www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
Konum
____
Çetin Diyar
Hafızamız bizi yanıltmıyorsa...
Dünyaya Bakış
____
Taylan Bilgiç
ABD’nin kontra savaşları
Yaşadıkça
____
Enver Şat
Neden Derviş?
Yaşama Kültürü
____
Cengiz Bektaş
Yatağan’ın yaylaları
GENÇLİĞİN SESİ
Seçim ve mücadele üstüne
EVRENSEL'DEN
AB’ciler ve Paşabahçe
Güneşçe
____
Uğur Selçuk Akalın
Kamu ve özel yatırımlar arasındaki ilişki (2)
Bakış
____
Özcan Bilir
“Vitrin kültürü”
Konum
..........
Çetin Diyar
Hafızamız bizi yanıltmıyorsa...
AB’ye uyum yasaları çerçevesinde Meclis’te görüşülen maddeler kabul edildi. Uzun süredir tartışılan ve çeşitli spekülasyonlara yol açan idam cezasının kaldırılması, anadilde eğitim ve yayın ile ilgili konular da Meclis’ten geçti. Şimdi ortaya çıkan tabloda yine iki taraf var. Birincisi, “Artık top Avrupa Birliği’nde. Biz üzerimize düşeni yaptık” diyenler, ikincisi de ise AB yasalarını ihanet olarak gören MHP var. Bu durumun 3 Kasım’a kadar süreceği açık. Çünkü, AB yasalarına destek verenler ile MHP aynı zamanda bunu seçim kozu olarak kullanacaklar. Yasalar Meclis’te kabul edildikten sonra yapılan açıklamalara bakıldığında bunu görmek mümkündür. DYP lideri Tansu Çiller, oylama sonrası, “DYP, bir kez daha AB’yi kuyudan çekip çıkardı” açıklamasını yaptı. Ancak, 85 sandalyeli DYP’den 42 milletvekili anadilde yayın oylamasına, 54 milletvekili anadilde eğitim oylamasına, 42 milletvekili de idamın kaldırılması oylamasına katılmadı.
AB’ye destek açıklamaları yapan Erdoğan’ın 53 sandalyeli AKP’sinde ise 32 milletvekili anadilde öğretim maddesine oy vermedi. Aynı AKP’den sadece 3 milletvekili idamın kaldırılmasını onayladı.
TABLO MHP İÇİN SÜRPRİZ DEĞİL
Yasaların Meclis’ten geçmesine en büyük tepkiyi MHP’nin vermesi elbette sürpriz değildir. Bugüne kadar koaliasyon hükümetiyle nezaketi elden bırakmayan ve her konuda diplomatik tutum alan MHP’nin sert çıkışları aslında yasalara gösterilen “isyan”dan çok, yaklaşan seçim çalışmalarının bir ön provasıdır. MHP kurmayları öyle ya da böyle bu Meclis’in “AB’ye evet” diyeceğini ve yasaların geçeceğini biliyordu. En sert çıktıkları idam konusunda Çiller, Erdoğan ve Kutan’ın tüm ikili oynama ihtimallerine karşı idamın kalkması yönünde oy vereceklerinin de farkındaydılar. Bu yüzden AB yasalarında ortaya çıkan aritmetik tablo MHP için şaşırtıcı olmadı ve MHP’li Mehmet Gül’ün çırpınır vaziyette oylamaya bakıp, “Gelin tövbe edin” sözleri de “siyasi şov”dan ibarettir. MHP, şimdi vatanı, milleti düşünen, onlar için “direnen tek tabanca” posizyonunda durumunda olmaktan asla rahatsız değildir ve diğer yerlerden güç kazanmanın hesapları içindedir.
IMF İLE İMZALARKEN UYUMUYORLARDI!
MHP’nin AB oylamaları sırasında ve sonrasında yaptıkları açıklamalar sanki bu partinin üç yıldır hükümet ortağı olmadığı izlenimini veriyor. Hakkında deprem konutları ihalelerinde yolsuzluk iddiaları bulunan ve bu yüzden Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’ndan istifa eden MHP Grup Başkanvekili Koray Aydın kürsüye çıkıp, “Dün Sevr’i dayatanlar ve yerli taşeronları ülkemizi bölmek istiyor. Silahla yapamadıklarını ekonomik ve siyasal güçle yapmak istiyorlar” diyebiliyor.
MHP’li İdare Amiri Ahmet Çakar, hükümet oldukları dönem boyunca IMF anlaşmalarına attıkları imzaları unutup, Genel Kurul Salonu’nda “gaflet uykusundan uyanılması” için Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni okuyor. Bu işi daha “kaba” yapanlar da oldu. Mesela Abdurrahman Küçük Türkiye’nin bölüneceğini ve Vatikan gibi bir Fener Devleti kurulacağını öne sürüyor. Vedat Çınaroğlu ise sabah 06.00’da dağlarda görev yapan askerlerden mesaj aldığını ve “Böyle bir gaflete nasıl düşülüyor” dendiğini anlatıyor.
BAHÇELİ’NİN SÖYLEDİKLERİ UNUTULUYOR
MHP Genel Başkanı tüm bunların toplamı olarak Tekir Yaylası’nda bu taleplerin “bölücü örgütün talepleri olduğunu ve ekmeklerine yağ sürdüğünü” söyledi. Oysa, hatırlanacağı gibi Bahçeli, idam konusunda defalarca açıklama yapmış Brüksel ziyaretinde ‘’1984’ten bu yana birçok iktidar geldi, gitti. Birçok siyasi parti Meclis’te temsil edildi. Ancak 57 idam dosyası Meclis’te onaylanmadı. Demek ki, Türkiye genelinde idamların gerçekleştirilmemesi noktasında bir eğilim ortaya çıktı. MHP bu eğilimin dışında değil” açıklamasında bulunmuştu. Bahçeli, kendilerini “Öcalan’ı asacağız diye iktidara geldiler, şimdi hiçbir şey yapmıyorlar” diyenlere ise TBMM’de 22 idam dosyasının beklediğini belirtmiş, “Kendi iktidarları döneminde, bunları Meclis’e getirmeyi akıllarına getirmeyenlerin, şimdi mi akıllarına geldi?” demişti. Görünen o ki, MHP, hem hükümet olduğu dönemde yaptıklarını hem de söylediklerini unutturmak istiyor ve iktidara geldiği dönemde kullandığı argümanları bu kez AB yasaları üzerinden yapmayı hedefliyor. Emekçilerin aynı şoven politika üzerinden bir kez daha birbirine düşürülmek istenmesine, kandırılmasına, gerginlik yaratılmasına izin verilmemesi giderek önem kazanıyor.
e-posta:
diyar@evrensel.net
Başa dön
Dünyaya Bakış
..........
Taylan Bilgiç
ABD’nin kontra savaşları
Irak ile ilgili spekülasyonların bini bir para iken, ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, dikkat çekici bir “emir” verdi. Washington Times gazetesine göre Rumsfeld, kurmaylarına, “terörle mücadelede örtülü operasyonları hızlandırma” emri vermiş bulunuyor.
Bush yönetimine yakınlığıyla tanınan gazete, emirle ilgili ayrıntıları da aktarmış. “Yüksek derece gizlilik” taşıdığı söylenen plana göre, “terörist hedeflere” yönelik “yeni tipte gizli operasyonlar” gerçekleştirilecek ve bunlar, “geleneksel hukuk düzeni sınırlamalarının dışında” olacak.
Emri alan, ABD Özel Operasyonlar Komutanlığı’nın şefi General Charles Holland. Bu komutanlık, “örtülü savaş” konsepti gereğince, “yeni sorumluluklar” da edinecekmiş.
Bazı Amerikalı yetkililer; bu emrin, Afganistan-Pakistan saldırılarını yürüten General Tommy Franks’in otoritesine bir darbe olduğu görüşünde. Bu çevrelere göre Rumsfeld, Franks’ın icraatlarından memnun değil, çünkü bu general, “fazla temkinli” hareket ediyormuş.
Washington Times şöyle diyor: “Rumsfeld; üst düzey askeri yetkililerden, dünya çapındaki terörist hücrelere saldırmak için yeni bir plan geliştirmelerini istedi. Bu saldırılarda örtülü savaşçılar kullanılacak.” Bütün bunların; Özel Operasyonlar Komutanlığı’nın, “zaman zaman” ABD Merkez Komutanlığı’nın dahi üzerinde yetkilerle donatılacağı anlamına geldiğine dikkat çekiliyor.
Bu “açık uçlu emir” ne anlama geliyor? “Örtülü operasyon” tanımı, Amerikan yöntemlerini tanıyanlar açısından hiç de yabancı değil. Geçmişte özellikle Latin Amerika ve Asya halklarına karşı yürütülen kontrgerilla savaşının resmi adı bu. Savaşı yürüten kuvvetlerin “resmi kurallarla bağlı olmadığı”, darbelerin, işkencelerin, adam kaçırmaların “serbest” olduğu, bütün bunların finansmanı için ise rüşvetçilik ve uyuşturucu kaçakçılığının önünün açıldığı kirli bir savaş.
Peki şimdiki hedef ne? Bu konuda da bir “sınırlama” görünmüyor; “dünya çapındaki terörist hücreler” yeterince açık bir ifade. Gürcistan, Çeçenya, Afganistan, Pakistan, giderek karışan Somali ve Yemen, Ortadoğu... Amerikan saldırganlığı, sınır tanımıyor. Dahası, “örtülü” operasyonlar, artık medyanın kullanıldığı bir propaganda eşliğinde ilan ediliyor ve üzerlerindeki örtü kalkıyor.
ABD’nin İran politikasındaki son gelişmeleri bu bağlamda incelemekte fayda var. Bush yönetimi yetkilileri, bir süre önce, “İranlı reformcuların rejimi değiştirebileceklerinden umudu kestiklerini” duyurdular. Hemen ardından, Bush yönetiminin İranlı muhaliflerle doğrudan temas kurmak istediği bildirildi. Bu “temas”, yetkililere göre “Soğuk Savaş sırasında Sovyetler’deki muhaliflerin desteklenmesine” benzeyecek.
ABD Ulusal Güvenlik Konseyi yetkilisi Zalmay Halilzade şöyle diyor: “ABD politikası.. İran halkını, kendi kaderlerini tayin etme çabasında desteklemek olacaktır. İranlılar son iki seçimdir reformcu adaylara büyük destek veriyor, ama Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi, rejime meydan okuma konusunda etkisiz kaldı ve sadece marjinal kazanımlar elde etti.”
Halilzade; bu sözlerin ardından İran’ı “nükleer ve diğer tipte kitle imha silahları edinmeye çalışmak, terör örgütlerini desteklemek ve Afganistan’dan kaçan El Kaide üyelerine sığınak olmak” ile de suçluyor.
İran’a yönelik bu tehditler; hem zamanlama, hem de tehdidi dile getiren kişi açısından ilgi çekici. Irak’a yönelik bir saldırının ardından, hedefin, aslında Irak’ta bir istikrarsızlıktan en çok çıkar sağlayacak bölge devleti olan İran olacağı görüşü giderek güç kazanıyor. Bir iddiaya göre Irak saldırısı, “zincirleme” olarak İran’a da sıçrayabilecek; çünkü ABD, Iraklı Şiilerin başkaldırıp İran’a katılma taleplerini önlemek zorunda kalacak.
Tehditleri dile getiren isim, Zalmay Halilzade, ABD’nin Afganistan özel temsilcisi. Bu özelliğiyle, Afganistan’da süren Amerikan işgalinin, İran’ı kuzeyden sıkıştırmayı da hedeflediği, “diplomatik” dille ifade edilmiş oluyor.
Afganistan, 20 yıldır iç savaş halinde, mahvolmuş bir ülke. Irak; Körfez Savaşı denilen vahşetin korkunç izlerini on bir yıldır silemedi; çünkü ağır bir ambargo altında.
İran; ne bir Afganistan, ne de bir Irak. Binlerce yıllık devlet geleneğine sahip; yirmi üç yıl sonra bile diri sayılabilecek “İslam Devrimi”ni, genç ve eğitimli nüfusunu, “İslam bayraktarı” misyonunu üstlenmesini de unutmamalı. ABD yönetiminin, İran’a “Sovyetler muamelesi yapma” niyeti, Washington’un da, karşısındaki ülke ve halkın o kadar kolay lokma olmadığını bildiğini gösteriyor. Bu durumda, devreye kontrgerilla taktiklerinin sokulmasından doğal ne olabilir?
Başa dön
Yaşadıkça
..........
Enver Şat
Neden Derviş?
Ağustos ayının bu sıcak Amasya ortamında biraz olsun kafa dinlemek istedim. Geçmişin nüktedan, neşeli, gülünce içten gülen insanlarını göreceğimi umdum. Oysa insanlar barut fıçısı. İnsanlar her şeye tepkililer. Özellikle de politikacılara. Politikacı dedikse, aslında ülkenin bu duruma gelmesine katkısı olmuş politikacılara bu tepki. Yoksa onların çıkarlarını korumaya çalışanlara değil. Çünkü toplumcu politikaları savunan politikacılardan bihaber yaşamaktadırlar. Özellikle köylüler. Ne Derviş’in ne de diğerlerinin bu ülkeyi düze çıkartacaklarına inanmıyorlar. Haklılarda. Şu ana kadar onların Türkiye’sinin yolu hep yokuş olmuş. Oysa birtakım fırsatçı ve soyguncuların Türkiye’sinin yolu hep düz durumda. Şu ana kadar hangi dala elini atmışsa elinde kalmış. Büyük bir çoğunluk bütün partilere karşı tepkili. Ben insanları dinledim ve bunları gözlemledim.
Burjuva basınının ve emperyalistlerin seçiminin Derviş olduğu bir kez daha kendini göstermekte. Bu yüzden iktidarı hedefleyen partiler onun peşinden koşmaktadırlar. Üstelik Derviş yapacağı işleri “sol”, ya da “sosyal demokrasi” adına yaptığını, bu ülkenin bu ekonomik uygulamaları ancak birleşik bir “liberal sol” iktidarla gerçekleştireceğini belirtiyor. Tersi durumda politikayı bırakıp, üniversiteye döneceğini söylüyor. Oysa şu ana kadar yaptığı ve yapacağı uygulamaların hiçbirinin solla, sosyal demokratlıkla bir ilgisi bulunmamaktadır. Düpedüz ve güpegündüz, IMF politikaları uygulanmaktadır. Sapına kadar sağ bir politikadır. Diğer IMF’ci partilerin durumu da bundan farklı değildir.
Aslında şu anda ülkemizde iki program bulunmaktadır. Birinci program IMF programı, ikinci programsa Emek Platformu’nun programıdır.
AB’ci bütün partilerin üzerinde ortaklaştığı ekonomik program, şu anki uygulanan IMF programıdır. IMF’nin şimdiye kadar el atıp da düze çıkardığı bir ülkeyi bilen varsa beri gelsin. Böyle bir olumlu sonuç alan ülke bulunmamaktadır. IMF’nin böyle bir görevi yoktur. Onun görevi Prof. Dr. İzzettin Önder’in deyimiyle; “Dünya kapitalizminin işleyişinde aksayan uluslararası ödemeler akımını düzenlemektir.” Zaten bizim gibi ülkelerin ekonomilerinin iyi olması emperyalistlerin çıkarlarına terstir. Üretmeyen, doğal kaynaklarını kullanmayan, tüketici durumundaki Türkiye’yi, elbetteki kendi ayakları üzerinde duran kendi gereksinimini kendisi karşılayan, kendi madenlerini kendisi işleten bir Türkiye’ye tercih ederler. Zaten bu yüzden Türkiye’yi tek taraflı olarak hem ekonomik yönden hem de askeri olarak kendilerine bağlamanın peşindedirler.
Bilimsel toplumcu ekonomi politikayı yaşama geçirmeye çalışan emeğin politikacılarının dışındaki bütün politikacılar, IMF’nin politikalarını savunmak zorundadırlar. Çünkü onları finanse eden kesimler, uluslararası sermayenin uzantılarıdırlar. Bu sermaye çevrelerininse, ekonominin gidişiyle, ya da ülke kaynaklarının değerlendirilip, değerlendirilmemesiyle bir ilgileri yoktur. Onlar “her durumda nasıl para kazanırımın” peşindedirler. Güçlü yabancı sermayeyle baş edemeyeceğinin bilincinde olan bu kesim, hiç olmazsa onların bir eklentisi (taşeronu) olarak sömürülerini sürdürmenin peşindedirler. Sırf bu yüzden ülkenin savaşa girmesine, gençlerimizin ölmesine ve öldürmesine taraf olabilmektedirler. Çünkü her zamanki gibi ölen de, öldüren de halkın evlatları olacaktır. Kendileri bundan zarar görmedikleri gibi kârlarına kâr katacaklardır.
Burjuva basınının görevi bu noktada önem kazanmaktadır. Gerçekleri tersyüz ederek, halkı kendi çıkarlarına ters düşecek politikalara inandırmak.
Bu durumda emeğin basınının, politikacılarının önemi ve sorumluluğu daha da artmaktadır.
e-posta:
enversat@mynet.com
Başa dön
Yaşama Kültürü
..........
Cengiz Bektaş
Yatağan’ın yaylaları
Oldum olası Yatağan’ı görmek istemişimdir.
Yapılarından ötürü mü?
Hayır!
Kent dokusundan ötürü mü?
Hayır!
İnsanlarından ötürü...
“Kooperatif Çalışma Düzenini” beceriyorlarmış diye duydum da ondan... Çoluk çocuk durmadan üretiyorlarmış da ondan...
Bu yıl gerçekleşti bu isteğim..
Yatağan’a varınca da ilk işim bıçak üreten yerlerini, evlerini, ocaklarını görmek oldu.
Osmanlı’ya kılıç yapmaktı, kama, bıçak, çakı, şu bu bir yana, değişen isteklere göre, onların da yeni gereksinimlere yeni aygıtlar üretmeleri beni mutlandırdı elbette...
Daha Denizli’de Süleylan Boz demişti ki: Yatağan’a gidersen Kefe Yaylası’nı da görmelisin...
Oraya da gittik.
Oraya giderken yolda binlerce fidan dikilmiş olduğunu görmek neşemizi çok daha yerine getirdi.
Orada sevgili başkan Tuncer Tunçbilek ile buluştuk. Yalnızca Kefe Yaylası değilmiş ki...
Kimilerini yerine götürdü gösterdi, kimilerini uzaktan; kimilerini de şunun ardı, şunun sol yanı diyerek tanımladı... Anlattı...
Umarım yanlış anlayıp yanlış yazmamışımdır:
Başyanlı
Kefe Yaylası
Küçük Çal
Yuvalca Yaylası
Kayacık Pınarı
Kocapınar
Kıraylı
Koca Çal
Büyük Kara Duru
Kar Kuyuları
Kara Yaprak
Döğüş Yeri
Aygırın Gedik
Tepecik
Dolbacık
Koca Pınar
Küçük Pınar
Yuvalca Çeşmesi
Emin Çeşmesi
Kara Yaprak Çeşmesi
İkiz Çeşme
Karacaoluklar
İt Olukları...
Kimini görmelere doyamıyorsun... Kiminin de suyundan içmelere... Kimi bir olayı anlatıyor, (döğüş yeri) kimi bir insanı...
Kimi, adamın usuna, kimi yerlerde karsanbaç denilen kar pekmez karmasını getiriyor, ya da katır, at, eşek sırtında kıl çuvaldaki karın testereyle kesilişini...
Kısacası her adın bir anlamı var... Uyduruk değil...
Böyle olması da, için için çok sevindiriyor beni...
Adını koymadığı bir yerde nasıl yaşar insan...
Nasıl sevmiş olabilir orayı... Bu işin okumuş yazmışıdır diye bir çiçeğin adını soruyorsun uzman bildiğin birine, sana latince bir ad söylüyor. Hiçbir çağrışım yapmayan bir ad... Efendim neymiş bu konuda uluslararası dil buymuş... Yoksa uluslararası ilişkilerde anlaşılmazmış...
Sen bildiğini kendi ulusuna, halkına anlatamadıktan, onunla anlaşamadıktan sonra uluslararası dile nasıl ulaşacaksın ki...
Yüzünü onlara döndüğünde istediğin gibi konuş...
Hani anlatmak istiyordun ya, anlatabileceğin gibi konuş... Ama yüzünü halkına dönmeyi onunla anlaşmayı da her şeyin önünde önemse... Böylece senin de hacı hoca takımı gibi kendini ayrık tutma düşkünü olmadığını anlayayım.
Yaylaların, dağların, tepelerin, çeşmelerin, her yanın, halkça adlandırılmış olması dedim ya pek gönendirdi beni...
Yaylanın, yaylaların, tepelerin, dağların, hele hele çeşmelerin, pınarların tadına varmışlar, sevmişler, sevdiklerine de ad koymuşlar işte...
Yayla kanı tazelemez mi? Yayla arınmışlık demek değil mi? Yayla yeniden doğmak gibi bir şey doğada...
Yaylayı olduğu gibi sevmeyi bilmeyi sürdürmeliyiz. Oraya “arabesk”, şuradan buradan kopya edilmiş şeyleri sokmamayı bilmeliyiz. Orayı doğa gibi doğal tutmayı, tertemiz tutmayı bilmeliyiz...
Hepimiz özen göstermeyi bilmeliyiz buna...
Başa dön
GENÇLİĞİN SESİ
Seçim ve mücadele üstüne
Çevresinde olan bitene duyarlı olmak, hayatta birçok şeyin de başlangıcını oluşturur. Çünkü, kişi yaşamın ne yöne akıp gittiğine ilgi duymuyor, çevresini oluşturan koşullara ve geleceğine etki etmek için bir sorumluluk duymuyorsa, küçük ya da büyük, önemli ya da önemsiz konularda bir duyarlılık göstermesi de zordur.
Tersine, küçük bir değişim için bile harekete geçme sorumluluğunu hisseden bir kişinin ise, bütün toplumu, bütün hayatı değiştirecek bir eyleme katılmasına ‘çok’ yoktur. Sayfamızda anlatılan örneği, böyle yorumlamak da mümkün.
Seçim kararının alınıp hazırlıklara başlanmasıyla, bir süredir artmakta olan politikaya ilgi, iyice yoğunlaştı. Yeni partiler, eski partiler konuşuluyor, güvenilen pek politikacı yok ama, güvenilmeyenler sıralanıyor vb.
Seçim ve günlük politika üstüne yapılan sohbetlerde, emekçilerde, gençlerde, düzene, burjuva politikalara duyulan tepki görünüyor. Emekçiler, emeğin gençliğinin kendilerine anlattıklarına, Emeğin Partisi’nin politikalarına katıldıklarını, bunları doğru bulduklarını ifade ediyorlar.
Sohbet, çoğunlukla olduğu gibi, bunu konuşmaktan ibaret kalınca da, emeğin genç politikacılarının elinde, olumlu gibi görünen bir toplam kalıyor. Öyle ya, konuşulan herkes burjuva politikacılara tepkisini dile getirmiş, bizim söylediklerimize katıldıklarını belirtmiş!
Peki, seçim vesilesiyle yapılan sohbetlerin, toplantıların, “sohbet” olarak kalmalarının yararı nedir? Sosyalist propagandanın, burjuva propagandadan farkı da tam budur, yığınları yalnız ikna etmeyi değil, harekete geçmelerini de sağlamayı amaçlar.
Zaten güvensiz, umutsuz olan bir halk, hele de bu duyguları en yoğun yaşayan gençlik, doğal olarak, her konuşulduğunda politikaya “küfretme” eğiliminde olacaktır. Geleceği için bir şeyler yapma alışkanlığı olmadıkça da, fikren ikna olmasının pek bir anlamı olmayacaktır.
ABD’nin peşinden Irak’la savaşa sürüklenmeye çalışıldığımız, tek gelecek umudu olarak Avrupa Birliği’nin gösterildiği ve geleceğimizin çalınmasına bu gerekçeyle devam edildiği, giderek daha çok eğitimsiz, işsiz bırakıldığımız günlerde, gençleri taraf olmaya çağırmak için daha fazla, daha görünür nedenlerimiz var. Seçim çalışmalarının verimliliği, tartışmadan çok ne kadar fazla kişinin geleceği için harekete geçmeye başladığı, dolayısıyla seçimden sonrası için de geçerli olacak bir sonuç elde edildiği ile ölçülmeli.
Yani, seçim ‘küfretmeye’ değil, harekete geçmeye vesile olmalı.
e-posta:
genclik@evrensel.net
Başa dön
EVRENSEL'DEN
AB’ciler ve Paşabahçe
Geçtiğimiz haftaya damgasını vuran iki gelişme arasındaki ilişki birçok bakımdan öğreticidir. AB Uyum Yasaları Meclis’ten geçti ve bir medya organı bu gelişmeyi, “Tarih yazan meclis” diye alkışladı. Bu medya organları cennet gibi sundukları AB’ye girişin yoksulluğu gerileteceğini öne sürerek, halkı bu fikre inandırmaya çalışıyordu. Ancak aynı AB’ci medya organları fabrikası kapatılmak istenen Paşabahçe işçisinin direnişine, onunla aynı kaderi paylaşan Beykoz halkının günlerdir süren yürüyüşüne sayfalarını, ekranlarını kapatmış durumdalar. Çünkü AB’ci medyamızın en büyük ortağı durumundaki Aydın Doğan, İş Bankası’nın ortağı. Yani Paşabahçe’de patron tarafını temsil ediyor. Gazetesinde, televizyonunda sendikaya izin vermeyen Aydın Doğan’ın, kapıya koyduğu yüzlerce basın emekçisi nasıl bu gruba ait yayın organlarında haber olmuyorsa, Paşabahçe işçisi de şimdi aynı durumu yaşıyor. Paşabahçe işçisi, Beykoz halkı bu gruba ait gazete ve televizyonlarda kendine yer bulamıyor. Paşabahçe işçisinin, Beykoz halkının haber alma ve doğru bilgilenme hakkı Aydın Doğan’ın ticari ilişkilerine takılıyor, onun kapısında duruyor. Bu durumu hangi demokrasi kriteri ile açıklayacaksınız?
Türkiye’nin egemen cephesi ve onların yayın organlarının cennet olarak sunduğu AB’ye uyum yasalarının Meclis’ten geçtiği günlerde, Paşabahçe işçisi ekmeğinin elinden alınacak olmasının, Beykoz halkı yerinden yurdundan edilecek olmasının derdinde.
Bu manzara iki Türkiye fotoğrafı veriyor. Halk arasında yaygın olan bir deyimle söylersek; “Perşembenin gelişi, çarşambadan bellidir.” Bu manzara nasıl diğer AB ülkelerinde yaşanıyorsa, AB üyesi olan bir Türkiye’de de devam edecek bir manzarayı oluşturuyor.
Hak ve özgürlükler arasındaki kopmaz bağ düşünüldüğünde, şu gerçek ister istemez akıllarda tutulmak zorundadır. Türkiye’de ve tüm dünyada halkların, işinden ekmeğinden olmayacağı, bunun tehdidini yaşamayacağı demokrasilere ihtiyacı var.
AB’ye uyum yasalarıyla ilgili olarak değinilmesi gereken diğer bir nokta da, şu an Meclis’te yasalaşan maddelerin, Türkiye’de büyük bedeller ödenerek verilen mücadelelerin yalnızca sınırlı bir bölümünü kapsadığıdır. Sistemi yeniden yapılandırmanın bir gereği olarak, TÜSİAD merkezli sermaye örgütleri tarafından, halkı kazanarak bir yönetme rahatlığı sağlamak üzere sisteme içerilmek istenen demokratikleşme taleplerinin bir adım fazlası için mücadele edildiğinde yine TÜSİAD’ın da içinde olduğu sınıfın engelleri, halkın, demokrasi isteyen güçlerin önüne çıkacak.
Direnişteki bir Paşabahçe işçisi, “Basın neden bizim direnişimize ilgisiz, neden bizim sesimizi duyurmuyorlar?” diye soruyordu. Basın özgürlüğünün sözde Anayasal güvence altına alındığı bir AB Türkiyesi’nde bu soruya verilecek yanıt açıktır. Piyasanın gizli eli engelliyor. Senin özgürlüğün, patronun çıkarlarına engel oluşturduğu yerde bitiyor. Kâğıt üstünde değil, gerçek bir demokratik düzen için, sömürüye dayalı hakim piyasa düzeninin değişmesi gerekiyor.
Başa dön
Güneşçe
..........
Uğur Selçuk Akalın
Kamu ve özel yatırımlar arasındaki ilişki (2)
Altyapı yatırımlarının özel sektör yatırımlarının temelini oluşturduğundan geçen hafta söz etmiştim. Böylesi bir niteliğe sahip olan altyapı yatırımlarının yıllar itibarıyla izlediği seyrin oldukça çarpıcı nitelikte olduğunu söylemek yerinde olacaktır.
Ele aldığımız dönem itibarıyla reel altyapı yatırımlarının seyriyle ilgili itibarıyla yapılacak saptamalardan bir tanesi, artış hızlarının oldukça düzensiz ve ikincisinin de kimi yıllarda negatif artış hızına sahip olduğudur. Örneğin, artış hızı bir yıl yüzde 80.77 düzeyinde ortaya çıkabilirken ertesi yıl bu oranın yüzde -1.10 olarak gerçekleştiği gözlemlenebilmektedir.
Bu gelişme seyrinin nedenlerini ortaya koyabilmek ise hiç de zor değildir. Bunlardan bir tanesi, altyapı yatırımlarının popülist iktisat politikası izleme merakı olan hükümetlerce seçim dönemlerinde prim sağlanabilecek yatırımlar olarak değerlendirilmesi ve bu amaca yönelik olarak kullanılmasıdır. Bir ikincisi, kamunun özel sektör yatırımlarını teşvik etmekte kullandığı araçlar çerçevesinde altyapı yatırımları yerine parasal destek ve teşvikleri tercih edip kullanmaya başlamasıdır. Niteliği gereği uzun dönemli olma özelliği taşıyan altyapı yatırımlarının, enflasyonist baskılar, kamu gelirlerinin tahsilatındaki gecikmeler ve yetersizlikler, iç ve dış faiz ödemelerinde görülen artışlar gibi nedenlere bağlı olarak yeterince fonlanamaması da bir diğer neden olarak ortaya çıkabilmektedir.
Özel sektör yatırımları üzerinde sermayenin verimliliğini ve kârlılığını arttırıcı bir özelliğe sahip olan altyapı yatırımlarının süreç içindeki gelişimini ve bunun nedenlerini de bu şekilde kısaca belirttikten sonra, son olarak kamu ve özel yatırımlar arasındaki ilişki düzeye ilişkin bir saptamada bulunmaya çalışalım.
Türkiye için konuya ilişkin olarak yapılan ekonometrik çalışmaların sonuçları, kamu ve özel yatırımlar arasındaki ilişkinin doğru ya da ters yönlü olduğunu vurgulayan çalışmalar biçiminde gruplandırabilir. Bir başka deyişle, kimi ekonometrik çalışmalar kamu ve özel yatırımlar arasında tamamlayıcılık özelliğine dikkat çekerken, bazıları da ikame etme özelliğini ön plana çıkarmaktadır. Aynı konuda farklı sonuçlar elde edilmiş olması, kullanılan yöntem ve açıklayıcı değişkenler açısından ortaya çıkmaktadır.
Ancak burada oldukça önemsediğim bir hususu ortaya koymak istiyorum. Öncelikle yapılacak bir ekonometrik çalışmada incelenecek konuyu açıklamada kullanılacak açıklayıcı değişkenlerin, konunun aydınlatılmasında doğru yapılmış değişken seçiminin bir sonucu olmasını gerekli kılmaktadır. Modele dahil edilecek her uygun olmayan değişken, yanlış sonuçların ortaya çıkmasına neden olacak ve olması gereken sonuçların elde edilmesini sağlamayı engelleyecek temel unsurlar olarak kendini gösterecektir.
Bunun ötesinde, genelde ekonominin bizatihi kendisi, özelde de incelenmeye çalışılan makroekonomik büyüklükler sadece ve sadece iktisadi değişkenlerle açıklanamaz. Yapılacak analizde ülkedeki sosyal ve siyasal gelişmeler ve bu gelişmelerin uluslararası düzlemdeki bağlantısı da göz önünde bulundurulmalıdır. Daha açıkçası, sayısal büyüklükler olarak gözlemlenemeyecek gelişmeler analizin daha sağlıklı olabilmesi ve getirilecek çözümlerin daha sağlam temellere oturtulabilmesi açısından gerekli önkoşullar içinde tutulmalıdır.
Son olarak, 1998 yılında yapmış olduğum bir ekonometrik çalışmamım sonuçlarını vurgulayarak konuyla ilgili ele alışımı sonlandırmak istiyorum. Bu çalışmamda elde ettiğim sonuçlara göre, Türkiye'de kamu yatırımlarının özel yatırımlar üzerindeki etkisinin tamamlayıcılık özelliğine sahip olduğu ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla bu sonuç, Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana devlet-sermaye işbirliğinin ve devletin sermaye birikimine yönelik olarak şekillendirdiği tavrın halihazırda devam ettiğini vurgulaması açısından önemlidir. Bir başka deyişle, ekonometrik modeller ve metotların kullanılmasıyla ulaşılan bu tür sonuçlar, yaşanan somut verilere ve gelişmelere dayanarak sözel olarak ifade edip vurguladığımız devlet-sermaye ilişkisi ve işbirliğinin, bu tür model ve metotların kullanılmasıyla da teyit edilmesi anlamında da görülmelidir.
DÜZELTME VE ÖZÜR
Yazarımızın Cumartesi günkü yazısının teknik bir hatadan dolayı eksik yayımlanmasından dolayı, yazının tamamını tekrar yayımlıyoruz.
e-posta:
akalin@evrensel.net
Başa dön
Bakış
..........
Özcan Bilir
“Vitrin kültürü”
Jean Jacques Rousseau’nun; “binalar kasabaları oluşturur insanlarsa kentleri” sözü, Galatasaray-Olympiakos maçı öncesi ve sonrası yaşananların belki de en güzel özeti. Hep işe tersten başlamak bize dair olsa gerek. Kısaca “vitrin kültürü” mü desek acaba?
Olimpiyat Stadı doğrusu iyi bir vitrin. Vitrine ulaşmak ve vitrinden ayrılmak ise tam bir eziyet, tam bir işkence. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Karayolları, Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi, hangi kurum olursa olsun bu işkenceyi yaşatmaya hakkı yok. Köy muhtarı mantığı ile İstanbul’u yönetmeye kalkınca işte böyle bir manzara çıkıyor ortaya. Sorumluluğu üstlenenin olmadığı manzara. Ama bakın, herkes Olimpiyat Stadı’nın sahibi. Herkes çorbadaki tuzundan söz ediyor da, Galatasaray-Olympiakos maçı öncesi ve sonrası yaşanan rezalete kimse sahip çıkmıyor. Topu herkes birbirine atıyor. Galatasaray bile çok iyi oynadığı Olympiakos karşısında böyle paslaşamadı!
Kim nasıl sorumluluktan kurtulmaya çalışırsa çalışsın, ortada bir gerçek var ki; o da insanın zamanına düşman bir anlayışın dayattığı sonuçtur. Merkezine insanı koymayan, şov uğruna insanına eziyet etmeyi hak gören bir mantığın bütün kurumlarda ne kadar egemen olduğunun bundan daha iyi kanıtı olabilir mi? Bir insan, aynı kentteki bir futbol karşılaşmasını izleyebilmek için 7-8 saatlik bir zamana başka hangi ülkede ihtiyaç duyulabilir ki?
Olimpiyat Stadı’nın 134 giriş, 148 çıkış kapısından söz edildi. 12 dakikada 80 bin kişinin stadı boşaltabilecekti. Mimarisiyle, modern yapısıyla muhteşemdi Olimpiyat Stadı. Bunlar doğru da, 12 dakikada stadı boşaltan 80 bin kişi, stadın dışına çıktıktan sonra ne yapacaktı. Elbette stadın erken boşaltılması önemli ama bir o kadar önemli olan stadtan çıkan kişilerin kentte ulaşabilmeleri. Çünkü bu insanlar stat çevresinde çadırda yaşamayacaklar.
Anımsanacaktır, İstanbul 2008 Olimpiyatları’na ev sahipliği yapmak için aday kentler arasındaydı. Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) İnceleme Kurulu 17 Mart 2001 tarihinde geldiği İstanbul’da incelemelerde bulunmuştu. IOC İnceleme Kurulu o zaman Ataköy’deki Olimpiyat Evi’nden Olimpiyat Stadı’na 22-23 dakikada götürülmüştü. Ülkemizde alışılmış bir yöntemle elbette. Yani, bazı yollar önceden trafiğe kapatılarak. Ancak gelen insanlar aptal değildi ve Olimpiyat Stadı’na giden yolun kendilerine tahsis edildiğini çok iyi biliyorlardı ve bu hile tutmadı. O dönemde de tartışılmıştı. İstanbul’un 2008 Olimpiyatları’na ev sahipliği yapabilmesinde avantaj sağlayabilmek için “Kıtaların Buluşması” sloganı kullanılmış, ancak Anadolu yakasına hiçbir olimpiyat tesisi yapılmamıştı. Bu, Anadolu yakasındaki belediyelerin tepkisine neden olmuştu. Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi’nin bu konudaki savunusu; “Sporcuların kaldıkları yerden yarışmanın yapılacağı tesise gitmesinde standart en fazla 45 dakikadır. Bu Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin standartıdır. İstanbul trafiğinde bu standarta uyamacağımız için Anadolu yakasına olimpiyat tesisi yapılmadı” olmuştu. Oysa Galatasaray, burnunun dibi sayılabilecek Olimpiyat Statı’na Metin Oktay Tesisleri’nden 2.5 saatte gidebildi.
Jean Jacques Rousseau Türkiye’nin bu halini görse ne derdi acaba?
e-posta:
obilir@evrensel.net
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 212 665 69 36 (6 hat)
Fax
: +90 212 665 69 43 - 44
E-mail
:
posta@evrensel.net