Direnişin olduğu fabrikaya doğru yaklaştığımızda, bir polis otobüsü ve birkaç polis aracı görüyoruz. Girenlerin arandığını söylemişlerdi, ancak bizi durdurup aramadılar. Nedenini daha sonra öğreniyoruz. Daha çok otobüs ya da minübüslerle eyleme destek için gelenleri engellemek üzere yapılan bir arama bu.
Fabrika’nın önünden geçip, gazetecilerin beklediği, dışı resmi içi sivil polislerle dolu olan Sultaniye Parkı’na geliyoruz. Bizi orada bekleyen muhabir arkadaşımızla buluştuğumuzda saat 19.00’du. Park’ta kitlesel bir basın açıklaması yapılacağını, daha sonra da Beykoz’da bazı mahallelerden halkın fabrikaya yürüyerek işçilere destek vereceğini öğreniyoruz. Bir şey daha öğreniyoruz, Park’ta çok fazla ayrı yürümemek gerektiğini, yeni olduğumuz için “güvenlik şeridi” görevlileri tarafından ayak üstü bir sorgudan geçirilebileceğimizi. Ancak, burada rahat çalışmak ve alana hakim olmak için bunu yapmak ve etrafı tanımak durumundayız. Parkta dolaşırken, çok geçmeden arkamızdan iki görevli sesleniyor: “Siz! bir dakika durun.” Bu klasik ilk el ense. Burada ne aradığımızı soruyorlar, gazeteci olduğumuzu söyleyip, kimliklerimiz gösterdikten sonra, bu kez “klasik” bir başka gerekçe yineleniyor: “Bu kartlarınız Güvenlik Şube’den değil.” Bunun çok normal olduğunu, iddia ettikleri bir gerekliliğin de yasal olarak zaten gerekli olmadığını söylememizden sonra teşekkür edip yanımızda ayrılıyorlar. Biraz sonra, bu kez elinde telsiz olan başka bir sivil görevli durduruyor ve isimlerimizi soruyor, ardından da “Burada basın açıklaması filan yapılmayacak” diyerek bizi buradan da uzaklaştırmak istiyor. Görevimizi yapmak için burada olduğumuzu hatırlatan kısa bir tartışmadan sonra, bu ikinci “el ense”yi atlatmış bulunuyoruz. Artık araziyi tanımış durumdayız. Beykoz’daki direniş boyunca burada bulunan, bir anlamda artık buranın gediklisi olan muhabir arkadaşımızla birlikte, artık ikinci aşamayı konuşuyoruz. Burada yapılacak basın açıklamasını ve fabrikaya yapılan yürüyüşü izledikten sonra içeriye girmeyi becermeliyiz. Polisin özel tutumu nedeni ile Paşabahçe Fabrikası’na girmek de özel bir iş haline geldi çünkü. Ancak buranın ev sahibi polis değil, Beykozlular. Ve onlar da misafirlerini ağırlamakta hiçbir kusur göstermiyorlar. Daha önce gazetemizden bir muhabir arkadaşımız ve diğer bazı basın yayın kuruluşlarından arkadaşlar, işçisi ile halkı ile direnişte olan Beykozluların geliştirdikleri “giriş çıkış” yöntemleri kullanarak fabrikaya girmeyi başarmışlardı. Kısa bir süre sonra biz de Fabrika’ya girecek bağlantıyı kuruyoruz. Ancak, fabrikaya yapılacak yürüyüşün ardından içeriye girmememiz gerektiğini, şu an içeride çok sayıda “sivilin” olduğunu ve rahat çalışamayacağımızı öğreniyoruz.
Yasalar değişti ama...
Park’ta yapılacak basın açıklamasını ve yürüyüşü bekliyoruz. Ancak, az sonra çok sayıda çevik polis de parkın içini dolduruyor ve bizlere de “Burada basın açıklaması yapılmayacak” denilerek, uzaklaşmamız isteniyor. Polisler gerekçe olarak 2911 sayılı Toplu Gösteri ve Yürüyüş Yasası’na göre böyle bir şey olamayacağını ileri sürüyor. O yasanın değiştiğini bunu söyleyen polis de, ona itiraz edenler de, gazeteciler de biliyor. Ama onların nezdinde bunun bir anlamı yok. Yani “Yap da görelim o zaman” meselesi. Dönüp, “Daha dün AB’ye uyum yasaları Meclis’ten geçti” filan desen, bu da o ortamda akşamın esprisinden başka bir anlama gelmeyecek. Çünkü burada direnişteki işçilerle, onlara destek veren halkın eylemi ile polisin engeli arasında belirlenen dengenin düzeyi belirleyici. Başka her şey hikâye.
Parkta banklarda oturan yaşlılardan bazıları, “polis izin vermiyor mu?” diye soruyor. Bir arkadaş da, “Vermiyor, bir araya gelip, birbirinize destek olursanız, bu zararlıdır, o zaman sizi gözaltına alırız, diyorlar” diye yanıt veriyor. Onlar da, “Onlar polisse biz de vatandaşız alsınlar o zaman” diyerek hoşnutsuzluklarını dile getiriyorlar.
İşin bu polisiye kısmını bir tarafa iten gelişme ise az sonra yaşanıyor. Gümüşsuyu Mahallesi halkı, bulunduğumuz parka doğru üst taraftan sloganlarla geliyorlar. Sesin geldiği yere gidiyoruz. Yaklaşık beş yüz dolayında çoluk çocuk, yaşlı kadın ellerinde dövizlerle, “Beykoz’da fabrika kapatılamaz”, “Direnin işçiler halk sizinle” diye sloganlar atarak yürüyorlar. Bir anda ortalık canlanıyor. Bu manzara Bezkoz’la Beykoz’daki fabrikalar arasındaki kopmaz bağı, kader birliğini de gözler önüne seriyor. O fabrikaların kapanmasının burada yaşayan halkın sonu olacağının mahalle halkı tarafında bilince çıkarılmış olduğunun en açık göstergesi bu manzara.
Bu, işçi halk bütünleşmesi insanın aklına ister istemez, Zonguldak’taki büyük madenci grevini, bu grev sırasında işçilerle dayanışmak için halkın kentin sokaklarında sürekli hale getirdiği yürüşleri getiriyor. Az sonra, bu çağrışımı destekleyen bir sloganı da duyuveriyoruz: “Gemileri yaktık geri dönüş yok”.
Yürüyüş başlıyor
Gümüşsuyu Mahallesi’den gelen halk, sahile vardığında burada, yolun bir şeridini trafiğe kapatarak fabrikaya doğru yürüyüşe devam ediyor. Ve fabrikaya yaklaşıyoruz. Etrafı, “Beykoz’da fabrika kapatılamaz”, “İş, ekmek, özgürlük” gibi pankart ve dövizlerin asılı olduğu fabrikanın giriş kapısında bekleyen işçiler, ziyaretçilerini alkış ve sloganlarla karşılıyorlar.
Ana giriş kapısını geçen işçiler, aynı slogan ve kararlılıkla fabrikanın etrafında bir çember çizdikten sonra, fabrikaya, eşlerinin, babalarının yani işçilerin yanına gidecek bir yol arıyorlar. Tabii biz de böyle bir yol arıyoruz. Daha önce fabrikaya girmek için kullanılan bütün kapılar kilitlenmiş. İşimiz zordu. Bu sırada bir işçi yakını da içeri girmek için bizim “bağlantımıza” başvurdu. Ancak olumsuz yanıt alınca, “ben bulurum” diyerek yanımızdan ayrıldı.
Sonunda bir giriş kapısı bulduk. Duvara dayadığımız bir paleti merdiven gibi kullanarak, fabrika bahçesine atlıyoruz. Artık fabrikanın içindeyiz, karanlık içinde fabrika bahçesinde uzun bir yürüyüş yaptıktan sonra tek-tük işçileri görmeye başlıyoruz. Az önce, “Ben girerim” diyerek yanımızda ayrılan işçi yakının bir grupla birlikte, başka bir giriş noktasında fabrikaya girdiğini görüyoruz.
‘Halk olmasa işimiz zor’
Grup grup oturan işçiler bir yandan çay içiyorlar bir yandan da sohbet ediyorlar. Fabrikanın içinde işçi aileleri kaybolmasın diye bazı bölümlere uzun beyaz bir iple şerit çizilmiş. Hatta bazı yerlere de yönleri gösteren ok işaretleri yapılmış. Ve işçilerin karton, naylon gibi malzemeleri kullanarak çadır kurdukları fabrika bahçesine ulaşıyoruz. Onlarca çadır sanki bir panayır... İşçilerin bir kısmı bahçeye kurulmuş televizyondan haberleri izliyor, bir kısmı mısır patlatan kadından mısır alıyor, çocuk sesleri bir yandan, bahçenin göbeğinde topluluk oluşturan gençler diğer yandan... Çok sayıda resmi ve sivil polis elinde telsiz fabrikada cirit atıyor.
İşçilere yaklaşıyoruz, fabrikanın içinde bulunan duvarın üstüne çıkıp oradan bahçeyi izleyen Mahmut Biçici ile sohbete başlıyoruz. Mahmut Biçici 1981 yılından beri makinist olarak çalışıyormuş fabrikada. Akşamları fabrikada yattıklarını söylüyor Biçici’nin, patron ile sendikacılar arasında yapılan son görüşmeden olumlu bir sonuç çıkmaması canını biraz sıkmış. Ancak ailelerin verdiği destek ile morallerinin yükseldiğini anlatıyor Biçici ve ekliyor; “Aileler olmasa, bu halk olmasa işimiz zor.”
Basına kızgınlık
Biçici ile yan yana oturan Ender Dalga 1989 yılından beri fabrikada çalışıyor ve diğerlerine göre biraz daha genç. 32 yaşında olan Dalga, Beykoz’un Acarlara verilmek istendiğini belirtiyor. Ancak Dalga, umudunu yitirmemiş ve devam ediyor; “Daha önce de olmuştu. Bu tür sorunlar hep son gün çözüldü. Yine öyle olacak. Son günü bekliyoruz”.
Birol Yaman ise eşiyle çocuğuyla ve akrabalarıyla fabrika bahçesine kurdukları çadırda yaşamaya başlamış. Naylondan kurdukları çadırın içine ve önüne tahtadan palet koyarak üzerine oturuyorlar.
Yaman’la aynı durumda olan çok sayıda komşusu var fabrika bahçesinde. Kızgınlar. Kızgınlıkları daha çok seslerini duyurmayan basına; “Basın bizim sesimizi hiç duyurmuyor.”
Hemen söze Birol Yaman’ın eşi Melek Yaman karışıyor; “Bizim ricamız gelsinler bizi hiç yanlız bırakmasınlar. İşimizi ekmeğimizi bekliyoruz. Çocuğumuz hasta. Her yerini sinek yedi. Tedavi edemiyoruz”.