www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



K. Irak’ta tampon bölge planı
Türk ordusunun, ABD saldırısı halinde, mülteci akınını önlemek gerekçesiyle Kuzey Irak’a girerek bir “tampon bölge” oluşturacağı iddiaları yine gündemde.

Filistin’in sözcüklerle işgali
“Filistinli teröristler İsrail güvenlik güçleri tarafından tutuklandı.” Her gün basında karşılaşabileceğimiz bu cümle, Filistin topraklarının dünya medyasında nasıl sözcüklerle işgal edildiğinin göstergesi.

Peres Oslo’da protesto edildi
İsrail Dışişleri Bakanı Şimon Peres, Norveç Dışişleri Bakanı Jan Petersen’in davetlisi olarak 20-21 Ağustos tarihlerinde Oslo’da temaslarda bulundu.


K. Irak’ta tampon bölge planı
İngiliz Daily Telegraph gazetesi, Türkiye’nin Irak saldırısında oynayacağı rol ile ilgili önemli bir habere yer verdi.
Gazetenin dünkü sayısında, Türk ordusunun, “Saddam rejimine karşı bir askeri harekât gerçekleşmesi” halinde, Kuzey Irak’ta geniş bir tampon bölge oluşturacağı ve bombardımandan kaçan Iraklıları burada “misafir edeceği” belirtildi.
Daha önce Türk basınında da yer alan bu iddia, gazete tarafından “Kilit bir Batı müttefiki olan Türkiye’nin, Bush yönetiminin Saddam’ı devirme planlarını ciddiye aldığının” göstergesi olarak değerlendiriliyor.
‘Sadıktılar ama...’
İngiliz savaş lobisinin önemli seslerinden olan Daily Telegraph’ın haberinde şöyle denildi: “Türkiye’nin, isteksizce de olsa, Irak saldırısında Amerika ile işbirliği yapması bekleniyor. 1991’de de, üslerini Irak hedeflerini bombalayan müttefik uçaklarına açmıştı. Ancak Türkiye’nin bütün bu sadakatine rağmen, uluslararası dikkatler, bir milyon Kürt’ün sınırı aşıp Türkiye’ye girmesiyle patlak veren mülteci krizine ve bu krizin doğru dürüst ele alınamamasına yöneldi.”
Telegraph, Türkiye’nin bu kez böyle bir sorun yaşamamak için, Irak topraklarının 15-16 kilometre içinde bir tampon bölge oluşturmayı planladığını belirtti. Bu tampon bölge boyunca, beş mülteci kampı kurulabilecek.
Ancak Iraklı bir Kürt yetkili, planı eleştirerek, “Bu, Irak’a karadan asker sokmak için Türkiye tarafından oynanan bir oyun” suçlamasında bulundu.
Propaganda kampanyası
Öte yandan, Irak konusunda geniş bir uluslararası muhalefetle karşı karşıya olan Amerikalı generallerin, dünyayı “ikna etmek” amacıyla bir “halkla ilişkiler atağı” başlatacağı bildirildi.
ABD yönetimine bağlı olarak kurulan Irak Kamuoyu Diplomasi Grubu adlı organ, sonbahar aylarından itibaren yaygın bir propagandaya başlayacak. Propagandanın öncelikli hedefi; Batı Avrupa ve Ortadoğu’daki gazete editörleri ile dış politika uzmanları.
Diplomasi Grubu’nun yönetiminde CIA, Ulusal Güvenlik Konseyi, Pentagon, Dışişleri Bakanlığı ve Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) temsilcileri yer alıyor.
Kuruluşun, “Saddam Hüseyin’in bölge halklarını ve Irak halkını tehdit ettiğine” dair bir broşür basacağı belirtildi. Bir Amerikalı yetkili, propaganda broşürünün, “Saddam’ın uluslararası kuralları ihlal ettiğine dair bilgi ve belgeler içereceğini” anlattı.
Bu bilgiler arasında, 5000 Kürt’ün kimyasal silahlarla öldürüldüğü 1988 Halepçe katliamının da yer alacağı belirtiliyor. Halepçe katliamı, Irak yönetiminin Batılı devletlerden aldığı kimyasal silahlarca gerçekleştirilmişti.
Propaganda atağı kapsamında; üst düzey ABD’li yetkililer ile “yabancı kanaat önderleri” olarak adlandırılan gazete yöneticileri ve analistler arasında telekonferans aracılığıyla görüşmeler yapılması da öngörülüyor.
Dikkat çeken rapor
Kampanya, ABD’li saldırganların oldukça zor durumda olduğunun da bir göstergesi. Avrupa, Asya ve Ortadoğu’da, Irak’a yönelik saldırı planlarına taraftar bulmak epey zor.
15 Mart-15 Ağustos tarihleri arasındaki ABD-dışı medyanın incelenmesine dayanan bir Dışişleri Bakanlığı raporu, “Arap ve Müslüman gazetelerinde askeri bir saldırıya pek az destek olduğunu” teyit etti. Raporda şöyle deniliyor: “Gazetelerde görülen ortak bir tema, Irak kampanyasının sadece Irak petrolünü ele geçirmek, ABD ekonomisini düzeltmek ve Başkan Bush’un popülaritesini artırmak için bir araç olduğu.”
Pazartesi günü dışişleri yetkililerine dağıtılan rapora göre, NATO ülkeleri ve Avustralya’daki gazete başyazılarının yüzde 68’inde, savaşa karşı çıkıldı. Batı Avrupalı gazetelerde ise, saldırının, Ortadoğu’da öngörülemeyecek gelişmelere yol açacağı kaygısı ağır basıyor. Yine başyazılarda; El Kaide ile Irak arasında bağlantı olduğuna dair iddiaların inandırıcı olmadığı, ayrıca ABD saldırısının BM Şartı’na aykırı olacağı vurgulanıyor.
Raporun; 56 ülkeden 163 yayın organında çıkan 211 başyazıya dayanarak hazırlandığı öğrenildi.
Irak Kamuoyu Diplomasi Grubu, bir önceki ABD Başkanı Clinton döneminde kurulmuştu.
Bayat iddialar
Bu arada, Amerikan istihbarat yetkilileri, El Kaide’nin en az birkaç üst düzey yetkilisinin Irak’ta barındığını iddia etti. İstihbarat yetkilileri, El Kaide yöneticilerinin Irak’taki varlığını, “Irak’a yönelik olası askeri harekat planlarını destekleyen bir başka neden” olarak gösterdi.
ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld de konuya ilişkin sorular üzerine, El Kaide’nin Irak’ta bulunduğu suçlamasını yineledi. Ancak Rumsfeld, buna ilişkin ellerinde ne gibi kanıtlar bulunduğu konusunda bir açıklama yapamadı. Rumsfeld, “Irak’ta pek çok yerde El Kaide var” demekle yetindi.
Donald Rumsfeld, Irak’taki El Kaide varlığından, Irak lideri Saddam Hüseyin yönetiminin haberli olduğunu da savundu.
‘Kuzey Irak’ta varlar’
CBS televizyonuna konuşan Irak Birinci Başbakan Yardımcısı Tarık Aziz, El Kaide gruplarının Irak’ta olduğunu doğrulamakla birlikte, bu unsurların özellikle, Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) lideri Celal Talabani’nin hakimiyetindeki Kuzey Irak’ta bulunduğunu, Bağdat hükümetinin kontrolünde olmadığını vurguladı.
Aziz, Irak’ın, Bush’un Bağdat yönetimini değiştirme ve Washington’un askeri saldırı planlarından korkmadığını söyleyerek, “Biz bağımsızlığımızı savunuyoruz, bütünlüğümüzü savunuyoruz, biz ülkemizin çıkarlarını savunuyoruz, herhangi bir saldırgan bize karşı savaşı kazanamaz” diye konuştu.
‘Bush pek akıllı değil’
Tarık Aziz, “oğul Bush’un babası kadar akıllı olmadığını” da söyleyerek, “Baba Bush 1991 yılında bunu Amerika’nın çıkarları için yaptı, şimdi ise oğul Bush bunu İsrail ve Siyonistlerin çıkarları için planlıyor” dedi.
Irak’ın herhangi bir nükleer, biyolojik ve kimyasal silaha sahip olmadığını söyleyen Aziz, intihar saldırıları düzenleyen Filistinlilere mali yardım yapmalarıyla ilgili olarak da “Onlar terörist değil, onlar özgürlük savaşçıları. Onlara saygı duyuyoruz” dedi.
Amerikan yönetimi, Irak saldırısını meşrulaştırma çabası içinde, El Kaide ile Saddam Hüseyin arasında bağlantı kurmaya çalışılıyor. Bu yönde şu ana kadar ortaya atılan tek bağ, Nisan 2001’de, 11 Eylül faillerinden Muhammed Atta’nın, bir Iraklı istihbarat ajanıyla bir araya geldiği iddiasından ibaret.
Kanada da itiraz ediyor
Irak saldırısına yönelik itirazlara, bir yenisi daha eklendi. Kanada Savunma Bakanı John KcCallum, güçlü kanıtlar gösterilmediği sürece, ABD’nin olası Irak saldırısında yer almayacaklarını söyledi.
İktidardaki Liberal Parti’nin Ouebec eyaletinin Chicoutim bölgesindeki toplantısında konuşan McCallum, Kanada hükümetinin konuyu tartıştığını, ancak şu ana kadar askeri harekât düzenlenmesini gerektirecek kesin bir kanıt gösterilemediğini belirtti.
McCallum, “Sahip olduğumuz bilgiler temelinde hükümetteki herkes Irak’a karşı bir saldırıya katılmamızın mümkün olmadığını söylüyor. Ancak hiçbirimizin bu konuda kararı yok, çünkü henüz hangi bilgelerle karşılaşacağımızı bilmiyoruz” diyerek, ABD için açık kapı bırakmaya özen gösterdi.


Başa dön


Filistin’in sözcüklerle işgali
Remzi Baroud
“Tutuklu” karmaşık bir terimdir. Bir katil, çocuğa sarkıntılık eden biri ya da uyuşturucu tüccarı için kullanılabilir. Fakat ayrıca direnişçiler için, insan hakları savunucuları, bir ideali olan coşkulu liderler, acımasız bir baskıcının önünde af dilemeyi reddedip meydan okuyan erkek ve kadınlar için de kullanılır. Ama hepsi “tutuklu”dur işte. Nelson Mandela da bunlardan biriydi. İntifada lideri Mervan Barguti ise bir diğeri. Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin lideri Ahmed Sedat ise üçüncüsü. Ve daha binlerce kişi...
Rehine değil ‘tutuklu’
Filistinliler kendilerini sık sık “tutuklu” olarak buluyorlar. Bu genellikle İsrail ordusu 15-50 yaşları arasında olan, hatta bazen 60’ı bulan çocukları ve erkekleri tutukladığında ortaya çıkıyor.
Bunlar katil değil. İsrail tanklarının işgale başladığı; Apache’lerin gümbürdeyerek geldiği ve hoparlörlerden bir araya toplanmadıkları takdirde vurulacaklarının duyurulduğu sırada yemek yiyen, televizyon izleyen Filistinliler.
İsrail “özel kuvvetleri” sivil kılığına girip Batı Şeria’da uyumakta olan bir köye baskın düzenledikleri ve annesinin kucağında uyuyan bir çocuğu kaçırdıkları zaman; o çocuk rehine, İsrailli askerler de adam kaçırmış olmuyor. Çocuk “tutuklu” oluyor, hem de bırakın siyasi bir tutuklunun haklarına sahip olmayı, bir suçlunun bile haklarına sahip olmayan “tutuklu”.
Selam işkencesi
İsrail bir devlet, ordusu var ve askerleri “Davut’un yıldızı” markalı üniforma giyiyor. Bu vesileyle birçok şey haklı gösteriliyor. Cenin mülteci kampında yaşayan insanlar nisan kıyımından sonra kaçırıldığında ve çıplak, dört bir yanı çevrilmiş Selam adlı bir alana atıldığında, İsrail ordusu tüm bir kampın erkeklerini kaçırmaktan suçlu bulunmadı. Filistinliler sadece ordu tarafından “tutuklanmıştı.” Bu insanlardan birkaçıyla konuştum ve onlara nasıl davranıldığına dair korkunç hikayeler duydum. Parmağı uçurulan bir erkeğin üç gün boyunca parmağının kanamasına müdahale edilmemiş. Adamın parmağı şişmiş ve neredeyse kangrenden ölüyormuş. Sinekler yarayı derinleştirmiş. Yaşlı bir adamı küreğin sapıyla dövmüşler, ölene kadar “hapishanede” işkence etmişler. Binlerce erkek çırılçıplak soyunmaya zorlanmış. Elleri kelepçeli, gözleri bağlı bir şekilde Selam’da hayvanlar gibi kapatılmışlar. Günlerce yemek yemeyi, su içmeyi ve tıbbi müdahaleyi reddetmişler. İdrarlarını yapmaları için küçük bir kap verilmiş. Ve bunlar, yaşayacakları kâbusların yalnızca başlangıcı olmuş.
Katliama terör kılıfı
Fakat İsrail ordusunun acımasızlığı birkaç teknik terimle aklanabilir. “İsrail, Filistinliler’in, İsrail Güvenlik Güçleri’nin düzenlediği Batı Şeria baskını sırasında kötü muamele yaptığı suçlamalarını kabul etmiyor.” Bu, ABD’de herhangi bir gazetede okuyabileceğimiz tanıdık bir cümle değil mi?
Binlerce insanın, uzun soğuk geceler boyunca vahşi bir ordu tarafından işkence görmesi ve tacize uğraması, bir İsrail ordu yetkilisi tarafından sadece “Filistin yalanına” indirgenebiliyor.
Yürekli birkaç muhabir tarafından çekilen fotoğraflar kimin umrunda? Aynı korkunç manzarayı defalarca aynı küçük detaylarla tekrarlayan tanıkların anlattıklarıyla kim ilgilenir? Uluslararası hukukun ne dediği ya da insan haklarının ne gerektirdiği kimin umurunda? İsrail kendisini basına sunmayı bildikten, İsrail ordu ve hükümet sözcüleri fotojenik olduktan sonra ve adı verilmeyen gazetecilere hitap etmeden önce ne zaman bir iki şaka patlatacaklarını bildikten sonra, hatta tüm bu olanlar “İsrail’in terörizme karşı kendisini koruması” kılıfına gizlendiği sürece, yapılanların hepsi haklı gösterilebilir.
Ölülere bile rahat yok
İsrail milyonlarca Filistinli’yi evlerine hapsedebilir, sonra onları azıcık yiyecek ve içecek vererek, tedavi görmelerine izin vermeden rehine olarak tutabilir. İsrail’in yaptıkları hiçbir zaman sorgulanmayacaktır.
İsrail vahşetiyle Naziler’inki tam olarak örtüşüyor. İsrail ordusu genellikle kurbanların organlarını çalıyor. İsrail, haftalarca caddelerde yatan, üzerlerinde kurtçukların süründüğü Filistinli cesetlere kurtarma ekiplerinin yaklaşmasına izin vermiyor. Cenin’de ölü sivillerin üzerinden defalarca tanklarla kayıtsızca geçiyor. İsrail katliamını yaşayan bir Filistinli bana şunları söylemişti: “Cesedin kimliğini tespit edemedik, çünkü tank üzerinden defalarca geçmişti. Sağlam kalan tek şey tırnaklarıydı.”
İsrailli rehine, Filistinli tutuklu
İsrail ordusu ne suç işlerse işlersin, tanınan bir ülkenin düzenli ordusu olarak kalıyor. Ailelerini ve köylerini savunan Filistinliler ise, “militan”, “tetikçi” ve söylemeye gerek bile yok, “terörist” oluyorlar. Gerçekleşmesi çok zor, ama eğer İsrailli bir asker Arap direnişçi tarafından kaçırılırsa, “rehine” oluyor.
Hizbullah tarafından tutulan üç İsrailli asker rehine, tutuklu değil. Ve serbest bırakılmaları, BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın en önem verdiği şeylerden. Ancak Filistinli “tutukluların” bırakılması, yalnızca ellerinden bir şey gelmeyen ailelerinin öncelik sırasında.
Mervan Barguti, İsrail ordusu tarafından evinden kaçırıldı. Böylece düşmanının mahkemesinde “cinayet ve terörizmden” suçlanabilir. İsrailli adam kaçıranlar, teoride savaş suçundan yargılanması gereken kişiler iken, Barguti’nin durumuna üzülenler bile İsrail’i adil bir mahkeme yapmaya çağırmakla yetiniyor.
İkincil hasar
İntifada’nın ilk aylarında; Ramallah’ta bir Filistinli direnişçiye suikast girişiminde bulunan üç İsrailli, kızgın kalabalık tarafından öldürüldü. Amerikan basınında olay Filistinliler’in “vahşiliğinin” sembolü olurken, İsrail’in “mazlumluğunu” da göstermişti. Fakat kaç Filistinli’ye suikast düzenlendi? Sayılamayacak kadar çok; aralarında tekerlekli sandalyeye mahkûm edilen Nasir Cerar da vardı. İsrail buldozerleri, bir süre önce Tubas’ta bulunan Cerar’ı ezdi ve boynunu kopardı. Fakat bu “hedef alınmış militanların infaz edilmesi” olaylarından yalnızca biriydi. Eğer bu tür “hedeflenmiş” ölümlerde Filistinli siviller de ölürse onların ölümleri ancak ‘ikincil hasar’ oluyor. Ayrıca, bir “militana” suikast düzenlenmesi İsrail Başbakanı Ariel Şaron’a göre ‘mükemmel bir başarı’.
Örtülen gerçekler
Bu Ortadoğu’nun garip gerçeği, birçok insanın İsrail’in ırkçı bir devlet olduğunu, İsrail ordusunun Nazileri aratmadığını, Filistin halkının varoluş mücadelesi verdiğini ve onuru için savaştığını görmesini engelleyen bir gerçek.
Bu tür gerçekler ışığında, İsrail cinayetlerini yutturabilir. İki yıl önce, İntifada’nın başlangıcından bu yana 1805 cinayet. Ve buna ek olarak sayfalar isteyen uzun bir suç listesi.
Ama ABD’ye göre, tüm bunların suçlusu Filistin Yönetimi’nin mali şeffaflıktan yoksun olması.
Ve Kofi Annan’ın raporuna göre, (dünyanın dört büyük ordusu tarafından işgal edilen güçsüz mülteci kamplarını korumaktan başka şansları olmayan) Filistinli militanlar, Cenin katliamında, yani “Cenin olaylarında” suçlanmayı hak eden kişiler.
İsrail’in önde gelen ruhani liderlerinden birine göre, Filistinliler “zararlı böcekler” ve İsrail’in görevi de onları yeryüzünden silmek. Cenin halkına göre ise direniş, son kan damlası akıtılana kadar sürmeli, çünkü özgürlük ve adalet hayattan daha aziz!
(Palestine Chronicle)


Başa dön


Peres Oslo’da protesto edildi
Mahmut Algünerhan
İsrail Dışişleri Bakanı Şimon Peres, Norveç Dışişleri Bakanı Jan Petersen’in davetlisi olarak 20-21 Ağustos tarihlerinde Oslo’da temaslarda bulundu. Önceki gün Petersen ile birlikte bir basın açıklaması yapan Peres, Oslo Anlaşması’nın “ölmediğini” söyleyerek, “ABD Başkanı Bush’un Ortadoğu planı, Oslo’nun devamıdır” dedi. Peres, İsrail’in, Filistin topraklarında yaptığı katliamları savunarak, “başka bir seçeneklerinin olmadığını” söyledi. Filistin yönetimi için “yeni bir lider” istediklerini yineleyen Peres, “lider seçmenin Filistin’in kendi meselesi olduğunu” da ekledi.
Emekçiler Filistin’in yanında
Şimon Peres temaslarını sürdürürken, İsrail terörünü protesto eden bir yürüyüş yapıldı. Oslo Flistin Komitesi’nin düzenlediği ve bazı siyasi partilerin, savaş karşıtı platformun, gençlik örgütlerinin desteklediği yürüyüş, önceki akşam saat 17.00’de Spikersuppa alanında başladı. Burada, Oslo-Filistin Komitesi Başkanı Larş Akerhaug ile Metal İşçileri Sendikası Oslo Şubesi başkanı Boje Ulman birer konuşma yaptılar.
Ulman, konuşmasına İsrail’in, Filistin’i işgal tarihini kısaca anlatarak başladı. Filistin’deki katliam ve işgallerde değişik hükümetlerde, değişik rollerde bulunan Şimon Peres’in suç ortağı olduğunu belirten Norveçli sendikacı, İsrail’in dünyanın 4. büyük askeri güce sahip olduğunu, bu ülkenin atom bombası edinmesinde politikacıların suç ortağı olduğunu belirtti.
Dehşet veren tanıklıklar
Yaz tatilinden önce, Norveç Sendikalar Konfederasyonu’na (LO) bağlı bir heyetin Filistin’e gittiğini ve bu heyette kendisinin de bulunduğunu dile getiren Ulman,”Gördüklerimiz bir felaketti. Filistinlilere ait olan her şey tahrip edilmişti” dedi. Filistin’deki her kentin aylarca İsrail güçleri tarafından kuşatma altında tutulduğunu belirten sendikacı, bütün bunların, siyonist ideolojinin bir uygulaması olduğunu söyledi.
Üç ay süren boykot sona erdi
Geçtiğimiz çarşamba günü, Brezilya’daki Sao Paulo Halk Üniversitesi öğrencileri üç aydır sürdürdükleri boykotu bitirme kararı aldılar. Okulun Felsefe, Dil ve İnsani Bilimler Fakültesi öğrencilerinin 90 günü aşkın süredir devam ettirdikleri boykotun bitmesiyle, derslerin başladığı bildirildi. Boykotu bitirme kararı; 511’e karşı 637 oyla alındı. Öğrenciler, daha iyi öğretim koşulları, okuldaki 259 profesör açığının giderilmesi ile üniversite yurtlarındaki temizlik koşullarının iyileştirilmesi talepleriyle boykot kararı almışlardı. Söz konusu boykot, okuldaki en kalabalık sınıflarda eğitim yapan ve en çok öğretmen ihtiyacı çeken dil öğrencileri tarafından başlatılmıştı.
Açlık grevine polis müdahalesi
New York’taki Birleşmiş Milletler (BM) merkezi ile onun karşısındaki ABD’nin BM nezdindeki Daimi Temsilciliği’nin köşesinde, Irak’a yönelik bir saldırıyı engellemek ve bu ülkeye uygulanan ambargonun kaldırılmasını sağlamak amacıyla 18 gündür açlık grevi yapan bir grup Amerikalı, polis tarafından dağıtıldı. Göstericilerin astıkları pankartları da kaldıran polis, olay sırasında fotoğraf çekilmesine izin vermedi.Zaman zaman 35 derecenin üzerine çıkan sıcak ve rutubetli havaya rağmen kızgın güneş altında bugüne kadar açlık grevlerini sürdüren protestocular, Bush yönetiminin Irak’a yapmaya hazırlandığı saldırının haksız ve gereksiz olduğunu söylediler. Saldırının ters tepki yapacağını belirten göstericiler, “Müttefiklerimiz tarafından bile desteklenmeyen bu savaş, dünyada Amerikan aleyhtarlığının artmasına neden olacak” şeklinde konuştular.
Nike’ye işçi protestosu
Endonezyalı binlerce işçi, Amerikalı spor malzemeleri tekeli Nike’yı protesto etti. Başkent Cakarta’da bir yürüyüş düzenleyen 5000 işçi, şirketin kitlesel işten atma planlarını kınadı. ABD Büyükelçiliği önüne yürüyen işçiler, Bush yönetimini ve kapitalizmi lanetleyen döviz ve pankartlar taşıdılar. Tekstil, Giyim ve Deri İşçileri Sendikası’nın başkanı Rüstem Aksam, “Nike hiçbir sosyal sorumluluk duymuyor. İşçileri sömürüp kârları cebe atıyor ve sonra çekip gidiyor” diye konuştu. Nike; taşeron olarak kullandığı Doson adlı Endonezya şirketiyle sözleşmesini kasım ayında sona erdirecek. Böylece, Doson fabrikalarında çalışan 7 bine yakın işçi sokağa atılacak.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net