www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Mercek ____A. Cihan Soylu
Düzen partileri ‘seçenek’ olamaz!

Özgürlükler ____Hüsnü Öndül
Ölüm orucu bir gerçek

Konum ____Çetin Diyar
Yerden göğe haklılar!

Sınıf Tarzı ____Şükrü Günsili
Meral suç ortağı arıyor

Tablo ____Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
Vergiler kimden alınıyor, nereye harcanıyor?

Başak ____Bülent Falakaoğlu
Sözleşmeli tarım ve sendika

  Mercek..........A. Cihan Soylu

Düzen partileri ‘seçenek’ olamaz!

Derviş-Baykal görüşmesinin “olumlu geçtiği”, “uygulanacak program konusunda sıkıntı bulunmadığı” yönündeki haber-yorumlar holding gazetelerinin sayfalarını dolduruyor. Baykal’ın Sabancı’ya, “imzasını çakarak, yazılı garanti verdiği” haberleri basında yer aldı. “Solun birliği için çalışmaların devam ettiği, Derviş ve Baykal’ın, Ecevit’in DSP’sini de ‘birlik’ içine çekmek için çaba gösterdikleri, Ecevit’in tarihi kişiliği ve liderlik vasfından yararlanmak istendiği” türünden söylentiler “ortalığa yayılmış” durumda. Bu seçimlerin hangi gelişmelerin ürünü olarak gündeme geldiği ve sermayenin seçimlerle ulaşmak istediği hedefleri örtmek ve emekçileri sermaye planlarına bir kez daha alet etmek için her yol ve yöntem deneniyor.
Sermaye propagandacıları, tekellerin hizmetinde “solcu” etiketi taşımış ve ezilen halklarla işçi ve emekçilere karşı, emperyalist politikaları pratiğe geçirmiş Mitterand, Jospin, Blair, Schröder örneklerinde görüldügü gibi, IMF’nin Türkiye “genel valisi” Derviş’i ve uluslararası tekellerin Türkiye politikalarına herhangi bir itirazı bulunmayan Ecevit, Baykal, Cem gibi düzen politikacılarını “solcu” olarak reklam etmekte sakınca görmüyorlar.
Emperyalistlerin ve dünya gericiliğinin elli yıllık jandarması Amerikan emperyalizminin Türkiye’ye dayattıkları politikalara adapte olmuş parti ve politikacıların emek ve emekçi düşmanı oldukları, bununla tescillendikleri, yakın dönem Türkiye ve bölge tarihinin tanıtladığı bir gerçektir. 12 Eylül faşist saldırısıyla yoğunlaştırılmış ekonomik saldırı ve uluslararası tekeller yararına ülkenin yağmalanmasının hükümet programı düzeyinde uygulamaya geçirilmesini benimseyip görev edinen bütün partilerle hükümetler ve onların yönetici kademelerdeki “liderleri”nin, halk ve halkın talepleri kavramlarını ancak ikiyüzlülük gereği dillerine doladıkları biliniyor. Uluslararası tekellerle mali sermayenin uluslararası kuruluşlarının (IMF-Dünya Bankası-Dünya Ticaret Örgütü (WTO) vb.) bütün dayatmalarını kabullenip uygulayanlar, seçimlere çeşitli bloklaşmalar, ittifaklar biçiminde ya da ‘tek başlarına’ katılmaya hazırlanan tüm düzen partileridir. İşbirlikçi burjuvazinin etkili isimlerinin ‘partiler karmaşasına son vermek’ ve sistemin istikrarı için ‘merkezde birleşmiş sağ ve sol güçlü partiler’in oluşumunu sağlamak üzere dile getirdikleri gibi, düzen partilerinin tümü uluslararası sermaye kuruluşlarıyla emperyalist devletler tarafından dikte ettirilmiş aynı ekonomik-sosyal programa sahiptirler.
Bu program yıllardır uygulanıyor ve seçimler sonrasında kurulacak hükümetler içinde hangi partiler yer alıyor olursa olsunlar, uygulanmaya devam edileceği bugünden ilan edilmiştir. Uygulanan program sonucu kapitalist sömürü daha da ağırlaşmış, ekonomik ve onun tarafından biçimlenen politik, sosyal, kültürel bağımlılık artmış, tahkim yasalarıyla emekçilerin sırtından emperyalist tekellere haraç verilmesi kararlaştırılmış, bütçe borç ve faizlerini geri ödemeye ayarlanmış, özelleştirmeyle ve sosyal haklara saldırıyla işsizlik, açlık ve yoksulluk artmış, küçük ve orta işletmeler iflasa sürüklenmiş, ülke tarımı ve hayvancılık çökertilmiştir. Asgari ücretin 140 dolara düştüğü, yoksulluk sınırında yaşam mücadelesi verenlerin 13.5 milyonu bulduğu, ülkenin tüm üretiminin 150 milyar dolara gerilediği, sosyal hakların gaspının ‘kalkınma koşulu’ sayıldığı bir ülkede, bu yağma programıyla özdeşleşmiş ABD ve IMF uşaklarının bir kesimi “solcu” etiketiyle yeniden pazarlanmak isteniyor. Pazarlananların kendileri de ‘esas olanın programı kararlılıkla sürdürmek olduğu”nu söylemekten kaçınmıyorlar.
Bütün milliyetlerden Türkiye işçi ve emekçileri, şimdi, bütün diğer gerici dayatmalar, bağımlılık koşulları ve emperyalizm işbirlikçiliğinin getirdiği yüklerin yanı sıra, böyle somut bir saldırı programıyla karşı karşıyadırlar. Düzenin sağcı ve solcu partileriyle tüm sistem güçlerinin ‘ortak bayrağı’nı şimdi bu emperyalist talan programı oluşturuyor. Emperyalizm uşakları işbirlikçiliği artıran anlaşmalar imzalamışlardır ve ülke topraklarını komşu ülkeler halklarına karşı saldırı karargahına dönüştürecek adımlar atmaktan kaçınmamışlardır. İçerde, halk muhalefetine karşı baskı yasaları tahkim edilmiştir ve ikiyüzlü demokratikleşme söylemine karşın sindirme politikasını esas alma tutumu devam ediyor.
Bütün bunlar, işçi sınıfı başta olmak üzere emekçilerin sermaye ve gericiliğin güçlerine karşı kendi taleplerini kararlılıkla savunmalarını daha da önemli hale getirmiştir. “Sağ-sol” tartışmaları işçi ve emekçilerin çıkar ve talepleriyle ilgili bir özellik taşımıyor. Kapitalist parti fraksiyonlarının ‘sağı’nı da, ‘solu’nu da sermaye partileri oluşturuyor. İşçi ve emekçiler bu nedenlerle de kendi adaylarıyla seçimlere katılmalı, Paşabahçe’den, Aliağa’dan, TÜPRAŞ’tan, Bergama’dan, Erdemir’den yükselen kendi sesleriyle sermaye propagandasının karşısına dikilmelidirler. Sosyal ekonomik ve politik kazanımlar için güçleri birleştirmeye, politik mücadelede daha aktif biçimde yer almaya ihtiyaç artmıştır. İşçi emekçi örgütleriyle ‘emekten yana partiler’in düzen partileri karşısına kendi adaylarıyla çıkmaları bu nedenle hem zorunlu, hem de gereklidir.


 
Başa dön

  Özgürlükler..........Hüsnü Öndül

Ölüm orucu bir gerçek

Dünya cezaevleri tarihine pek çok şey yazıldı. Yaşadığımız günler tarihe düşülen notlar aynı zamanda. Uzun soluklu bir uğraş cezaevleri sorunu. Giderek de karmaşıklaşıyor.
Biliyor musunuz, 94 kişinin cenazesi kalktı, 20 Ekim 2000 tarihinde başlayan ölüm oruçlarından bu yana. Bir yıl on ay olmuş. Tam 480 Wernicke-Korsakof rahatsızlığına yakalanan insan var. Aramızdalar. Fiziki olarak var onlar. Her birinin, her birimizin olduğu gibi öyküleri de var.
Bilmiyorduk diyemeyiz. Bu coğrafyada oldu bitti her şey. Olmakta ve bitmekte hâlâ.
Çözümün nerede olduğunu biliyor herkes. Adalet Bakanlığı da. Çünkü, temel sorun biliniyor. Tecrit!
Cezaevlerinde binlerce sorun var. Çocuk tutuklu ve hükümlülerin (ne demekse çocuk tutuklu ve hükümlü), kadın tutuklu ve hükümlülerin sorunları var. Adlilerin...
Oda tipine dönüştürüldü bu arada, pek çok E tipi kapalı cezaevi.
Başbakan Ecevit, cezaevleri sorununun çözüldüğünü muştuladı halkımıza. Devlete ait mekânlarda, nihayet hakimiyet sağlanmış. En çok övünülen bir konu olmasa, medyanın unuttuğu bir konuyu, niye gündeme getirsin Başbakan? Nasıl çözüldüğü yukarıda yazılı.
Duvarlar inşa edersin. İnsanı içine koyarsın. Kilitlersin kapısını. Verirsin ölmeyecek kadar yiyecek. Duvarları silahlı personelle korursun. Çözmüş olursun sorunu (!?)
Siz çözdüm dersiniz de, ya verdiğiniz ekmeği yemez de açlığa yatarsa mahpus, çözmüş olur musunuz sorunu? Yaşadığımız sorun, ‘çözdüm’ diyenlerin sorunu insani yaklaşımla çözememiş olmalarından kaynaklıdır. Daha derinleştirmeleridir sorunu. Başka boyuta taşımalarıdır. Bu başka boyut, insanlık ilkeleri ile çelişir olmaktır. Saflaşma da bu noktadadır.
Siyasi otorite açısından sorunu çözmek demek aslında, mahpusu çözülmeye uğratmak demek. Böyle görüyorlar. İdeolojik ve siyasi bir “düşman” yani. Onun için 9 kişinin gündüzleri birbirleriyle iletişim kurmalarına karşı çıkıyorlar; bir arada olabilmelerine de… Dokuz kişi bir arada olursa, cezaevinde otoriteyi sağlayamazlar-mış (!?) Mahpusu çözülmeye uğratmak demek, ruhunu teslim almak demek. Kişiliğini yok etmek demek. Dışarıya yansıyan ya da yansıtılanların bu insanı yok etmeye dönük boyutu en önemli olanıdır. İnsanı için için eritmek. Zamana dayalı bir politika. Zamanın içinde insan-lar var.
Ölüm, duyurulur. Her yerde. Köyde ezan okunur, köy halkı duyar, genel bir duyurudur bu. Yakınları çeşitli biçimlerde duyarlar. Kentlerde bu duyurunun biçimleri değişiktir. Yerel ya da ulusal basın, haber açısından ölümü duyurabilirler, ölenin kimliği önemli bir faktördür. İlanlardır nihayet başka bir yol.
Yirmi iki aydır bir eylem sürüyorsa, ölenin adından önce, yani Ayşe’den, Fatma’dan önce, ölüm orucu eylemcisi olma özelliği öne çıkıyorsa, ölüm orucu bir gerçek. Bir eylem türü olarak mesafe koysanız da, siz de bir yürek taşıyorsunuz, bir beyin. Ya cız edecektir içiniz, burun direğiniz sızlayacaktır; ya da düşündürecektir sizi mutlaka. Ama mutlaka. Şimdiye değin düşünmenize yol açmamış olabilir. Biz bu ölüm anında, 2000, 2001, 2002’de Türkiye’de yaşıyorduk. Ya da Avrupa’da. “Bilmiyordum” diyemeyiz. Biz bu ölümler gerçekleşirken Türkiye’deydik. Biliyorduk Türkiye’de F tipi cezaevlerinde insanların tecrit koşullarında tutulduğunu. İnsanların tecrit koşullarında tutulması ne demek, bunu şimdi, bugün 22 Ağustos 2002’de düşünmemişsek, hemen şimdi düşünmeye başlamalıyız. Hemen. Biliyor musunuz, siz de tecrit koşullarını yaşıyorsunuz? “Git işine be adam” demeyin. Bir düşünün. İsterseniz ipucu, “tecrit” sözcüğü ile “insan onuru” kavramı olsun. Gerisini siz düşünün.
Koyduğunuz mesafe eylemci Ayşe’ye, Fatma’ya yani insana değil, eylemcinin eylem türüne olsun. Eylemcinin yaşadığı koşulları ise değiştirmeye çalışın. Bir katkınız mutlaka olacaktır, bir yol mutlaka vardır tecride karşı çıkmanızı gösterecek. Eylemci hayatını ortaya koyuyor, sizin “tecrit vardır” demeniz bile, bir sözcüğü telaffuz etmeniz bile bulunduğunuz yerde, sorunun çözümüne katkı sağlayacaktır. Tecrit vardır.
Cılız sesler ve itirazlarımızın boğulmak istendiğini biliyoruz. “Hâlâ mı cezaevleri sorunu ile ilgileniyorsunuz” diyen çok oldu bize. Hâlâ ve daima.
Toplumsal Savunma Hukuku’nun bir sloganı var: “Yıkılsın cezaevleri!”
Ne diyelim?


 
Başa dön

  Konum..........Çetin Diyar

Yerden göğe haklılar!

Evrensel, günlerdir üzerinde durduğu akaryakıtta sınır ticaretinin yasaklanması kararına ilişkin yaptığı haberler ve değerlendirmeler ile bu ticaretin bölge ekonomisi açısından önemini, bölge halkının da bu yüzden sıkıntısını, tepkisini yansıtmaya çalışıyor.
Devlet Bakanı Tunca Toskay’ın konu ile ilgili Bakanlar Kurulu kararını duyurduğu günden bu yana sanayi ve ticaret odaları, esnaf odaları, esnaflar ve emekçiler çeşitli açıklamalar yaptılar. Hepsinin hem çıkış noktası hem de sonucu bağladıkları yer aynıydı ve ortak bir yere işaret ediliyordu. Bir tek bölge milletvekillerinden ses çıkmamış, onlar bu karar hakkında herhangi bir görüş bildirmemişlerdi. Ancak, ilginçtir Bakanlar Kurulu bölge halkını “şok etmişken” bir çoğu seçim bölgelerinde yeniden seçilme çalışmaları içindelerdi ve halkın sıkıntılarını dinliyorlardı!
GÜNER’İN SEÇİM ÖNCESİ AÇIKLAMASI
Nihayet, günler sonra birkaç milletvekili konuya değinip, görüşlerini Evrensel’e açıkladılar. Söyledikleri halkın ve oda başkanlarının anlattıklarından farksız. Onlar da bu kararın bir “felaket” olduğunu zaten varolan işsizliğin daha artacağını belirttiler. Ancak, içlerinden biri, Iğdır Milletvekili Ali Güner, “Bölge halkı milletvekillerine tepkili. Halk her şeyden vazgeçer ama ekmeğinden vazgeçmez. Bizim bu konuda vicdanlarımız rahatsız. Biz halkın arasına çıkamaz olduk” sözleriyle daha fazla dikkat çekti. Elbette, diğer milletvekilleri gibi Güner de böyle dönemlerde, hele de seçim öncesinde popülizm yapıp, halkçı kesilerek puan toplamaya çalışmak istemektedir. “Hatasını kabul eden”, “halka karşı yüzü olmayan” bir portre çizerek, “Ne deseniz yerden göğe haklısınız” pozisyonuna geçip, halkın tepkisinin nasıl boyun eğdirdiğini bizzat kendi üzerinde gösterip, pişkince yeniden bir “şans” istemeyi de ihmal etmeyecektir.
‘NE YAPTINIZ NE İSTİYORSUNUZ’ ?
Ama, bölge halkı, “Ne yaptınız ki, ne istiyorsunuz” demeye hazırdır. Kars’ta seçim ile ilgili görüşleri alınan onlarca kişi süt, yem, et, un fabrikalarının bir bir kapatıldığını, Kars’ın en çok göç veren illerin başına yerleştiğini anlatmışlar, bu durum karşısında “seçtikleri vekillerin” Ankara’da ne iş gördüklerini sormuşlardır. Aynı şekilde bu tepkiye Iğdır’da da rastlamak mümkündür. Iğdır’da sadece sınır ticaretiyle uğraşanlar değil, üreticiler de harap durumlarını göstermekte, bir domates üreticisi, “Şuraya bir fabrika yapmadılar, domatesi sokağa döküyoruz. Bunların nesine güvenelim” derken içinde bulunduğu durumu açık biçimde tarif etmektedir. Bölgeye yakından bakıldığında sürekli bir feryat duyulacaktır ama bu feryatların arasında öfke ve kızgınlık olduğu kesindir.
MİLLETVEKİLLERİNE TEPKİ VAR
Şimdi, bu durumdaki bölgenin, hayvancılığı ve tarımı çökertilmiş bir ekonominin üzerine bir de sınır ticareti yasağı getirilirse halkın buradan, “Biz sizinle ilgilenmiyoruz. Başınızın çaresine bakın” anlamını çıkarması mümkündür. Iğdır Milletvekili Ali Güner, “halkın içine çıkamıyoruz” derken istediği kadar bir popülizm peşinde olsun, doğru söylemektedir. Çünkü, bugüne kadar ortaya çıkan tablo bunu gösteriyor. Sınır ticaretinin yasaklanmasından sonra Meclis’te ister iktidar isterse muhalefet partisinden olsun bölge milletvekillerinin büyük prestij kaybına uğradığı açıktır. Ve bu tür gelişmeler başka değerlendirmelerin de önünü açmaktadır.

e-posta:
diyar@evrensel.net

  Başa dön

  Sınıf Tarzı..........Şükrü Günsili

Meral suç ortağı arıyor

Türk-İş Başkanlar Kurulu bugün toplanıyor. Türk-İş yönetimi, 1- İş Güvencesi Yasası’nın yürürlüğe gireceği tarihe kadar izlenecek yol, 2- Genel seçimlerde izlenecek yol olmak üzere iki gündemi görüşmek için Başkanlar Kurulu üyelerini toplantıya çağırmıştı. Başkanlar, görüş ve önerilerini sunarak gündemi tartışacak, vardıkları kararları toplantının sonunda ilan edeceklerdir.
Birinci gündem ile ilgili olarak nasıl bir yol izlemeye karar verecekler, bilemiyorum. Ama benim bildiğim Türk-İş Başkanlar Kurulu’ndan hayata geçirilebilecek etkin mücadele kararları çıkmaz, çıkamaz. Olsa olsa her zamanki gibi; “... üretimden gelen gücün kullanılması da dahil, her türlü meşru ve demokratik mücadeleyi sonuna kadar...” sözleriyle biten ve hiçbir zaman ciddiye alınmayan kararlar çıkabilir.
Türk-İş yönetimi ile Başkanlar Kurulu’nun çoğu üyelerinin bu konuda herhangi bir şey düşünmek veya yapmak gibi bir niyetleri yok. Bu sorunun gündeme alınmış olması da göstermelik aslında. Niyet başka. B. Meral başta olmak üzere birçoğunun seçimlerde kapağı Meclis’e atma hesabı ve telaşında olduğunu bilmeyen yok. Yani kısacası toplantı sadece bu hesap ve telaşla yapılıyor, gerisi işin hikâyesi.
Ülke gündeminde bir genel seçim var. Bir işçi konfederasyonu elbette toplanmalı, seçimlerde nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini tartışmalı, işçi sınıfı ve emekçilerden yana seçenekler, çözümler üretmelidir. Samimi duygu ve düşüncelerle yapılan böylesi bir toplantıya hiç kimsenin itiraz etmesi düşünülemez. Ama eğer işçi sınıfı ve emekçileri birleştirmeye, sermayenin bütün entrikalarını bozacak bir seçenekle ortaya çıkmaya ve ileriye atılmaya değil de emekçileri bölmeye, düzen partilerinin kuyruğuna takmaya hizmet edecek bir plana meşruiyet kazandırmak için yapılıyorsa bunu onaylamak olanaklı değildir.
Türk-İş Başkanlar Kurulu’nun nasıl işlediğini biliyoruz. Karşılıklı görüş ve önerilerin demokratik bir tarzda tartışılıp çoğunluğun görüşleri doğrultusunda kararların alındığını kimse söyleyemez. Kim ne derse desin, Bayram Meral bildiğini okuyor ve bildiğini sonuç bildirgesine yazdırıyor.
Emperyalizmin memuru, IMF’nin ülkemizdeki resmi temsilcisi Kemal Derviş ve diğer emek düşmanları ile kol kola girmiş Meral, şimdi bu ihanetine ortak arıyor, yaptığını meşrulaştırmaya çalışıyor. Meral’in bu oyununa destek veren, ortak olan hatta hoş gören herkes en az Meral kadar suç işlemiş olacaktır.
Başkanlar Kurulu üyelerinden bu hain tutumu onaylamayanlar da var. Şimdi onlara önemli bir görev düşüyor. Bu tutumu onaylamadıklarını ve karşısında olacaklarını mutlaka kamuoyuna açıklamalı, emekçileri birleştirecek açık bir rol üstlenmelidirler. Aksi halde kapalı kapılar ardında ne yaptıkları, ne söyledikleri böyle bir dönemde hiçbir değer taşımaz.


 
Başa dön

  Tablo..........Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak

Vergiler kimden alınıyor, nereye harcanıyor?

Halkın, kamu harcamalarına (!) zorunlu katılım payı olarak ödediği vergiler, sanıldığı gibi yol, su, elektrik gibi altyapı hizmeti olarak halka geri dönmüyor. Vergilerin nasıl, hangi kıstaslarda toplanacağı Anayasa’da belirtilmiş olmasına rağmen bu hükümlere uyulmamaktadır.
Anayasa’nın 73. maddesi; “Herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere, mali gücüne göre vergi ödemekle yükümlüdür. Vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı, maliye politikasının sosyal amacıdır” diye tanımlar. Bu tanıma uygun davranılmadığı herkesçe bilinen acı bir gerçektir.
Vergi kanunları içinde sıralanabilecek onlarca vergi çeşidi içinde, kimi anayasaya uygun düzenlenmiş kimisi ise, anayasaya aykırı düzenlenmiş vergilerdir. Anayasa’ya uygun düzenlenen vergiler içinde, Gelir Vergisi, Kurumlar Vergisi, Veraset İntikal Vergisi, Katma Değer Vergisi, Emlak Vergisi... gibi sıralayabileceğimiz vergiler yer almaktadır. Anayasa’ya uygun olmadığını düşündüğüm, deprem bahanesi ile geçici olarak uygulamaya konulan, sonra kalıcı hale gelen ve amacı dışında kullanılan, Özel İletişim Vergisi, Ek Kurumlar ve Gelir Vergisi, (Bir defaya mahsus alınmıştı) Ek Taşıt Vergisi, sekiz yıllık eğitimi desteklemek amacı ile getirilen eğitime katkı payı gibi vergiler, Anayasa’ya uygun olup olmamasından öte uygulama biçimi olarak bütün vergilerin haksızlık içerdiğini kabul etmek gerekir.
Anayasa’ya uygun olup olmamasından öte, toplanan vergilerin amacının dışında kullanıldığı açıkça bilinmesinin yanı sıra, yapılan araştırmalar ve itiraflar da doğrulamaktadır.
Vatandaşın Vergisini Koruma Derneği’nin (VAVEK) yaptığı bir araştırmaya göre; 1999 yılından beri devletin, “Deprem Vergileri” adı altında topladığı vergilerin toplamı mayıs ayı itibarı ile, 5 katrilyon 270 trilyon liradır. Deprem sonrasında 75 projede kullanılmak üzere, sağlanan uluslararası kaynak ise, 3.5 milyar dolar olduğu ifade ediliyor. Toplanan bu vergiler ile birlikte bölgeye toplam, ancak 3 katrilyon 349 trilyon 597 milyar 496 milyon lirası harcanmıştır. Bölgeye harcanan toplam verginin; 2 katrilyon 147 trilyon 313 milyar 819 milyon liralık kısmı deprem için toplanan vergilerden karşılanmıştır. Geri kalan kısmın, 250 trilyon 268 milyar 321 milyon lirası bütçe dışı fon harcamalarından, 166 trilyon 866 milyar 140 milyon lirası bağış ve hibelerden, 662 trilyon 47 milyar 395 milyon lirası dış kredilerden, 9 trilyon 831 milyar 754 milyon lirası sigorta, 113 trilyon 270 milyar 67 milyon lirası ise KİT ve diğer özel bütçeli kurumlardan karşılandığı ifade ediliyor.
Bütçeye aktarılan toplam 5 katrilyon 270 trilyon 568 milyar liralık deprem vergisinin, sadece 2 katrilyon 147 trilyon 313 milyar liralık kısmı deprem harcamalarında kullanılmış, geri kalan 3 katrilyon 123 trilyon 254 milyar 181 milyon liralık farkın ise faiz ve maaş ödemelerine aktarıldığı belirtilmektedir.
Daha o günlerde; 500 milyon dolar dış deprem yardımının nereye gittiği sorulduğunda, dönemin Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Recep Önal, maaş ödemelerine aktarıldığını ifade etmişti. Peki bütçede yer alan maaş ödemeleri nerede? Tabii ki onların da iç ve dış faiz ödemelerine aktarıldığı aşikârdır. Bugün ise, Maliye Bakanı Sümer Oral toplanan deprem vergilerinin, faiz ve maaş ödemelerine aktarıldığını itiraf (!) etmektedir. İtirafa ne hacet, her şey gün gibi ortadadır.
Yapılan yolsuzlukları ve talanı sıralamakla bu köşeye sığdırmak mümkün değildir. Tabloya bakılacak olursa, halkın acısı üzerinden oluşturulan kaynakları bile, IMF ve içerdeki rantçı takımına faiz adı altında aktaran zihniyetten her kötülük beklenir.
Herkesin mali gücüne bakılmaksızın toplanan dolaylı vergiler toplam vergiler içindeki payı yüzde 75.5, gelir vergisi payı ise ancak yüzde 24.5’te kalmaktadır. Gelir ve Kurumlar vergisi olarak tahakkuk eden yüzde 24.5’lik verginin de tam olarak toplanmadığı açıklanan vergi yüzsüzleri listesinden anlaşılmaktadır. Tabloya bakılacak olursa alınan IMF kredileri çeşitli rantçı ve sülük takımına aktarılmakta, ödemesini ise yoksul halk yapmaktadır. En zenginin ekmeğe ve herhangi gıda maddesine verdiği vergi ile en yoksul vatandaşın bu maddelere ödediği vergi oranı aynıdır.
IMF programlarını uygulamak için yarışa giren sermaye partilerinin tavırlarından öyle anlaşılıyor ki gelecekte de bu tablo değişmeyecektir.
Bu tablonun değişmesinin tek yolu, önümüzdeki seçimlerde halkın doğru karar vermesidir. Emekten yana, ülkesinin bağımsızlığı için mücadele eden, halkla bütünleşmiş olan siyasi partileri tercih etmesidir. Bu partiler ise, tekelci ve işbirlikçi medyanın öne çıkardığı ve parlamentodaki siyasi partiler olmadığını unutmamak gerekir.
Aksi halde emekçi ve yoksul halk, rantçı takımına ve IMF’ye ödenen faizler için katılım payı ödemeye devam edecektir.

e-posta:
kirmizitoprak@hotmail.com

  Başa dön

  Başak..........Bülent Falakaoğlu

Sözleşmeli tarım ve sendika

Bu seçim döneminde her zamankinden farklı, IMF limitleri içerisinde bir seçim ekonomisinin uygulanacağı kesin. “Seçim ekonomisi uygulanmayacak” iddialarına rağmen harcanmamış ödeneklerin harcanmaya başlaması, bir kısım ödeneklerin öne çekilmesi vb. somut gelişmeler, kontrollü de olsa bir seçim ekonomisinin uygulanacağını gösteriyor. Seçmenin oyunu avlamaya yönelik bu uygulamalardan biri de tarım kesimine yönelik olarak hayata geçiriliyor. Doğrudan gelir desteği ödemeleri de dahil bütçeden bu yıl toplam 2.1 katrilyon liralık kaynak ayırmasına rağmen yılın ilk altı ayında sadece 870 trilyonluk ödeme yaparak tarım sektörüne muslukları kapatan hükümet ve Tarım Bakanlığı birdenbire üreticileri hatırladı.
Doğrudan gelir desteği ödemelerinin yapılabilmesi için gerekli olan çiftçi kayıt projesinin bir an önce tamamlanmasını sağlamak amacıyla, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın bilgi işlem sisteminin güçlendirilmesi için harekete geçildi. Güçlendirmenin yapılabilmesi için 324 bin dolarlık kaynak tahsis edildi. Tarım Bakanı yayınladığı bir genelge ile Doğrudan Gelir Desteği ve kayıt projelerinin bitimine kadar, zorunlu atamalar hariç tüm kurum içi atamaları durdurdu. Önceden, veri girişinin 15 Ekim’de tamamlanması planlanıyordu. Şimdi ise günlük veri girişi ile listelerin 1 Ekim’den itibaren ilan edilebilmesi hedefleniyor. Yetkililer, bunun gerçekleştirilmesi halinde ödemelerin en iyi ihtimalle 20 Ekim’de başlayabileceğine işaret ediliyor. Oysa Doğrudan Gelir Desteği’nin geçen yılki dağıtımı ancak bu yılın mayıs ayında bitirilebilmişti. Tüm bu hızlandırmaların seçim yatırımı olmanın dışında herhangi bir anlamı bulunmuyor. Bakan bir yandan seçim öncesi üreticilere harçlık dağıtmak için çalışmaları hızlandırırken bir yandan da kendisinin sorumluluğu yokmuşçasına, “ülke tarımı elden gidiyor” naraları atıyor. Bakan timsah gözyaşları dökerken çeşitli kesimler de kendi çıkarları doğrultusunda çözüm önerileri sunuyorlar. Önerilerden biri de İzmir Ticaret Borsası Yönetim Kurulu Başkanı Tuğrul Yemişçi’ye ait. Yemişçi, arz fazlalığı, üretim kaybı, pazar ve fiyat riskleri karşısında savunmasız kalan Türk çiftçisinin ancak “sözleşmeli tarımla” korunabileceğini, bu sistemin borsaların garantisi altında kurulması halinde tarımda kurtuluşun formülü olabileceğini ileri sürdü. Sözleşmeli tarımın sanayiciyi hammadde ve fiyat riskinden kurtaracağı kesin. Alıcıların, gübre ve ilaç kullanımı ile hasat ve ambalajlamaya kadar her türlü üretim sürecini denetim altına aldığı ‘sözleşmeli tarımla’ birlikte bir standartlaşmanın yaşanacağı da muhakkak.
Tüccara ve sanayiciye avantaj sağlayan tüm bunların aynı zamanda üreticiye de kazandıracağı iddiası ise gerçeği yansıtmıyor. Tütün Kanunu’nda tütün alım satım sözleşmesinin yer almasının üreticilere bir katkı sunduğu söylenebilir mi? Tütün Yasası’nda yer alan sözleşme hükmünün üreticilerle alıcılar arasında eşit koşullar içermediği oldukça açık. Ege Bölgesi’ndeki tütün tarım satış kooperatifleri, Tütün Kanunu’nda öngörülen tütün alım satım sözleşmesini adaletsiz bulduklarını ilan etmişlerdi. Çeşitli tütün tarım satış kooperatifi yöneticilerinin imzasıyla yayımlanan kamuoyu duyurusunda, şunlar kaydedilmişti: ‘’Alıcılar tarafından hazırlanan, üreticilere sorumluluk yüklerken hak öngörmeyen, alıcılara ise haklar dışında hiçbir yükümlülük getirmeyen sözleşme metni kabul ettirilmeye çalışılmaktadır. Aşağıda imzası olan bütün tütün tarım satış kooperatifleri olarak bizleri tütün üreticisi değil ırgat olarak gören bu sözleşmeyi kabul etmeyeceğiz.”
ABD’deki sözleşmeli tarım uygulamaları da üreticileri ırgat haline getirmenin dışında bir sonuç doğurmadı. Hiçbir zaman örgütlü bir güç haline gelemeyen ülke üreticisinin de sözleşmeli tarımla birlikte ABD’li çiftçilerden farklı bir süreç yaşaması olanaksız. Ulusal tarımın yönlendirilmesinde katkıları bugüne kadar temenniler düzeyinde kalan, yatay ve çok zayıf bir örgütlenmeyi aşamayan üretici köylü bugün dikey örgütlenmeye doğru adımını atmış ve Türkiye Üretici Köylü Sendikası’nı (Tür Köy-Sen) kurmuştur. Üretici köylü, sözleşmelerde, ulusal tarım politikalarında hatta ve hatta seçimlerde taraf olabilmek için bu sendikal örgütlenmesini güçlendirmelidir.
Ürününe düşük fiyat verilen buğday üreticileri, ürününü 25 bin liradan satamayan domates ve karpuz üreticileri, ürün fiyatı açıklanmayan fındık üreticileri kısacası tüm üreticiler bir öfke içerisinde. Üreticilerin bu öfkesini, üreticilere yönelik cep harçlığından öte bir anlam taşımayan Doğrudan Gelir Desteği ödemelerinin düşürmesi mümkün değil. Bu durum Tür Köy-Sen’in seçime girecek partilerin programlarını teşhir etmesi ve üreticiler içiresinde örgütlenmesini yaygınlaştırması için bir fırsattır. İki gün önce Amasya’da Gümüşhacıköy Şubesi’nin kurulması bunun kanıtıdır.

e-posta:
fbulent@hotmail.com

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net