kendi aralarındaki parçalanmışlığa son verecekleri bir yola girmiş olacaklardır.
Emek, Barış ve Demokrasi Bloğu diğer emekçi kesimlere olduğu gibi kamu emekçilerine de bir fırsat sunmaktadır. IMF programı üstünden yürütülen sermaye saldırısının püskürtülebilmesi için tek güç odağı olarak seçimlere katılan bu bloğun desteklenmesi, işyerlerinde kurulacak “seçim komiteleri”yle oyların blokta birleştirilmesi; seçim faaliyetini aynı zamanda güncel hak mücadelesinin taleplerinin savunulmasına dönüştürülmesi; “isterseniz kendinizi yakın” diyenlere; “Biz kendimizi değil sizi yakmaya karar verdik” “veciz” yanıtı olacaktır.

e-posta:
durmaz@evrensel.net

  Başa dön

  Durum..........Ahmet Yaşaroğlu

İlgisizlik çare mi?

Geçtiğimiz günlerde Radikal gazetesi manşetini “Siyasetçiler duymasın” biçiminde atmıştı. Haber esas olarak halkın liderlere ilgisizliğini konu almış görünüyordu. Gazete haberinde, son 45 günlük dönemde, bazı politikacıların televizyon programına çıktıklarında, televizyonlarda aynı saatlerde yayınlanan diğer programlardan daha az izlendiklerini işliyordu. Baykal, Ecevit, Erdoğan, Cem vd. politikacılar aynı saatlerde yayınlanan Televole ve dizi gibi programlardan daha az “reyting” almışlardı. Liderlerin “reytingleri” yüzde 14 olurken, Televole ve dizilerin yüzde 25 olmuş!
İlk bakışta bu, son derece normal bir durum olarak görünebilir. Liderlerin ve partilerin ülkeyi içine sürükledikleri durum, birbirlerinden farklı bir şey söylememeleri, ikiyüzlülük ve cambazlıkları ile halkı bıktırmış olmalarının doğal olarak böyle bir sonucu yarattığı düşünülebilir. Ancak haber sadece bir durum tespiti yapmıyor. Liderlere de, seçim tarihi tartışmalarına da ilginin olmadığını masum bir biçimde veriyor görünse de, genel yapısı ile okuyucuya farklı bir mesaj vermektedir. Bu mesaj; politikaya ilgisizliğin doğal olduğunun, “vur patlasın, çal oynasın”a ilginin normalliğinin okuyucuya sunulması, bu durumun kanıksanmasının sağlanmasıdır.
Tabii burada hemen ortaya atılması gereken bir soru daha bulunuyor. Televoleciliği, magazinciliği halkı gerçek sorunlarından koparıp alsın, başka bir dünyaya götürsün diye yaygınlaştıran da bu basın ve televizyonlar değil miydi? Krizin yıkıntısına, halkın umutsuzluğuna, günlük yaşam sıkıntılarının eziciliğine karşı bu tür “programlar” ballandıra ballandıra yaygınlaştırılmadı mı? Şimdi dönülüyor ve bu durum haber yapılıyor! Üstelik sadece haber yapılmakla kalınmıyor, halkın erdemi gibi sunulmaya çalışılıyor.
Eğer halk arasında politikaya, liderlere, onların söylediklerine ilgisizlik varsa, -sadece onları desteklemek olarak anlaşılmamalı- bu aynı zamanda kendi geleceğine, ülkenin yazgısına olan ilgisizlik de değil midir? Bugün ülkede mevcut liderlerin ve onların izledikleri politikaların halk arasında enerjik bir biçimde mahkum edildiği genel bir atmosferin olması gerekmez mi? Yani onlara inanmamakla yetinmeyen, pasif bir onaylamama durumuna hapsolmayan, güçlü bir karşı çıkışın var olması gerekmez mi? Halkın küçük bir bölümünün böylesi bir tutuma sahip olduğu, çoğunluğunun ise henüz bu noktaya gelmediğini görmek o kadar zor değildir.
Ancak bu durumdan çıkarılacak olan sonuç umutsuzluk ve halka güvensizlik olamaz. Halkın olup bitenleri anladığı, bunların nedenleri ve sorumluları hakkında genelde doğru bir yargıya ulaştığı görülmektedir. Halk açısından sorun, bu durumdan çıkışın olup olmadığı, bir alternatifin var olup olmadığı noktasında düğümlenmektedir. Bugün Emek, Barış ve Demokrasi Bloğu içerisinde yer alan emek hareketinin, halkta var olan durumdan çıkmak için bir umut yaratmak, onun politikaya ilgisini yeniden ve kendi kaderini eline alması temelinde inşa etmek gibi ağır bir sorumluluğu bulunuyor.


 
Başa dön

  Avrupa Gerçeği..........Yücel Özdemir

‘Alamancılar’ kime oy verecek?

Federal Seçim Dairesi’nin verilerine göre, önümüzdeki pazar günü yapılacak genel seçim için, seçme ve seçilme hakkına sahip toplam 61.2 milyon insan sandık başına çağrılmış. Bu seçmenlerin 900 bini Alman vatandaşlığını sonradan alan “yabancılar”. En büyük grubu, yaklaşık 500 bin ile Türkiye kökenli seçmenler, ya da Türkiye’deki bildik isimleriyle ‘Alamancılar’ oluşturuyor.
1998’deki genel seçimlerde sandık başına giden Türkiye kökenli seçmenlerin sayısının 155 bin olduğu göz önünde bulundurulduğunda, dört yıl içinde bu sayını 500 bine yaklaşması elbette dikkate değer bir gelişme. Federal Hükümet Yabancılar Danışmanlığı’nın açıkladığı son rapora göre, ülkede 1.93 milyon Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yaşıyor. Bu rakama vatandaşlığa geçenler de eklendiğinde ortaya yaklaşık 2.5 milyon gibi bir sayı çıkıyor. Buradan yola çıkarsak, şu anda her beş Türkiye kökenliden birisi Alman vatandaşı.
500 bin Türkiye kökenli seçmenin bütün seçmenler içindeki yeri ancak yüzde 0.8 iken, Avrupa’da yayın yapan Doğan ve İhlas grubuna ait gazeteler aylardır “Alman seçimlerinde Türk damgası” içerikli haberler yapıp duruyorlar. Haberlerin içeriği ve tarzına bakılırsa, 22 Eylül akşamı Schröder’in mi yoksa Stoiber’in mi sandıktan galip çıkacağını, yüzde 0.8’lik Türkiye kökenli seçmenlerin oyları belirleyecek! Gerçek şu ki; bu oranın seçimleri etkileme olasığı olsa olsa yüzde 0.8’dir. Ama buna rağmen, onlar bu matamatiksel gerçeği bir yana bırakarak, seçimlerde “Türk ağırlığı” üzerinden şu veya bu partinin propagandasını yapıyorlar. Bunu yaparken asıl olarak da Türkiye kökenlilerin artık bu ülkede ‘kilit konuma’ geldikleri söylenerek; içe kapanık bir şekilde yaşamaya devam etmeleri, “Türkiye lehine” politika yapan partileri desteklemeleri isteniyor.
Çeşitli araştırmalara göre, 40 yıldan fazla bir süredir Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli emekçilerin birinci tercihleri; oy kullanma hakkına sahip olsun ya da olmasınlar, “yabancı dostu” pozlarına bürünen iktidarın büyük ortağı SPD. Türkiye’de MHP, SP, ANAP, DYP gibi “sağ” partileri destekleyen “muhafazakâr” seçmenlerin çoğunun Almanya’daki tercihi “solcu” olabiliyor. Bunda, elbette SPD’nin, muhafazakâr CDU/CSU’ya oranla “yabancı dostu” görünmesinin önemli bir payı var. Önemli bir paydan ziyade, asıl belirleyen bunun ta kendisi.
Ancak, son yıllarda tercihlerde de bir değişiklik yaşanıyor. Çeşitli araştırmalara göre, Türkiye kökenli seçmenlerin bir bölümü yabancılara karşı sert politikalar izleyen, yer yer işi yabancı düşmanlığına kadar da vardıran muhafazakâr CDU/CSU’ya ya da liberal FDP’ye oy verebiliyor. Veya; yabancılar ve ırkçılıkla mücadele konusunda SPD ve Yeşiller’e oranla daha tutarlı bir söylemi olan “sosyalist” PDS’e (Demokratik Sosyalizm Partisi) de verilen oyların sayısı her geçen seçimde artıyor.
Seçmenlerdeki bu eğilim ve değişim, Türkiye kökenli milletvekili adaylarda da kendisini gösteriyor. Pazar günü 22 Türkiye kökenli milletvekili adayı da yarışacak. Bunların 11’i PDS, 7’si Yeşiller, 2’si CDU/CSU, biri de SPD listesinden aday. Hannover’den bir kişi de bağımsız aday oldu. Bu adaylardan ikisi ya da üçünün seçilmesine kesin gözüyle bakılıyor. Partilerin, Türkiye kökenli adaylara gösterdiği ilginin nedenlerinden birisi elbette, sözü edilen 500 bin oyun bir kısmını almak. Yeşiller ve SPD, bu kez Türkiyeli seçmenlere özgün kampanyalar da sürdürüyorlar. Türkiyelilerin yoğun yaşadığı Berlin-Kreuzberg’de Türkçe seçim afişleri, bildiriler bile dağıtılıyor. Bunda, Türkiyeli seçmenlerin sayısal artışını kullanarak, politika basamaklarından tırmanmak isteyen uyanık Türkiye kökenli politikacıların da elbette önemli bir rolü var.
Geçmiş dönem seçimlerinde daha çok bu ülkede yaşayan “yabancı” işçilerin neden seçme ve seçilme hakkı bulunmadığı tartışılır, bu konuda partilerden taleplerde bulunulurken, bu yıl oy hakkı olanların oylarının renginin ne olacağı tartışılıyor. Kalıcılaşma eğilimin güçlenmesiyle birlikte, doğal olarak, yaşamının merkezine Almanya’yı koyan, geleceğini bu ülkede görenlerin karşı karşıya bulundukları hukuksal ayrımcılıktan kurtulmak için tercih ettikleri bu kestirme yol önemli; ancak bu, diğer alanlarda yaşanan eşitsizliklere karşı “eşit haklar” mücadelesinin güçlendirilmesi gerektiği gerçeğinin üstünü örtmemelidir.
Çünkü Alman vatandaşlığına geçiş hiçbir zaman işsizlikten, yoksuluktan kurtuluş anlamına gelmiyor. Dolayısıyla, pazar günü kullanılacak oyun rengi, bu ülkenin sosyal sorunlarından bağımsız, sadece “yabancılık” kıstas alınarak kullanılmamalı. Yerli ve yabancı emekçilerin karşı karşıya bulunduğu işsizlik, yoksulluk ve sosyal kısıtlamalar gibi ekonomik ve sosyal sorunlara çözüm getirmeyen, yerli ve yabancılar arasındaki önyargıları körükleyen sermaye partilerine bir tek oy bile verilmemeli. Örneğin; artan işsizliğe çözüm getirmeyen, tersine işsizlik parasının düşürülmesini planlayan, sosyal yardımı yok etmek isteyen CDU/CSU, FDP, SPD ve Yeşiller’e verilecek her oy, bu sorunların önümüzdeki dört yıl içinde katlanarak büyümesi anlamına geliyor.
Stoiber gelirse şöyle olur, Schröder gelirse böyle olur ikilemine kapılmadan, bütün emekçilerin çıkarı neredeyse oylar ona göre kullanılırsa, o zaman yerli ve yabancı emekçilerin ortak yaşam ve mücadelesinin olanakları da güçlenecek.

e-posta:
yucel@evrensel.de

  Başa dön

  Sahne Arkası..........Yılmaz Onay

Örtbas edilen bir rezalet!

Yakında yeni tiyatro mevsimi başlayacak. Evrensel, tiyatromuzun içinde bulunduğu temel yaklaşım sorununu yaz içinde tartıştı. Parlamento seçimi geliyor. Seçimi de, politikayı da tümüyle alaya alan “çok üstün” sanatçı havalarıyla karşılaşacaksınız.
Oysa bu yaz ortası, bir uluslararası festivalde tiyatromuz için utanç verici öylesine pespaye bir sorumsuzluk yaşandı ki, politikada bile pek rastlanmaz bu kadarına!
Dolayısıyla tiyatromuzun sorunları ya da seçimler üstüne yazmak isterken zorunlu olarak önceliği bu talihsiz olaya vermek durumunda kalıyorum. Konuyu biraz geçmişten alalım: On iki yıldan bu yana Almanya’nın Bonn kentinde iki yılda bir düzenlenen “Bonn Bienali” adlı uluslararası bir tiyatro festivali vardır. Daha doğrusu “vardı”. Çünkü sonuncusu bu yıl haziran ayında yapıldı, başka bir yerde devam edip etmeyeceği belli değil. Avrupa ülkelerine yönelik olan bu festival daha çok “yazar ağırlıklı”ydı ve her ülkeden ilişki kurduğu danışmanlarla çalışırdı. Bence önem verilmesi gereken bir festivaldi ama on yıl içindeki beş festivalin yalnızca ilk ikisine ülkemizden katılım olmuş, onlar da ya eser ya uygulama yönüyle isabetli seçimler yapılmadığı için ülkemiz tiyatro yazarlığının dünya ile ilişki kurmasına katkı sağlanamadan ipler kopmuştu.
Geçtiğimiz sezon Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’nda Güngör Dilmen’in “Deli Dumrul” oyununu sahnelerken tiyatro müdürü, aylar önce bu Bienal’den gelmiş bir yazıyı gösterdi bana. Festivale çağırmak üzere eldeki oyunları soran bir yazı. Türkiye danışmanından hiç söz yok. Müdürlük “Deli Dumrul”u önermeye niyetli. Oysa on iki yıl önce festivale yine aynı oyunla Ankara Devlet Tiyatrosu katılmıştı ve Diyarbakır Müdürlüğü bunu ancak şimdi ben söyleyince öğreniyordu. Türkiye danışmanı devrede olsa baştan uyarması gerekirdi. Ama artık çok geç olduğu için fırsat kaçırılıyordu. Hemen festival yönetimine telefon ettim, danışmanın kim olduğunu ve onun niçin atlandığını sordum. Türkiye danışmanı Murathan Mungan’mış, gereken ilgiyi göstermediğinden o atlanmış... Buraya kadar her şey maalesef normal, yani hep alışageldiğimiz ihmalkârlıklar, o kadar.
Derken yaz ortasında tam Bonn Bienali günleri sırasında Evrensel’in Köln’deki görevlilerinden Pelin ve Serdar arkadaşlar telefon ettiler. Festivalde bizden bir oyunun oynanacağı gün Türk Tiyatrosu üstüne bir de toplantı düzenlenmiş, o toplantıya danışman Murathan Mungan, oyunun yazarı Özen Yula ve Essen Üniversitesi’nde öğretim görevlisi Prof. Dr. Zehra İpşiroğlu katılacaklarmış. Ama Mungan, İpşiroğlu’nun adını duyunca -Alman yöneticinin deyimiyle- “histeri krizleri” geçirmeğe başlamış, “O benim düşmanımdır” diye tutturmuş, “ağlamış”, “dönerim” tehditleri savurmuş. Alman festival yöneticisi bu şirretliğe uyup toplantıyı iptal etmiş. (Türkiye’ye ve tiyatrosuna açıkça ikinci sınıf muamelesidir bu, ama bu muameleyi talep etmekle asıl suçlu da Bay Mungan’dır). Neyse ki Sayın İpşiroğlu haklı olarak durumu protesto eden bir basın bildirisi yayınlamış.
Evrensel’den arkadaşlar, bildirinin metnini de ilettiler. Her şey apaçık. Başka bir ülkenin yazarı bunu yapsa yer yerinden oynar. Bekledim ve izledim. Mungan’ın o tarihten sonra sürekli çıktığı TV kanallarında bu skandaldan tek kelime söz edilmedi, soru bile sorulmadı. Festival yöneticileriyle (Radikal’de yayımlanan) uzun söyleşisinde Emre Erdem, kendi hocası İpşiroğlu’nun basın bildirisini hiç üzülmeden “yok” sayabildi. Pek “muhalif” bir öğrenciydi Emre, tanırım. Yazık ki, Özen Yula’nın festivale ilişkin yazısında da “unutulmuş” bu basın bildirisi. Theater Heute’nin ağustos sayısındaki festivale ilişkin yazıda olaya hiç değinilmemesine ne diyebilirim ki bu durumda? Oysa asıl onlara çok şey diyebilmek isterdim. Asıl festivale yönelik eleştirilere ağırlık vermek isterdim. Ama yaşanan seviyesizlik yüzünden oralara geçemiyoruz ki maşallah!
Şimdi ben, tarihe not düşmek üzere, Fakiye Özsoysal’ın Zehra İpşiroğlu ile konuya ilişkin yaptığı söyleşiden alıntı vereceğim (www.tiyatrodan.com sitesinde yayınlanabilmiş ancak).
F.Ö. -...Bienal’in ilk yıllarında temsilciliği Mehmet Baydur üstlenmişti (...) Ancak son yılların yazar temsilcisi Murathan Mungan’dı. İki yil önce Türkiye’den hiçbir oyun seçilememiş, bu yıl ise Özen Yula’nın “Ay Tedirginliği” adlı oyunu ile Türkiye de Bienal’e katılmıştı. “5.Sokak Tiyatrosu” tarafından sahnelecek oyunun başlamasından hemen önce, Zehra İpşiroğlu, Özen Yula ve Murathan Mungan’ın konuşmacı olarak katılacakları “Türk Tiyatrosunun Bugünü” adlı söyleşi düşünüldüğü gibi gerçekleştirilemedi. Mungan’ın İpşiroğlu’nu hedef alarak, konuşmacının söyleşiye katılmasını engelleme tavrı karşısında Bonn Bienali’nin tepki gösterememesi ve baskıyı kabullenmesi Bienal’in de kınanmasına neden oldu.
Prof. Dr. Zehra İpşiroğlu’na olanları nasıl değerlendirdiğini sordum:
PROF. DR. ZEHRA İPŞİROĞLU - Murathan Mungan’ı kişisel olarak hiç tanımıyorum ama yazar olarak çok değer veriyorum, “Tiyatroda Düşünsellik”, “Alımlama Boyutları ve Çeşitlemeleri” kitaplarımda yapıtlarına göndermeler de yaptım, dahası “Geyikler Lanetler” oyunu üzerine yapıtın tüm özellikleri üzerinde duran ayrıntılı bir inceleme yazım daha birkaç yıl önce Milliyet Sanat’ta da çıkmıştı. Beni düşmanı olarak tanımlamasına, Bienal’de de rezalet çıkarmasına hiçbir anlam veremedim. Ama şöyle düşünüyorum: Bienal’de bir araştırmacı ve tiyatrobilimci olarak Türk Tiyatrosunda Çağdaş Eğilimler üzerine konuştuğumda Murathan Mungan’ın tiyatrosu dışında da birçok oyun yazarına ve yapıtlarına yer verecektim doğal olarak. Kendisi herhalde Türk Tiyatrosu’nun sadece kendisinden var olduğunu düşünüyor olmalı, bunu hazmedemedi.
F.Ö. - Siz Murathan Mungan’ı olumsuz yönde eleştiren yazılar yazmış olsaydınız bile bu davranışı anlaşılır gibi değil. Çünkü sonuçta Bienalde Türkiye’yi temsil ediyor ve kendi dışına çıkıp nesnel bir bakış geliştirmek zorunda. Peki Bienal yönetiminin davranışını nasıl karşılıyorsunuz?
PROF. DR. ZEHRA İPŞİROĞLU- Öylesine profesyonel olmayan “alaturka” bir davranış ki inanılır gibi değil. Star yazarların dengesiz davranışları ya da ruhsal sorunları karşısında geri adım atarak, çok önceden belirlenmiş bir programı iptal etmelerini akıl almıyor. Tiyatronun dramaturgu sonradan benimle yaptığı bir konuşmada yönetici Beilharz’ı kollayarak “Siz olsaydınız böyle bir durumda ne yapardınız?” diye sordu. “Koskoca bir bienal ve tiyatro yöneticisi herhalde isterik yazarlarla başa çıkabilecek bir profesyonelliğe sahiptir” diye yanıtladım. Sanatçılar aşırı duyarlı oluyorlar gibi bir savunmayı da kabul etmiyorum. İnsanlar sanatçıyım diye her tür dengesizliği yapacaklar, hele tanınmış bir sanatçıysa iyice azıtacaklar, diğer insanlar da bunu sineye çekecek, böyle saçmalık olur mu?
Evet, bu da “sineye çekilecek” mi gerçekten? Artık hiç kimse “bilmiyordum” da diyemez. Yine mi hiçbir ses çıkmayacak, bekliyorum. Kendi içindeki böyle bir suçu göz göre göre örtbas edebilen tiyatro ve sanat ortamımızın kendi dışına ne demeye hakkı kalır ki?
İyi sezonlar ve iyi seçimler...
NOT: Gözden kaçırabileceğim bilgilerde yardımlarınız için adresim: myilmazkonay@yahoo.de


 
Başa dön

  Tarım ve İnsan..........Necdet Oral

12 Eylül tarım emekçilerini nasıl vurdu?

Türkiye gibi bağımlı ülkelerde hiçbir ekonomik ve siyasi politika, emperyalist-kapitalist sistemden bağımsız değildir. Dolayısıyla 24 Ocak’ın tarıma yönelik temel politikası, üretimden pazarlamaya dek tüm sürecin emperyalizm tarafından denetlenmesini sağlamaktadır. Bunun için öncelikle, küçük ölçekli tarımın tasfiye edilerek, yerine kapitalist işletmelerin kurulması gerekir. 1980 sonrası tarımda izlenen politikalara bakıldığında, tüm uygulamaların bu temel hedefe yönelik olduğu görülecektir.
Tarım sektöründe yapısal uyum programlarının özeti devlet-köylü ilişkisinin çözülerek yerini sermaye-köylü ilişkisinin almasıdır. Bu çerçevede temel tarım girdilerinin sağlanması ve dağıtımında kamunun tekel konumuna son verilmiş, kamu yönetimi tarım kesiminde fiyat destekleme alımı işlevini büyük ölçüde terk etmiş, tarımsal sanayi tümüyle özel sektöre bırakılmıştır. İlk üç değişiklikle birlikte tarımsal kredi sistemi “destekleme” niteliğinden sıyrılmıştır.
1970’li yılların sonlarına doğru, büyük burjuvazinin, IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşların yakındıkları konulardan biri ücret artışları iken, ikinci sırada taban fiyatları geliyordu. Bu nedenle özellikle 1980’li yılların ilk yarısında 12 Eylül terörü sayesinde tarımsal ürün fiyatları baskı altında tutulmuştur. Örneğin 1980-91 döneminde ortalama tarımsal ürün fiyatları 71 katlık bir artış gösterirken, tarımsal girdi fiyatları 107 kat artmıştır.
Destekleme alımı kapsamındaki ürün sayısı giderek azaltılmış, dönemin başında destekleme alımı kapsamındaki ürün sayısı 24 iken, 1985 yılında 18’e, dönem sonunda (1990 yılında) ise 10’a düşürülmüştür.
Destekleme alımlarının tarım kesiminin toplam katma değerine oranı 1976’da yüzde 14.7 iken 1988’de yüzde 5.5’e inmiştir.
1980 yılında tarım kredilerinin toplam krediler içindeki payı yüzde 23.4 iken 1990’da bu oran yüzde 8.7 olmuştur. Yine 1980’de tarım kredilerinin tarım kesiminin toplam katma değerine oranı yüzde 18.4 iken 1990’da yüzde 10.3’e düşmüştür.
1980’de yüzde 16 olan bitkisel kredi faiz oranı, 1985’te yüzde 32’ye, 1987’de yüzde 42’ye, 1988’de ise yüzde 46.5’e yükseltilmiştir.
Tarımsal sübvansiyonların bütçe giderleri içindeki payı 1980 yılında yüzde 5.4 iken 1991 yılında yüzde 1.9’a, GSYİH’deki payı ise yüzde 0.9’dan yüzde 0.3’e düşmüştür.
Yapısal uyum programlarının ayrılmaz bir parçası olarak dış ticaret liberalize edilmiştir. Bu çerçevede tohumluk, kimyasal gübre ve damızlık hayvan ithalatı serbest bırakılmıştır.
Uluslararası tekeller ve yerli ortaklarınca yapılan baskılar sonucu sigara ve çay üretiminde kamu tekeli kaldırılarak özel sektörün de bu alanlara girmesi sağlanmıştır.
1970’lerin ortalarından başlayarak iç ticaret hadleri sürekli olarak üreticinin aleyhine gelişti. 1976 yılı 100 kabul edildiğinde, bu oranın 1980’de 67.3’e, 1982’de 56.7’ye,1988’de 49.8’e kadar düştüğü görüldü. İç ticaret hadlerindeki bu dramatik düşüş tarım kesiminin gelir kaybıyla sonuçlandı. 1980-91 döneminde çiftçinin satın alma gücü yaklaşık yüzde 35 dolayında azaldı.
Bu dönem, ticaret sermayesinin göreli durumunda da belli ilerlemelere yol açmıştır. Örneğin, 1976-79 ile 1988 yıllarının fiyatları karşılaştırılacak olursa ekmek fiyatı ile çiftçinin eline geçen buğday fiyatı arasındaki makas yüzde 52, margarin ile ayçiçeği arasında ise yüzde 79 oranında birinciler (yani ekmek ve margarin) lehine gerilemiştir. Öte yandan pamuk ve tütün için 1976-1989 arasındaki birim ihraç fiyatları ile çiftçinin eline geçen fiyatlar arasındaki makas yüzde 175-180 arasında açılmıştır.
Yapılan bir araştırma küçük ve orta ölçekli üreticilerin bu dönemde elde ettikleri tarımsal safi hasılanın yüzde 7.7’sine tefeci faizi biçiminde el konulduğunu ortaya koymuştur.
1980-90 yılları arasında Türkiye’de kişi başına GSMH yüzde 35 oranında artarken, tarımda bu artış yüzde 15 dolayında olmuştur. Başka bir deyişle, 1980 yılı itibariyle tarım kesiminde kişi başına gelirin Türkiye ortalamasının yüzde 46’sı kadar olduğu dikkat çekerken, 1989’da bu oran 7 puan daha gerileyerek yüzde 39 düzeyinde olduğu görülmektedir.
1980 ve 1991 GTS Sonuçları birlikte incelendiğinde, 1-50 dekar toprağa sahip işletmeler ile 1000 dekardan büyük topraklı işletmelerin hem sayısal hem de oransal olarak büyük bir artış gösterdiği ortaya çıkmaktadır. 12 Eylül’ün izlediği emek karşıtı politikalar özellikle tarımı derinden etkilemiş, orta köylü grubu önemli boyutlarda erimiş, bu gruptan geçimlik düzey ile geçimlik düzeyinin altındaki aileleri içeren gruba kaymalar olmuştur. Aynı politikaların sonucu olarak topraklarını genişleten bir kısım zengin köylü işletmeleri ise büyük toprak sahibi haline gelmişlerdir. Böylelikle tarım topraklarının dağılımındaki süregelen eşitsizlik bu dönemde daha da derinleşmiştir.
Gelir dağılımı tablolarına bakıldığında, fonksiyonel dağılım olarak 1976’da tarım kesimi milli gelirin yüzde 31.3’ünü, maaş ve ücretliler yüzde 32.7’sini alırken, 12 Eylül’ün işlediği emek karşıtı politikalar sonucu bu paylar sürekli azalarak 1988’de tarımın payı yüzde 16.6’ya, maaş ve ücretlilerin payı yüzde 14’e düşmüştür. Buna karşılık artık kitlesinden daha çok nasiplenen “faiz” geliri sahibi rantiyeler, mali sermaye ve “ticari kâr” sahibi büyük ihracatçıların payı ise yüzde 36’dan yüzde 69.4’e yükselmiştir.
12 Eylül’de kimin kazandığı, kimin kaybettiği çok açıktır. 12 Eylül’de egemen sınıflar kazanmış; köylüler, işçiler ve memurlar kaybetmiştir. Egemen sınıflar emekçi halktan rövanşı almıştır, dönemin TİSK Başkanı Halit Narin’in söylemiyle “şimdi gülme sırası onlara gelmiştir”.
e-posta:
necdetoral@mynet.com

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net