www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Emek Dünyası ____ İhsan Çaralan
AB’ci papaz takımı ‘Cennetin anahtarı’nı satıyor!

Konum ____ Çetin Diyar
Çekilme meselesi

Emek Günlüğü ____ Seyit Aslan
‘Tasarruf işçileri’

Güncel ____ Kamil Tekin Sürek
Patronların dayanağı AB’dir

Boyut ____ Bahadır Özgür
Şirket

Eksen ____ Bülent Tutmez
Kıbrıs’ta kritik dönem

Okuma Notları ____ A. Hicri İzgören
Kanayan imge: Sivas

  Emek Dünyası..........İhsan Çaralan

AB’ci papaz takımı ‘Cennetin anahtarı’nı satıyor!

AB’ciler ve yalakaları iyice gemi azıya aldılar.
Ortamı yeterince karıştırdıklarını, akıl ve izan çizgisini iyice belirsizleştirdiklerini düşünüyor olmalılar ki; AB’yi, sadece bir “demokrasi ve özgürlükler mabedi” olarak tanımlamayı da (bu soyut tanımlama hiç olmazsa tartışılırdır) bırakıp; sömürüsüz, sınıfsız ve zümresiz bir topluluk olarak propaganda edip; ancak kutsal kitaplardaki “cennet” tanımına uyacak özelliklerle tanımlamaya başladılar.
Zırva iddiaların nerelere kadar vardığı, geçtiğimiz haftanın sonunda gazetelerde yayımlanan “Avrupa Hareketi 2002” imzalı (Avrupa Hareketi 2002 Platformu’nu destekliyorlarmış!) bir ilanda iyice ortaya çıktı.
Bu ilan; “Sayın millevekilleri tarihe geçeceksiniz” başlığını taşıdığına göre, herhalde “milletvekillerine çağrı” yapılıyor diye düşünülse de, öyle değildir. Eğer öyle olsaydı, bu görüşler ilanla değl, birer mektup yazılarak çok da ucuza milltetvekillerine ulaştırılırdı. Ama öyle yapılmayıp gazetelere “ilan” olarak verildiğine göre; bu ilanda amaç, milletvekilleri değil halkın kafasının karıştırlmasıdır.
Milletvekillerini “AB’ye giriş için üstlerine düşeni yapmaya çağıran” ilan aynen şöyle:
“Sayın milletvekili,
Hangi görüşten, hangi partiden olursanız olun, elinizi vicdanınza koyup cevap verin;
- Türkiye’nin üye olduğu gün milyarlarca dolar karşılıksız destek almasını istiyor musunuz?
- Türkiye’ye yeni yatırımlar yapılmasını, fabrikalar açılmasını, gençlere iş imkânları açılmasını istiyor musunuz?
- Çiftçinin ürününün para etmesini, büyük kentlere göçün yavaşlamasını istiyor musunuz?
- Çalışanların, çocukların, ailelerinin, hayat, sağlık, emeklilik kalitelerinin yükseltilmesini istiyor musunuz?
- Türkçe’nin Avrupa’nın resmi dillerinden biri olmasını istiyor musunuz?
- Türkiye’nin kötü talihini yenip, Avrupa’nın eşit, hür, zengin, bugün ve yarın güven içinde bir ülkesi olmasını istiyor musunuz?
Karar, sizin.
İstiyorsanız, yasama dönemi, tatil demeyin; beklenen yasaları çıkarın. Türkiye’yi Avrupa’ya taşıyan milletvekilleri olarak tarihe geçin!”
Buyurun! Öyle bir Avrupa ki; ne sömüreni var ne sömürüleni, ne yoksulu var ne işsizi, ne sağlıksız ve ne hırsızı, aymazı! Her yan günlük güneşlik; ırmaklardan çamurlu su değil bal ve tereyağ akıyor; insanlar yeşil çimenlerin üstüne yan gelip yatmış; canlarının istediği nadide besinlerden bir kol boyu uzaktalar; ne istiyorsan kolunu uzat yeter! Ağaçları dünyanın en olgun meyvelerini veriyor insanlara; her erkeğe kırk kadın her kadına kırk erkek (Eşitlik burada işte!) hizmet ediyor; ne iş ne gelecek kaygısı, sonsuz bir zenginlik ve sınırsız bir eşitlik ve kardeşlik dünyasıdır tarif edilen. Tıpkı, dini kitaplardaki cennet gibi; fazlası var eksiği yok!
İnsanların en bunaldıkları çağ olan ortaçağda papazlar insanları soymak ve onları kiliseye bağlamak için; “müminlere” öteki dünyada cennet vaat etmekle yetinmemiş; küçük bir gayretle, kiliseye yapacakları bir “bağışla”, “Cennet’in Anahtarı”nı da satın alabileceklerini ilan etmişlerdi. Bu yüzden sonraki çağlarda ortaçağ papazları; “tarihin en büyük dolandırıcıları ve aldatmacıları” olarak anılmıştı. Ama AB’ci liberal papaz takımının ortaçağın kilise papazları takımını çok gerilerde bıraktığını görüyoruz. Çünkü, ortaçağın papazları, hiç olmazsa cennetin öteki dünyada olduğunu söyleyerek, yalanlarını “test edilirliğin” sınırlarının ötesine taşıyarak halkın zekâsıyla alay etmemişler; inanç dünyasının labirentlerine sığınmışlardı. Ama günümüzüm AB’cileri, liberal papazlar ise; her gün ne demokrasinin, refahın nasıl bir yalan olduğunu bizzat AB ülkelerinin emekçilerinin sokaklara dökülmesyle, Le Pen’leri, Chirac’ları iktidar etmek üzere şekillenmiş demokrasileriyle, insanlığa nasıl bir gelecek vaat ettiğini herkesin görüp duyduğu bir dünyada “AB cennetinin anahtarını satmaya koyulmuşlar”dır.
Ve bu papaz ve patron takımı TESEV’in anketinde (gazetemizin dünkü sayısında Çetin Diyar arakadaşımız bu anketin çeşitli yanlarını değerlendirmişti); “ankete katılanların yüzde 64’ü AB’ye evet dedi” diye zil takıp oyanamaktadırlar. Şimdi, yukarıdaki gibi, “cennet” bir AB’ye, “ankete katılanların yüzde 64’ü değil de neden yüzde 100’ü evet demedi” diye tartışmak gerekir. Çünkü; hangi insan yukarıda tarif edildiği gibi bir toplumda yaşamak istemez ki?
Hele yine aynı anketin “övünçle” takdim ettiği gibi; ankete katılanların yüzde 90’ı mevcut gidişat ve sistemden hoşnut değilse neden AB’ye yüzde 100’ü evet demedi diye şaşmak gerekir.
Elbette ki, bu ilan ve bu ilanın değişik versiyonları olarak yürütülen “AB kampanyası” sadece halkı aldatma değil onu aşağılamanın, zekâ düzeyini aşırı küçümsemenin de bir ifadesidir. Ve bu ilanı veren patronlar ve onların temsilcileri aynı zamanda TESEV anketinde, “halkın yüzde 90’ının hoşnutsuz olduğu sistemin” de sahipleri; kurucuları ve kollayıcıları değil mi?
AB’ye giriş de aynı sınıfın kendisini kurtarma projesi değil mi?
Bu sorular atlanarak; ne AB anlaşılabilir ne de AB’ye kimin neden girmek istediği, ne AB’nin kimler için cennet kimler için cehennem olduğu, ne de AB’ci papazların propagandasının anlamı anlaşılabilir!
e-posta:
caralan@evrensel.net

  Başa dön

  Konum..........Çetin Diyar

Çekilme meselesi

Başbakan Bülent Ecevit’in DSP grup toplantısında yaptığı konuşmadan sonra gazeteler artık istifa etmesinin gerektiğine karar verdiler. Ecevit, o konuşmada birçok şeyi karıştırdı, milletvekillerinin 3 yerine 13 ay tatile gireceğini söyledi, gözünün önündeki kürsüyü görmedi, çarptı, bazı kelimeleri doğru düzgün söyleyemedi. Ecevit’in ifade etmek istedikleri tam anlamıyla anlaşılamadı ve kısa bir konuşma boyunca seçim üzerine yaptığı “gaf” bütün dengelerin birkaç saatlik olsa da sarsılmasına neden oldu. Ecevit’in açıklamaları sağlık durumu üzerinden Başbakanlık görevini yürütüp yürütemeyeceğine ilişkin yapılan bir değerlendirmeye dönüştü. Şimdi, acımalar, geçmişin itibarını hatırlatmalar eşliğinde holding gazetelerinin köşe yazarları Ecevit’e “çekil” diyorlar. Rusya’nın Boris Yeltsin’den sonra görevi devralan Vladimir Putin’le canlandığını, G-8 zirvesindeki fotoğrafta yer almasının Türkiye açısından örnek olması gerektiğini söylüyorlar.
G-8 FOTOĞRAFI İÇİN HAYIFLANMA
Rusya’nın sosyal-ekonomik gelişimi, sansıntıları, rejim değişiklikleri ile yaşadığı süreçleri göz önünde bulundurmadan, politik hesapları dikkate almadan “Rusya G-8 zirvesindeydi, biz olabilirdik” yollu hayıflanmalar yapılıyor. Adına “medya mutabakatı” denilen ve holding medyasıyla, İslamcı basının Ecevit’in çekilmesi için “bir” olduğu yazılarak, bu işin artık bitmesi gerektiği söyleniyor. Ecevit’in sağlığı bir kenara, yaratılmak istenen havanın sadece Ecevit’e görev bıraktırmakla sınırlı olmadığı ortada. Henüz, birkaç yasa tasarısı ve değişiklik üzerinde bile anlaşmaya varamayan bir Meclis görevdeyken ve bizzat bunlar kendileri tarafından uzlaştırmak istenirken, Ecevit’in çekilip çekilmemesinin neler getireceği belirsiz biçimde ortada kalıyor.
VURGUNCUYA TALANCIYA LAF YOK
Yaptığı gaflar, kırdığı potlar bile piyasaları darmadağın edip, tozu dumana katarken Ecevit’in istifasının yaratacağı dalgalanmaların boyutu üzerine tahmin yürütmek pek zor değil. Ancak, sorun Ecevit’in sağlığı, onun gidip yerine bir başkasının gelmesi değildir. Bugün Ecevit istifa etse, görevini bıraksa yerine gelecek olan Türkiye’yi güllük gülistanlık bir ülke haline getirip, “Tamam on beş gün içinde G-8’e giriyoruz” mu diyecek? Ya da Türkiye tüm sosyal, ekonomik, politik bunalımlarını aşıp, refah içinde yaşayan, kişi başına düşen milli geliri yükselmiş, güçlü, kalkınan ülkeler arasında mı yer alacak? Rusya ve Putin örneğini verenler şimdi böyle bir hava yaratmak istemektedirler ve onlara göre yapılacak bir küçük görev değişikliği ülkenin kaderini derinden etkileyecektir. Oysa, bunlar Türkiye’nin boğazına kadar batakta olduğunu, nasıl bir kıskaç altında bulunduğunu görmek istemiyorlar ve piyasacıların elinde oyuncak olmuş bir ülkenin bizzat bunların istedikleri gibi yönlendirmelerine, vurgunlarına, talanlarına ve spekülasyondan elde ettikleri rantlara ses çıkarmıyorlar.
NEREYE KADAR GİDECEK?
Türkiye, bugün IMF’nin emirleri dışında, kendi başına, bağımsız tek bir karar alamıyor ve Pamukbank alelacele BBDK’ya devrediliyor. Maden yasaları ile emperyalist tekellerin memleket topraklarında istedikleri gibi at koşturmalarının önü açılıyor. Milyonlarca kişi asgari ücretle yaşamaya mahkum ediliyor ve bu ücret komik rakamlara bağlanıyor. Diğer yandan ise demokratik haklar budanıyor, sendikalar işlevsizleştirilmeye, emek ve özgürlükten yana olan siyasi partilerin etkinlikleri engellenip, kapatılmaya çalışılıyor. Kürtler, ısrarla ve inatla dil, kültür ve kimlik taleplerini yineliyorlar; ancak buna yanıt, baskı ve inkâr oluyor. Bu tablo Türkiye’nin yeterince sağlıksız olduğunu göstermeye yeter de artar bile. Bunun için Ecevit’e bakmak gerekmiyor. Ama, tüm bunlar dışta tutulup, Türkiye’nin Ecevit’ten sonra ayağa kalkacağı yalanı söyleniyor. Bakalım nereye kadar?
e-posta:
diyar@evrensel.net

  Başa dön

  Emek Günlüğü..........Seyit Aslan

‘Tasarruf işçileri’

Bilim Kurulu’nun 1475 sayılı İş Yasası’na yönelik değişiklik önerileri çeşitli yönleriyle tartışılmaya devam ediyor. Her maddesi sermayenin çıkarı düşünülerek hazırlanan İş Yasası Ön Tasarısı, kazanılmış bütün hakları hedeflemekle kalmıyor, mevcut koşulları daha da ağırlaştırıyor.
1475’in yeni taslak hali, işverenlerin bugüne kadar fiili olarak uyguladıkları dayatmaların yasallaştırılması olarak da değerlendirilebilir. Taşeronlaştırma (alt işveren) uygulaması da bunlardan biri. Bilindiği gibi taşeron işçilerin fabrikalarda üretimde çalıştırılmaları yasak. Ancak işverenler, daha ucuz işçi çalıştırmak için, bu yasağı her zaman deldiler. Taşeronlaştırmayla ilgili işçiler lehine birçok mahkeme kararı da bulunmasına karşın işverenlerin yasadışı uygulaması devam ediyor. Şimdi İş Yasası’nda yapılması düşünülen değişiklikler ise bu konuda da patronları rahatlatacak. Alt işveren uygulaması yasalaşıyor. Tasarıya göre alt işverene bağlı olarak çalışan işçiler de işyerinde uygulanan toplusözleşmeden yararlanacaklar. Tabii taşeronlaştırma işyerinde sendika bırakırsa.
Birleşik Metal-İş Sendikası’nın Mayıs 2002 tarihli aylık dergisinde, taşeron işçilerin, sorulan sorulara verdikleri yanıtlar, yasa değişikliğiyle getirilmeye çalıştırılan esnek çalışma ve daha da yaygınlaştırılması hedeflenen taşeronlaşmanın sonuçlarını ortaya koyuyor. Bu sorulara cevap verenler sendikalı işyerlerinde çalışan taşeron işçiler. Ve hepsi de sendikalı işçilerin yaptığı işi yapıyorlar, yani üretimin her aşamasında varlar.
Soruları ve cevapları yorumlamadan aktarmanın daha doğru olacağı düşüncesindeyim:

İşe nasıl başladınız? Size neler söylendi?
İnşaat işinde çalışmaktan bıkmıştım. Arkadaşlarım müteahhit ile konuştu (taşeron) devamlı bir işim olsun istedim. Müteahhit ile görüşmeye gittim. Bana yalnız asgari ücret alacağımı söyledi başka bir şey söylemedi ve o gün işe başladım.
İş elbisesi ve koruyucu (baret, maske, vb.) verildi mi?
İş elbisesi verdiler vermesine de, 3 kişi içine giriyor, çok büyük, yaz geldi, halen yazlık elbiseleri vermediler. Ayakkabı verdiler. Ayakkabılar bir ay dayanıyor. Ayakkabıların altları deliniyor, ama bize ayakkabı verirken çok zorluk çıkartıyorlar. Altları delinen ayakkabıları bantlayarak kullanan arkadaşlarımız var, altı delik ayakkabılardan ayağımıza çapak batıyor.
Yıllık izin kullanıyor musunuz?
Kim patrona gidip kullanacağım diyebilir ki? Başımızda çavuşlar var. Çavuşlara bile konuşmak zor. Hiç yıllık izin kullanamadım. (Çavuş: Ustabaşı)
Çalışma saatleriniz belirli mi?
Çalışma saatleri belirsiz. Hangi gün ne kadar süre çalışacağımızı bilmiyoruz. Günde 12 saat çalışıyoruz, fazla mesai olduğunda bir sonraki vardiyada çalışmaya kalıyoruz. Bizi zorla fazla mesaiye bırakıyorlar. Kadrolu işçilere değil, bize zorla mesaiye kalın diyorlar. Biz kadrolu ve sendikalı işçilerden daha az para aldığımızda bize daha az mesai ücreti ödüyorlar. Biz tasarruf işçisiyiz.
Ücretiniz ile yaptığınız işi karşılaştırırsanız neler söylemek istersiniz?
Çalışmadığım makine kalmadı. Sendikalı işçilerle aynı işi yapıyoruz, ücretimiz farklı oluyor. Ben asgari ücretle çalışıyorum. Zaten geçinemiyoruz, geçiniyoruz desek yalan olur. Elektirik veya su parasını cezasız ödediğimi hatırlamıyorum. Her türlü makineyi kullanıyorum, ama düşük ücret alıyorum.

Mevcut 1475 sayılı İş Yasası’nın uygulandığı işyerlerinde, hem de sendikalı işyerlerinde, taşeron işçilerin yaşıdıkları, yine kendi ağızlarından, böyle anlatılıyor. Patronların yasadışı bu uygulamaları artık yasal hale getirilmeye çalışılıyor. Bunu da her platformda açık açık söylüyorlar. Uygulamaları, tutumları belli. Geriye kalan; bizim ne yapacağımız!

 
Başa dön

  Güncel..........Kamil Tekin Sürek

Patronların dayanağı AB’dir

Avrupa Birliği’ne girilmesini savunan ‘solcu’ bazı aydınlar, bu politikalarını; AB’nin Türkiye’ye göre daha ileri demokrasi normlarına sahip olduğu, Avrupa ülkelerindeki halkların bize göre daha fazla hak ve özgürlüklere sahip olduğu tezine dayandırıyorlar.
Avrupa ülkelerinde demokrasinin niteliği, hak ve özgürlükleri işçi sınıfının çetin mücadeleler sonucu kazanması ve koruması, küreselleşme ile birlikte AB ülkelerinde demokratik hak ve özgürlüklerin egemen sınıflar tarafından geri alınması doğrultusunda gelişmeler vs.yi tartışacak bol vaktimiz olacak, bugün asıl tartışmak istediğimiz konu AB’de işçi hakları.
AB yanlısı ‘solcu’ aydınlar, AB konusunda solculuğun temel kıstası olan sınıf mücadelesi ve sınıf çelişkisi meselesini gözlerden gizlemeye çalışıyor. TÜSİAD’ın başını çektiği AB yanlısı patronlar, ‘solcu’ aydınlardan daha açık sözlü. TÜSİAD’çı patronlar, AB’ye sırf sermaye ilişkileri nedeniyle girmek istediklerini her fırsatta tekrarlıyorlar. Onlar için AB’ye verilen taahhütlerin yerine getirilmesinin kısa vadede en önemli sonucunun AB’den verilecek krediler olduğunu, bu kredileri alamazlarsa işlerinin biteceğini söylüyorlar. Uzun vadede ise, eğer AB’ye girilirse, AB sermayesinin taşeronluğunu ya da komisyonculuğunu üstleneceklerini, Türkiye’nin kaynaklarını ve emek gücünü ucuz bir biçimde AB’ye pazarlayacaklarını gururla belirtiyorlar.
‘Solcu’ aydınların AB’ye hayranlıklarının altında yatan ise kapitalizme biat etmeleridir. Bu sözde solcular önce Türkiye’deki sisteme biat ettiler. Sosyalizmden ve işçi sınıfından ümidi kestiler. Fakat, ne kadar ‘bilim ve iletişim çağı’, ‘Özal’ın devrimciliği’, ‘Gorbaçovculuk’, ‘burjuvazinin ilericiliği’, ‘elveda proletarya’ palavralarını her gün tekrarlasalar da, işçi sınıfını yeterince ikna edemediklerini bildiklerinden şimdi AB kapitalizminin ‘güzelliklerini’ övmeye koyuldular. İşçi sınıfı ve işçi sınıfı devrimcileri kapitalizme karşıdır. Kapitalizm, işçi sınıfını sömüren, işçileri köleleştiren, insanlığın gelişmesini engelleyen. İnsan doğasına aykırı bir sistemdir. Hiçbir solcu (sosyal demokratları solcu saymamak gerek, onlar günümüzde kapitalizmin en gözde temsilcileridir) kapitalist sistemi savunmaz, savunursa solcu olmaz.
Bu kapitalizm ister AB kapitalizmi, ister ABD kapitalizmi, isterse Türkiye kapitalizmi olsun.
Biz AB’nin kapitalizmine karşıyız ama ‘demokrasisi’nden yanayız demek ise, solculuğun abc’si olan, alt-yapı, üst-yapı, devlet, sınıf iktidarı vb. tezlerin inkarı demektir.
Nitekim, gelişmeler alt-yapı, üst-yapı vd. teorileri her gün tekrar tekrar doğruluyor. AB’nin gelişme süreci, işçi sınıfının yüz yıllık kazanımlarının birer birer tecriden geri alındığı ve buna bağlı olarak da siyasi hak ve özgürlüklerin kısıtlanma girişimlerinin yoğunlaştığı, Avrupa’da faşizmin güçlendiği bir süreçtir.
1475 sayılı İş Kanunu Ön Tasarısı’nı incelediğimizde, AB’nin işçi sınıfı düşmanı tutumunu daha iyi anladık. Ön Tasarı’yı kaleme alanlar, neredeyse işçi düşmanı her yasal düzenlemeyi AB standartlarına, AB müktesebatına dayandırmışlar. Hem de bu dayandırmalar palavradan değil, AB standartlarını yasa ismi ve numarası ile anarak, ILO Sözleşme maddelerini bir bir sayarak.
Örneğin; işyeri kavramının değiştirilmesi ve işçiyi seyyar servis görevlisine dönüştüren madde, AB’ye üye devletlerdeki değerlendirme ve kavramsal gelişmeler göz önünde tutularak yapılmış! İşyerinin bir bölümünün, işçinin devri, işçinin mal gibi alınıp satılmasını, “Avrupa Birliği’ne üye ülkelerde mevzuatlarının uyumlaştırılması amacıyla 77/187 sayılı yönerge yürürlüğe konulmuş ve bununla ilgili 2001/23 sayılı yeni bir yönerge çıkarılmıştır” diye açıklıyorlar. Belirli süreli çalışmayı, ILO’nun 158 sayılı Sözleşmesi ve AB Çalışma Müktesebatı, özellikle Konsey’in 99/70 sayılı yönergesine, kısa süreli çalışmayı ise, AB Konseyi tarafından kabul edilen 97/81 sayılı yönergeye dayandırıyorlar.
Yoğunlaştırılmış işhaftası, günde on iki saat çalışma, fazla çalışma ücretinin kaldırılması, hafta sonu tatilinin belirsizleştirilmesi vb. düzenlemeleri “AB’nin değişik 23 Kasım 1993 tarih ve 93/104 sayılı
Direktifi’ne uymak için yaptıklarını söylüyorlar. Özel istihdam büroları Uluslararası Çalışma Örgütü’nün 181 sayılı sözleşmesine göre kuruluyor. Listeyi uzatmak mümkün. AB’de kıdem tazminatı yok. 1475 sayılı İş Kanunu’nun değiştirilmek istenmesinin gerçek nedeni, çalışma yaşamında ‘esnek çalışma’ kurallarını yasa ile düzenlemek. Esnek çalışma ise, ilk defa Türkiye’de ortaya çıkmadı. Esnek çalışma ABD ve AB’den Türkiye’ye geldi. ABD ve AB’li emperyalistler esnek çalışmayı bütün Dünya’ya dayatıyor.
İşte, AB yanlısı sahte solcuların Türkiye işçi sınıfına demokrasi, ilerleme diye sunduğu budur.
e-posta:
surek@evrensel.net

  Başa dön

  Boyut..........Bahadır Özgür

Şirket

ABD’de dünyanın en büyük enerji şirketlerinden birisi olan Enron ile başlayan mali skandalların ardı arkası kesilmiyor. Henüz Enron hakkındaki soruşturma tamamlanmadan, bir devin bu hale nasıl geldiği anlaşılamadan “yeni ekonomi”nin gözdesi WorldCom, Tyco ve son olarak da Xerox aynı yolun yolcusu oldu. Bu şirketlerin hepsinin muhasebe oyunları yaptığı, kârlarını ve cirolarını fazla gösterdiği ortaya çıktı. Skandalların baş aktörü Türkiye’de batık bankaları denetleyen, şimdi de Türk Telekom özelleştirmesinin danışmanlığını yapan Arthur Andersen.
ABD şaşkın, Bush artık resmi denetimin kaçınılmaz olduğunu, devletin kontrol mekanizmalarının güçlendirileceğini söylüyor. Ama bu sözlerin kimseyi ikna etmeyeceği kesin. Çünkü şirketlerin hükümetlerle iç içe olduğu ve yoğun bir rüşvet trafiği göze çarpıyor. Ve skandalların bunlarla sınırlı kalmayacağından da çoğu kimse emin. İşin bir yönü bu...
Bizi ilgilendiren bir başka boyutu daha var skandalların. Son yıllarda adını sıkça duymaya başladığımız bazı kavramlar bu şirketlerin işleyiş mekanizmalarından türetildi. Şeffaflık, yönetişim, bağımsız denetim, CEO (yetkili idari amir) gibi yerel yönetimlerden siyaset tartışmalarına kadar geniş bir kullanım alanına sahip kavramların anavatanı bu şirketler, daha doğrusu Amerikan şirket yaşamı.
Şeffaflık, bağımsız denetim ve bu organizasyonu sağlayan yönetici tipi olarak CEO; küresel şirket kültüründe “iyi yönetişimin” temel ayakları olarak görülüyordu. Organizasyonun düşünsel kökeninde; şirket bilançolarının açıklığı, kâr\zarar hesabından öte bir çıkarlar bütününün oluşturulması ve her şeyden önce şirketin pazar değerinin sürekli yükseltilmesi gibi olguların bulunduğu etik kurallar bütününün kurulması yatıyordu. Şirketin sahiplerinin veya seçilmiş yönetim kurullarının dışında bir yönetim mekanizmasının varlığının bu işleyişi sağlayabileceği ve kişilerden, ülkeden, müşteriden öte şirketin değerini gözeteceği varsayılıyordu. Böylece denetimin bağımsız olacağı, rüşvetin engellenebileceği, yöneticilerin kendi “bencil çıkarları” uğruna şirketi kullanamayacağı iddia ediliyordu. CEO’lar işte bu dönemde parladı. Öyle ki, 1990’lı yıllar boyunca ABD’de üst düzey yönetici maaşları yüzde 570 artarken, aynı dönemde işçilerin ücreti sadece yüzde 37 yükseldi. Üstelik şirketlerin kâr ortalaması yüzde 112’lerdeyken. CEO’lar 20 yıl önce çalışanların ücretinin 40 katı alırken, şimdi 600 katı kadar kazanıyorlar. Çünkü CEO ne kadar ekonomik olarak bağımsız ve rahat olursa, o kadar kendi çıkarı yerine şirketin çıkarını düşünür. Ama iş hiç de beklendiği gibi olmadı. CEO’lar şirketin piyasa değerini artırmak uğruna her türlü dalavereye, rüşvete, muhasebe oyunlarına başvurdu. Ve ABD yönetimi de bu işleyişten hayli nemalandı. Herkesi rüşvetçilikle suçlayan Amerikan hükümeti, boğazına kadar rüşvet ve yolsuzluğa batmış halde. Bağımsız denetim dedikleri şirketlerin birer illüzyonist gibi hissedarları nasıl kandırdığı, Enron aynasından bütün dünyaya yansıdı.
Küreselleşme ve piyasa ekonomisinin hayatın her alanını yeniden yapılandırması ile birlikte bu ekonomik rejimin baş aktörleri şirketlerin işleyiş biçimleri de ideal birer yönetim biçimi olarak gösterildi. Kemal Derviş’in “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” ile duyduğumuz ve şimdi hemen her alanda karşımıza çıkan yönetişim, şeffaflık ve bağımsız denetimin kökeni böyle bir tarihselliğin üzerinden yükseliyor. Ekonomi ile siyasetin ayrılması, ekonominin siyasetten bağımsız bir idari yapının eline teslim edilmesi gibi tezler çerçevesinde de yönetişim fikri derinleştiriliyor.
Yönetişimin siyaset arenasındaki gizi, “yönetme” ve “yönetilme” fiillerini aynı anda barındırmasından ileri geliyor. Dolayısıyla egemenliğin yeni biçimleri ve araçlarına işaret eden bir bağlama sahip. Bunu Birleşmiş Milletler’in yoksulluk, işsizlik, çevre, uyuşturucu gibi “masum” sorunlar konusundaki önerilerinde görmek mümkün, devletin yeniden yapılandırılmasında veya yabancı yatırımlara uygun istikrarlı bir ortamın sağlanması için gerekli siyasal yapının oluşturulması konusunda da...
Dünya Bankası ve Derviş Türkiye’deki kamu düzeninin şeffaflık, bağımsız denetim ve nihayetinde de iyi yönetişim çerçevesinde yeniden yapılandırıldığını ileri sürüyorlar. Böylece yolsuzluk ve rüşvetin, adam kayırmanın önleneceği, siyasilerin de bu kaynaklar kesildiği için popülizmden kaçınacağı, ekonomik yapıya müdahalelerinin azalacağını savunuyorlar. Bu şekilde Türkiye’nin uluslararası pazardaki değerinin artacağını, yabancı sermayenin yatırım için ülkeye akacağını vaat ediyorlar. Kısaca, Derviş ve şürekası “Yabancı iyi yönetişim ister”i bayraklaştıran bir misyona sahip. Yani o bir CEO! Türkiye’nin malvarlığını en iyi değerlendiren, ona uygun bir yönetim mekanizması kuran, etik kurallar, denetim ağı, yasal zemin oluşturan en yetkili idare amiri!
e-posta:
bahadirozgur@hotmail.com

  Başa dön

  Eksen..........Bülent Tütmez

Kıbrıs’ta kritik dönem

Kıbrıs’taki görüşme süreci hakkında basına bilgi vermeme ilkesine aykırı davranarak açıklama yapan Denktaş’ın, ‘yeni bir taktik sürecini’ başlattığı görülüyor. Dört tur boyunca yapılan pazarlıklarda basına sızan bilgiler ‘yemek mönüleri’ ve ‘mezar tazminatlarından’ ibaretken; birdenbire kılıçların çekilerek -temel konulara ilişkin- karşılıklı suçlamalara ivme kazandırıldığı izleniyor.
Ada üzerindeki statüye ilişkin asıl tartışmanın ‘toprak’ konusunda olduğu (En son Klerides yüzde 24’lük bir toprak önerisiyle masaya gelerek, meşruluğu tartışmalı görüşmeleri ‘küçük hayvan pazarlarında görülebilecek’ bir pazarlık moduna soktu) ve Sevilla Zirve Bildirisi’nin belirttiği şekilde 2002 yılı sonuna kadar ‘temel konularda’ anlaşma sağlanmasının zorunlu olduğu iki taraf temsilcilerince de bilinmiyor değildi. Yine de MGK’dan gelecek işarete göre gelişmeleri terk edebileceğine dair mesaj veren Denktaş’ın son açıklamaları; ‘kaçak güreşen tarafın’ Türk tarafı olduğunu da göstermekte.
Bütünsel devlet ve iki kesimli bir federasyon perspektifiyle görüşmelere katılan Klerides’in; Denktaş’ın -adanın bağımsızlığına dönük- yapabileceği çıkışlarla birlikte, ‘adanın silahsızlandırılmasını’ önermesi (ki Güney Kamuoyu’nun desteği zaten mevcuttu) sürpriz olmayacaktı. Beklenenin aksine, arkasına işgalci İngiliz güçlerinin diplomatik temsilcilerini alan Denktaş’ın (Böyle bir yönelimin filizlenebileceği dönemde Denktaş bir açıklama yaparak “üslerin geleceği tartışmasını kendilerinin başlatmadığını” ilan etmişti) ABD’nin dolaylı desteğiyle ‘statükoda ısrar etmesi’; Klerides’in politikalarının AB (AGSP) eksenli bir hatta oturmasına neden oldu.
Aslında adada ilk tartışılacak konu olan İngiliz ve ABD üslerinin statüsü, tüm görüşmelerde gölgesini hissettirdi. Gerek İngiltere’nin Dışişleri Müsteşarı Peter Hein’in adaya yaptığı ziyaretler ve Güney’in tezlerinin karşısında verdiği beyanlar, gerekse de Türk tarafının 1950’li yıllarda izlediği ‘mandacı diplomasiye’ benzer tarzda bu beyanları sahiplenmesi, ‘ikili görüşmelerdeki samimiyetsizliğe’ işaret eden verileri oluşturdular.
Son dönemde Klerides’in artan şekilde “Görüşmeler çıkmaza sokuluyor” şeklinde açıklamalar yapması ve İsmail Cem’in iç politikaya dönük “AB Kıbrıs’tan dolayı müzakereleri başlatmıyorum derse, çok şey yaparız!” şeklindeki ‘bol kese demeçleri’ bir ortak noktaya işaret ediyor. Bu nokta; Türk tarafının görüşmelerdeki performansını AB ile olan ilişkisine göre şekillendirdiği ve adada ABD-İngiltere kliğinin benimsemeyeceği bir “çözümün” mümkün olmayacağıdır.
Burada Güney Kıbrıs’ın hiçbir vebalinin olmadığı da iddia edilemez. Adanın geleceğini AB ile olan yakın ilişkisi üzerinden tanımlayan ve Kuzey’e bakışını “Türk tarafı da bize katılırsa gelir düzeyleri artar, yoksa yoksul ve dışlanmış olurlar” şeklinde formülize eden ‘tarafın’ da öyle düşünüldüğü gibi ‘bağımsızlık ve insan hakları sevdalısı’ olduğu öne sürülemeyecektir. Yine de -burjuva platformda- Güney’in tezlerinin Türk tarafının tezlerinden daha ileride olduğu kabul edilmek durumundadır.
Yıllardır Kıbrıs üzerinden casusluk faaliyetleri üreten, kara para aklayan, paramiliter kuvvetler eğiten ve hatta kimyasal-nükleer silahlar depolayan (12 Temmuz 1998 tarihli Simerini gazetesinden aktaran Ahmet An) Anglo-Sakson çetenin bugün görüşmeleri yönlendirmesi (ABD’nin BM Büyükelçisi John Negroponte: “Önümüzdeki altı ay gerçekten kritiktir. Kıbrıs’ta yeni gelişmeler gündemdedir.” -Alithia gazetesinden aktaran Evrensel, 24 Haziran) karşısında iki tarafın resmi temsilcilerinin işbirlikçi tutumlarını sürdürüyor olmaları ‘kaygı verici’ görünüyor.
Bu noktada, 1960’lı yıllarda AKEL’in (Kıbrıs Halkının İlerici Partisi) güçlenmesine karşı ‘kontra güçleri ve antidemokratik unsurlarıyla’ harekete geçen NATO işbirlikçisi ada yöneticilerine ve bugün adada hakim konumda bulunan Anglo-Sakson çeteye karşı -Türk ve Rum halkının ortak taleplerini yaşama geçirecek- bir ‘birleşik parti çalışmasının olabilirliği’ tartışmasının başlatılması (Ütopik görünmeyen projenin bir burjuva çözümle oluşabilecek yeni duruma hazırlıksız yakalanmama noktasında dikkate değer bir girişim olarak önemsenilmesi gerekli) zorunlu hale geliyor. Halksız çözümün sonucunda oluşacak yeni ada yapılanmasında ‘ada emekçilerinin birleşik gücü’ olabilecek böyle bir yapı; “Bağımsız ve Demokratik Kıbrıs” projesini eksen alan antiemperyalist bir çizgi üzerinde birleşik ‘Kıbrıs halklarının demokratik iradesi’ olarak da hayat bulabilecektir.
Nihayetinde, namı diğer Belçika Modeli’nin tartışılmasının ardından BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın adadaki temsilcisi Alvoro De Soto, New York’a giderek BM Güvenlik Konseyi’ne ‘gelinen nokta’ hakkında bilgi sunacak. Önümüzdeki döneme ilişkin olarak, aralık ayındaki Kopenhag Zirvesi’nde Türkiye’ye bir ‘program sunulması’ ile eşzamanlı olarak Kıbrıs’ta da bir anlaşmanın sağlandığının açıklanması beklenebilir. Yine de seçim sürecine girerek AB kriterlerini geciktirecek Türkiye karar alıcılarının Kıbrıs’taki uzlaşmayı da ertelemesi ihtimal dahilinde kabul edilebilecektir.
Görüşmelerde ve anlaşma noktaları içinde ‘adadaki işgal üslerinin’ bulunmuyor oluşu ve ‘halksız bir çözümün’ hedeflenmiş olması, görüşmelerin gerçekte ‘doğrudan’ olmak yerine ‘dolaylı’ gerçekleştiğine ilişkin tespitleri haklı kılıyor. Yönelime ‘doğrudan müdahale etme hak ve yetkisini’ kullanmak ise Kıbrıs, Anadolu ve Yunanistan’ın emekçi halklarıyla onların politik önderlerine düşüyor.

 
Başa dön

  Gündüz Düşleri..........A. Hicri İzgören

Kanayan imge: Sivas

Tarih kitapları ortaçağda dinsel suçlamalarla insanların yakıldığını yazar... 21. yüzyılın eşiğinde 2 Temmuz 1993 tarihinde ortaçağı hortlatmak istiyenler Sivas’ta Madımak Oteli’nde bir katliam gerçekleştirdiler. Pir Sultan Abdal Şenliği’ne katılan çoğu şair, yazar ve sanatçılardan oluşan 37 aydın diri diri yakıldı... Metin Altıok, Behçet Aysan, Uğur Kaynar, Asım Bezirci, Asaf Koçak, Hasret Gültekin, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu ve diğer canlar... Daha yazılacak şiirler, söylenecek türküler vardı...
***
“...
Biri mutlaka vardır
Zonguldak’ta Sivas’ta
Yakında ya da uzakta
Binlerce baca arasında
Dumanı lekesiz biri..”
diyor bir şiirinde Metin Altıok ama onun payına ‘dumanı lekesiz biri’leri düşmedi Sivas’ta. Zaten o hep ‘savaşları yitirmeye razı’ydı. Kendine kefen biçer kendi teninden. Işık sızan bir pencere gibidir şiiri. Gecesefaları gibi, akşam açıp sabah örtülür, yeter ki yitireceği aşkları olsun. Beyaz mürekkeple yazar her aşkın güncesini. Tutkulu ama sabırlı, konuk gittiği acının kiracısı olur bir vakit, kimliksiz ölüler görür ömrünün ‘on yılını geçirdiği doğu illerinde’ yeni bir gerçek edinir.
Metin Altıok için, yazmak yaşamakla özdeştir. “Yazmak bir çeşit kendimi ve yaşadığımı ödemek sorunudur. Çirkinliklerle doldurduğumuz ama aslında kendi güzel hayata ‘ben’im ve insan olarak herkes adına ödemem gereken bir kefaret olarak görüyorum yazmayı. İsa çarmıha gerilerek ödedi ben yazarak ödüyorum.” diyordu bir yazısında. Yazarak ve yanarak bu ‘kefareti’ fazlasıyla ödedin Metin Altıok: Şiirin yanlız kırgın ‘Gezgin’i.

“... belki sararmış
belki esmer bir çocuğun dilinde
bütün derinlikler sığ
sözcüklerin hepsi iğreti
değişen bir şey yok ölüm hariç.”
dizeleri Behçet Aysan’a ait. Sımsıcak imgelerin şairi, güncelde kalıyıcı aradı. Gecede bir ‘Karşı Gece’ydi, ‘Sesler ve Küller’ arasında kırık bir ‘Deniz Feneri’ ve bir ‘Eylül’ sabahında yakmış gemilerini.
O’na göre şiir; “Kendi toplumundan yola çıkarak evrensel ölçekte aynı sorunları olan insanlığın nabzını çoğul değerler içinde elinde tutar. Kitlesel bilinçaltını sarsar.”
Bazen bir ranzaya çıkarak kırık camlı bir pencereden bakar dünyaya, bazen sararmış eski resimlerden... Ve alnında biriken terden anlamış “Her şey sevmekle başlar.”
Sevgiden, barıştan ve güzelliklerden yana bir dünya özledi hep. Verilmeyen bir mendil, üzgün bir gül gibi kanadı durdu, umudunu yitirmedi hiç... Unutmadı bir öpüşün bıraktığı harlı lekeyi.
***
“... kadeh kaldırın
damatlık giysileriniz içinde
bıyık altından gülün
yarattığınız ölüme.”
Uğur Kaynar Sivas/Zara’lıydı. Gençliği tutukevlerinde geçen bir kuşağın temsilcilerindendi. Bu kuşağın duygu birikimi boy verdi şiirlerinde. “Mapusluğa iyi gelir” diye dostlarına bir merhaba niyetine şiir gönderdi. Kurduğu ‘Elyazıları Yayınevi’nde çeşitli şairlerin elyazısı yapıtlarını yayımladı.
Ter kokulu şiirler düşüne sonra ‘Çiçekler Halaya Durdu’ sonra ‘Gizemya’ ve ‘Aşıkınam’.
Son fotoğrafında Metin Abi’sinin yanında oturuyordu. Bakışlarında donmuştu zaman...
Kanayan bir imgedir Sivas...
Unutmayalım...
e-posta:
ahizgoren@e-kolay.net

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net