www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Mercek ____ A. Cihan Soylu
Yarıda kalan ne?

Emek Dünyası ____ İhsan Çaralan
Karartma kampanyası

Konum ____ Çetin Diyar
Bu rapor niye gizli?

İşçi Üniversitesi ____ Yüksel Akkaya
1 Mayıs için 1 Mayıs mı?

Hayatın İçinden ____ Arif Nacaroğlu
Ölü İmdat

Ekonomi Dünyasi ____ Tahir Şilkan
Naylon fatura

Söz Öz ____ Aydın Çubukçu
Çok acıklı haller

Seyir ____ Gazi Ateş
Ders çıkarılacaksa...

Güneşçe ____ Uğur Selçuk Akalın
24 Ocak’ın gerekçeleri

  Mercek..........A. Cihan Soylu

Yarıda kalan ne?

Bir ülkenin genelkurmay başkanı, herhangi bir gerekçeyle ve “teröre karşı mücadele” üzerine ajitatif açıklamalar yaparken, “Fransızlar Vietnam’da bu işi ABD’ye devretti, onlar da yarıda bıraktı” diyebilir mi, ya da dediğinde bu nasıl anlaşılır? Böyle bir söz edildiğinde, söz sahibinin Vietnam Ulusal Kurtuluş mücadelesini bir “terör eylemi” olarak değerlendirdiği, Fransızları bu “terör eylemini bitirmeyi başaramamak” ve ABD’yi de “işi yarım bırakıp kaçmak”la suçladığının akla gelmesinden daha doğal ne olabilir?
Türk Genelkurmay Başkanı, ordunun “PKK’ya karşı mücadelede dünyaya parmak ısırtması”ndan “gururla” söz ederken, yirmi beş yıl kadar önce, dünyanın tüm “mazlum halkları”nın desteğini almış Vietnam’ın kurtuluş savaşını terörle ilişkilendirme hakkını, nasıl olur da kendinde bulabilir. Bu, Fransız ve Amerikan sömürgecilerinin işgal ve katliamlarının yıllar sonra “vefa”yla ödüllendirilmesi, savunulması, sahiplenilmesi ve “yarıda” kalmasından duyulan üzüntünün dışavurumu anlamına gelmez mi? Fransızlar ve Amerikan emperyalistleri Vietnam’da ne arıyorlardı? Vietnam onların “baba toprağı” mıydı? Vietnam’ı işgal eden ve bölen Japon, Fransız ve Amerikan sömürgecilerinin giriştiği katliamın, halkların bu emperyalist katillerinin dahi bugün cesaret edemedikleri sahiplenilmesi, hangi duygu, düşünce ya da politik-askeri stratejilerin ürünüdür?
Vietnam halkının Vietnam İşçi Partisi, Ho Shi Minh ve General Giap komutasında işgalci emperyalistlere karşı kazandığı zafer, dünyanın neresinde bulunurlarsa bulunsunlar bütün ezilenlerin geleceği kazanma azim ve umutlarına güç katmış; sömürgecileri canevinden vurmuştu. Japon militaristleri ya da Fransız ve Amerikan sömürgeci haydut orduları oradan kendi iradeleriyle çekilmemiş, yüzbinlerce Vietnam emekçisinin büyük yurtseverlik duygularıyla yarattıkları halk kahramanlığına boyun eğmek zorunda kalmış; halkın topyekûn ayaklanmasıyla sökülüp atılmışlardı. Öyleyse, herhangi bir politikacı, general, iktisatçı ya da yazar, ancak emperyalist işgal ve sömürgeciliğin, halkların köleleştirilmesinin pervasız bir savunucusuysa, ancak o durumda, Vietnam halkının anavatanını savunma ve bağımsızlık için direnişini “terör”le ilişkilendirebilir.
Kuşkusuz generaller ve politikacılar emperyalist sömürgecilerin “aklanması” ve desteklenmesi anlamına gelen açıklamaları yeni yapmıyorlar. NATO’nun ve ABD’nin ezilen halklar aleyhine tüm politikalarını altmış yıla yakın bir süredir sadakatle ve kararlılıkla savunuyorlar. Fransız emperyalistlerinin Cezayir işgalini ve bu ülkede giriştikleri katliamı desteklemekten kaçınmadılar. Kore’ye Amerikan saldırı birliklerinin içinde yer almakla kalmayıp, CIA ve Pentagon’un Küba, Nikaragua, Salvador ve Honduras operasyonlarının destekçisi oldular. Irak’ın işgali ve on yılı aşkın kuşatma altında tutulmasını Türkiye gericiliğinin “kararlı desteği” sayesinde gerçekleştirebildiklerini ABD’nin askeri-politik şefleri her fırsatta tekrarlıyorlar. Emperyalist işgalcinin “sadık müttefiki” şimdi Afganistan halkına dayatılan imha ve boyun eğdirmenin aktif yedeği; Bush ve Pentagon generallerinin dizi dibinde, “terörist” ilan edilen Filistin halkı ve Arafat’a karşı, “barışçıl” imha operasyonları düzenleyen Şaron-Mofaz çetesinin yanında!
ABD emperyalizminin askeri stratejisine bağlanmış ve onun çıkarları tarafından belirlenen politikaların taşeronluğunu üstlenmiş bir gücün sözcülerinin sömürgeciliği benimseyip, kurtuluş hareketleri ve mücadelelerini “terör” olarak hedefe koymaları, şaşırtıcı değil. Bu, aksine, “teröre karşı mücadele” propagandasıyla dünya ezilenlerinin sermaye ve emperyalizme karşı mücadelelerini sabote etmeye çalışan Amerikan ve diğer emperyalistlerle işbirlikçilerinin, dünyaya yeni şekil verme operasyonlarının tehlike boyutları hakkında yeterince uyarıcı ipuçları vermektedir. Vietnam’da işlerin “yarım bırakılmış olması”ndan söz edenler, bu tür işlerin “yarım”lıktan kurtarılması ve sonuçlandırılması için, dünyayı kana bulamaya yol alan emperyalist politika ve planların bir tür ulaklığını yapıyorlar.
Sömürgeci katillerin değil, Vietnam ve Filistin halkının yanında olduklarını, uzun yıllar ve bugün yeniden ilan eden Türkiye işçi ve emekçileri, şimdi, halkların emperyalizm ve burjuva gericiliğinden kurtuluş mücadelesinin her yerde ve enternasyonal bir dayanışma içinde yükseltilmesi için daha fazla çaba göstermek durumundadırlar. Bunun yolu işbirlikçi gericiliğe ve ABD’nin bölgede giriştiği saldırılara karşı kararlı mücadeleden geçiyor.

 
Başa dön

  Emek Dünyası..........İhsan Çaralan

Karartma kampanyası

Fransa’da cumhurbaşkanlığı seçimleri, Fransa’nın içinde ve dışında tepki görmeye, tartışılmaya devam ediyor. Uluslararası sermaye güçleri ve Frasız büyük sermayesi, kendi amaçları bakımından tartışmaları yönlendirip, tepkileri kendi amaçları için kullanırken, Fransız orta sınıflarının “hezeyan”a dönüşen “gösteri” ve “duygusallıkları”nı, “utanıyoruz” çığlıklarını; Chirac’ın küreselleşme politikalarının arkasında safa sokmak için propagandayı yönlendiriyor.
Uluslararası sermayenin güç ve propaganda merkezleri, Le Pencilerin yükselişinden tam tersine sonuçlar çıkararak, halkı, işçi sınıfını sermayenin programıyla birleşmeye çalışıyor, ancak bu yolla Le Pen’lerin yükselişinin önleneceği kampanyasını yürütüyor. Bu elbette ki, bir yanıltma, gerçekleri karartma kampanyasıdır.
Küreselleşmenin, uluslararası sermayenin Türkiye’deki uzantısı odaklar da; Fransız seçimlerinden yararlanmada fırsatı hiç kaçırmadılar: “Fransızları Le Pen’den iki turlu seçim koruyacak. Biz de şeriatçılardan demokrasiyi korumak için iki turlu seçime geçmeliyiz” propagandası, Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun da himayesinde, gürültülü bir koro eşliğinde başlatılmış bulunuluyor.
‘ÇÖKEN SOL’ İÇİN TİMSAH GÖZYAŞLARI
Le Pen’in “zafer”ine; gösterilen gerekçelerin en başında “solun çökmüş olması” gösteriliyor. “Jospin; küreselleşmeyi yüksek sesle savunmamış, özelleştirmeye karşı çıkmamış, ama kararlılıkla da uygulamamış bu yüzden Le Pen karşısında yenilgiye uğramıştır” tezi, kanıtlamaya gerek olmayacak kadar apaçık “gerçekler” olarak öne sürülüp “Jospin’in siyasi hayatını bitiren tutumlar” olarak gösteriliyor ve bir adım daha atılıp; “solun uluslararası düzeyde çöküşü” de son 20-25 yıldır uygulanan neoliberal politikalara uyum sağlayamaması olarak teorize ediliyor. Ve bu konuda İngiliz Tony Blair, “solun makus talihini yenen kişi” olarak yeniden bayraklaştırılıyor.
Sermayenin propaganda odaklarının bu, “sol için ağıt” numarası, elbette tam bir “timsah gözyaşı dökme”dir. Çünkü; bırakalım 20-25 yılı, 40 yıldan beri (hatta 100 yıldan fazla bir zamandan beri) bu tür “sol” sermaye tarafından yönetilmekte; yeri geldiğinde övülüp göklere çıkarılmakta, yeri geldiğinde itilip kakılmak, ayak altına alınıp üstünde tepinilmek için kullanılmaktadır. Sosyalist, komünist, sosyal demokrat... adı taşıyan, genel olarak da “sol” kavramı altında genelleştirilip bayağılaştırılan partiler kategorisinin, bir zamanların Marksist partilerinin emekçiler karşısında itibarları beş paralık olmuştur.
‘UTANÇ’ İÇİNDEKİLERİ YÖNETMENİN KOLAYLIĞI
Son kırk yıl içinde; bu partilerle emekçiler arasında ortaya çıkan ve bu partilerin burjuva-bürokratik çizgilerinden yansıyan sorunlar karşısında sermayenin akıl hocaları; “sol”a akıl hocalığına soyunarak, “yığınlar söyleminizdeki sertlikten çekiniyorlar, biraz daha sağa kayın” diyerek, bu partileri ite kaka, “sol çöktü” diyecekleri bir sağ çizgiye, bir derbederliğe sürüklemişlerdir. Tıpkı bugün Jospin’lere emekçilerin itibar etmemesi karşısında; “Jospin, özelleştirmede, küreselleşme, esnek çalışma gibi reformalarda yeterince kararlı davranmadığı için yığınlardan oy alamadı” demeleri gibi.
Şimdi ise; sermayenin propagandacıları, kendi eserleri olan Le Pen’i yine kendi gayretleriyle sağcı bir çizgiye gelmiş “sol”un düştüğü durumdan yığınların “utanç” duyması gerektiğine Fransız orta sınıflarını ikna etmiş, salya sümük içinde sokaklara dökülen bu kesimler, işçileri de bu “utanma” baskısı altına almaya çalışmakta, “utanma” içinde olmayanları Le Penci sayacakları bir politik ortam oluşturarak seçimler sonrası için de “utanç duyanlar cephesi”yle sermaye cephesinin amaçlarını gerçekleştirmeyi planlamaktadırlar.
MEDYA, SERMAYE GÜÇLERİ GERÇEĞİ TERSYÜZ EDİYOR
Onlara göre; yığınlar bu durumdan öylesine “utanmalı” ki; bu utanç duygusuyla Fransız büyük sermayesinin arkasında saf tutup; bugüne kadar direndiği ücretlerin düşürülmesi, esnek çalışma, sosyal güvenlik, işsizlik sigortası, özelleştirme vb. gibi alanlardaki “esnekleştirme” girişimlerine karşı çıkamamalı, bunlara karşı çıkanların “Le Pencilerin işini kolaylaştıranlar” olduğu fikrine kapılmalıdır.
Oysa gerçek tam tersidir. “Sol partiler” emekçileri, halkı yüzüstü bırakıp sermayenin programını uygulamanın bir aracı olarak rol oynadığı için halk tarafından terk edilmiş; Le Pen ve onun gibilerin partileri ise halkın taleplerini demagojik ama “açıkça savundukları” için halk indinde “itibara” sahip olmuşlardır. Dün de Hitler ve öteki ırkçılar aynı “boşluktan” yararlanarak büyümüşlerdi. Dolayısıyla bugün halkı Le Pen’e iten; partilerin “küreselleşme”,”özelleştirme” vb. konularda tutarlı olamaması değil, halkın isteklerinin yerine sermayenin isteklerini geçirerek, bu sermaye politikalarına bağlanmalarıdır. Dolayısıyla sermayenin propaganda odakları tam bir yalan propagandayla gerçekleri tersyüz ederek, emekçileri aldatan bir “karartma kampanyası” yürütmektedirler.
İKİ TURLU SEÇİMİN KERAMETİ
Uluslararası sermayenin Türkiye’deki uzantıları Fransa’daki “utanıyoruz” kampanyasından “gereken ders”i çıkarmakta gecikmediler ve epeyce bir zamandan beri unutulumuş görünen “iki turlu seçim”i, arkasına dünyada estirilen, “Le Pen’ler geliyor” rüzgârını da alarak, yeniden gündemin ön sırasına çıkardılar. Ve bu gelişmeyi, “Tayyip Erdoğan kasetleri” üstünden siyasi arenayı yeniden terörize etme girişimiyle de birleştirerek amaçları için dayanak yaptılar.
28 Şubat baskısı ve Genelkurmay Başkanı’nı da arkasına alan sermaye kesimleri ve onların sözcüleri; “Tayyipleri, Erbakanları, şeiratçıları, ırkçıları, aşırı uç akımların siyasete etkisini engellemek için iki turlu seçim şart” kampanyası başlattılar. Ve ilk iş olarak da MHP ve onun genel başkanı Devlet Bahçeli’yi, “ırkçı”, “faşist”, “aşırı” olmayan parti ilan ettiler. Bunu da; “iki turlu seçim” kampanyasını başlatanların “ön cephesi” olarak rol oynayan Hürriyet’ten ve Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün köşesinden yaparak, soyut (çünkü MHP’yi çıkardığınızda ırkçı, faşist bir parti kalmıyor) ırkçılığa, faşizme ve somut şeriatçılağa (AKP, SP resmen değilse de fiilen sadece Kıvrıkoğlu tarafından değil Ecevit, Cumhurbaşkanı Sezer ve Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin tarafından da şeriatçı ilan edildi) karşı “ateş serbest” ettiler.
BURJUVA SİSTEMİ İFLAS MI ETTİ?
Aslında bu, sistemlerinin; seçim dalavereleri olmadan ayakta durmayacağının itirafıdır. Onlar bu açmazlarını; “halkın çoğunluğunun bir aday arkasında birleşmesi”, “siyasetin parçalanmasının önlenmesi” gibi masum görünüşlü gerekçelere bağlamaktadırlar. Ama gerçekte; “iki turlu seçim” bugün Türkiye’de, uygulanandan daha fazla insanların “tanımadığı” ve kendisinin taraftarı olmadığı bir görüşe ve adaya oy vermeye “kanun zoru”yla zorlayan bir sistemdir. Dolayısıyla da, artık seçim; emekçiler bakımından, sadece kendi yakın olduğu partiye oy vermeye indirgenmiş olan burjuva sistemini bile kabul etmeyerek, iki turlu seçimle “istemediği bir partiye karşı oy kullanmaya” dönüştürülmüştür. Bu bir yasal zorunluluk olarak dayatılmıştır.
Onun içindir ki; şimdi Fransa’da da az çok “demokrasi kaygısı” duyan çevrelerden “Yoksa burjuva demokrasisi dediğimiz sistem mi tıkandı”, “Yoksa artık sistem iflas mı etti” sorusu yüksek sesle sorulmaya başlanmıştır ve ortalık az çok yatıştığında bu soru ve yanıtının etkileri kuşkusuz önce burjuva entelektüel dünyasında sonra da siyaset alanında kendisini çok daha derinden hissettirecektir. Çünkü; brujuvazi için “sisteminin iflası”nın anlamı; “sistemin, yığınları sermayenin politikalarına bağlamakta çözümsüz kalmasıdır” ve asıl olarak bu sorunun yanıtı onları korkutmaktadır.
e-posta:
caralan@evrensel.net

  Başa dön

  Konum..........Çetin Diyar

Bu rapor niye gizli?

Batman milletvekili Alaattin Sever Aydın ve İstanbul milletvekili Azmi Ateş Meclis Başkanlığı’na Habur Sınır Kapısı ve Türkiye Petrolleri Uluslararası Şirketi (TPIC) ile ilgili Başbakan Bülent Ecevit’in yanıtlaması istemiyle soru önergeleri verdiler. Ecevit, bu soruları ne zaman ve nasıl yanıtlayacaktır bilinmez ama birkaç gün önce Milliyet gazetesinin manşet yaptığı haberden sonra hiçbir açıklama yapılmaması ilginçtir. Habur’un kapanması için “gizli bir rapor” hazırlayan Genelkurmay 2. Başkanı Yaşar Büyükanıt da, hükümet yetkilileri de sanki böyle bir gelişme olmamış gibi olup biten karşısında sessizliklerini koruyorlar. Sessizliğin iki anlamı var. Birincisi, Genelkurmay’ın habere, dolayısıyla böyle bir gizli rapora itirazı yoktur. Olsaydı, şimdiye kadar çoktan haberi yapan gazeteye bir “tekzip” gönderilir ve böyle bir şeyin olmadığı konusunda uyarı yapılırdı. Hatırlanacak olursa, Sabah gazetesinden Yavuz Donat, Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu ile yaptığı görüşmede Genelkurmay’ın gazeteleri, televizyonları ve radyoları tek tek incelediği, önem sırasına göre haberleri işaretleyip, onun üzerinde durduklarını Kıvrıkoğlu’nun kendisine söylediğini yazmıştı. Bu yüzden Habur haberinin “balon” olmadığı kesin. Sessizliğin ikinci anlamı ise, ortalığın velveleye verilmeyip, Habur’un ve dolayısıyla Irak’ın aniden oldu bittiye getirilerek devre dışı bırakılmasıdır.

Habur, Türkiye’yi sadece bir sınır kapısından akaryakıt ticareti yapılmasıyla ilgilendirmiyor. Bu kapı, emperyalistler tarafından “mimlenmiş”, yıllardır ilaç ve gıda ambargosu uygulanan ve vurulmasıyla Ortadoğu’daki alevin dört bir yanı sarma tehlikesini barındıran Irak’ın Türkiye’ye açılan kapısıdır. Bir yanda emperyalist planlar, diğer yanda ise sınır ticareti vardır. Ama, bu kapı aynı zamanda yıllardır OHAL uygulamalarıyla yönetilen bir ilin sınırları içindedir ve burada neler olup bittiğini öğrenmek için ancak OHAL Valiliği’nin yapacağı açıklamalar beklenir.
Şırnak-Silopi hattı yaşananlar ve akla hayale sığmaz gelişmelerle gitmeye cesaret isteyen, gitseniz bile asker, polis, özel tim vb. tarafından geri çevrileceğiniz bir il durumunda. OHAL’in bilinen yüzü dışında “ekstra uygulamalarla” burada karşılaşıldığı özellikle baro ve insan hakları derneklerine yapılan başvurularla görülmüştür. Dahası, bu ilin en yüksek mülki idare amirliği hakkında bile onlarca “şüpheli” durum vardır ve bunların bazıları yargıya iletilmiştir. Ama, her ne hikmetse Şırnak Valiliği hakkında bugüne kadar olumlu ya da olumsuz biten bir davaya rastlanmamıştır. Ne var ki, Şırnak’taki tüm gelişmeler için bir taşı kaldırmaya kalktığınızda altından mutlaka valilikle ilgili bir ayrıntı çıkmıştır.
‘YASAKLAR ŞEHRİNDE’ TPIC DİYE BİR KURULUŞ
OHAL’le yönetilen “yasaklar şehri” Şırnak’ta bir de TPIC sorunu bulunuyor. Bugüne kadar hakkında yolsuzluk iddialarının olması dışında bir bilgiye sahip olunamayan bu petrol şirketinin karmaşanın büyümesi dışında bir katkısını görmek mümkün değil. Yönetiminde kimin olduğu, hangi ihtiyaçtan dolayı kurulduğu, onun etrafındaki dağıtım şirketlerinin durumu hakkında kimsenin net bir bilgisi yoktur. Üstelik, Habur’da kamyoncuların, halkın ekmeğiyle oynayan, keyfi uygulamalarda bulunan, Irak’tan gelen petrolü kendi belirlediği kurallara göre dağıtan, satan TPIC’i onca yolsuzluk iddiasına rağmen hiç kimsenin sorup soruşturmamaması başka bir garipliktir.
GİZLİ RAPORLAR VE OHAL YÖNETİMİ
OHAL uygulamaları süren dört ilin en belirsiz olanı Şırnak’ta TPIC gibi hakkında bilgi sahibi olunamayan bir şirketin bulunması hoş bir tesadüf olmasa gerek. Tencere yuvarlanıp, kapağını bulmuştur. Şırnak-Silopi hattının bu kadar karanlıklarla dolu olması, rant çetelerinin bölge halkının çıkarları için kullanılması gereken tüm zenginlikleri yağmalaması sessizce geçirilecek gelişmeler değildir.
Şırnak-Silopi’de bulunan ve stratejik öneme sahip Habur’un TPIC gibi bir şirkete teslim edilmesi, ardından bu kapı ile Genelkurmay’ın “gizli ibareli” bir rapor hazırlaması aslında kendi içinde yeterince tutarlı bir bütünlük içeriyor. Türkiye’nin OHAL merkezinde olağanüstü gelişmeler olmasına ve olağanüstü kararlar alınmasına karşın bu sessizlik Türkiye’deki bir başka gerçeğin görülmesini de sağlıyor. OHAL örtüsüyle, “gizli ibareli” raporlarla ne olup bittiği konusunda halka en küçük bir bilgi vermeyen ama Türkiye’nin geleceği için önemli olan kararlar alınıyor. Genelkurmay’ın Habur için hazırladığı “gizli rapora” buradan da bakmak mümkündür.
e-posta:
diyar@evrensel.net

  Başa dön

  İşçi Üniversitesi..........Yüksel Akkaya

1 Mayıs için 1 Mayıs mı?

Dünyada oldukça eski bir geçmişe sahip olsa da Türkiye için “1 Mayıs” yeni bir olgu sayılır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarındaki birkaç kutlama, Cumhuriyet döneminde “Bahar Bayramı” olarak ilan edilip içinin boşaltılması ve uzun süre kutlanamaması “1 Mayıs”ın bu topraklara biraz “yabancı” olduğunu göstermektedir. 1970’li yılların ikinci yarısından itibaren gerçek anlamda kutlanmaya başlanan “1 Mayıs”lar ise ne yazık ki bazen bilinen “gizli” ellerce kana boyanmış, bir daha o görkemin yaşanmaması istenmiştir. İşçi hareketinin ve sosyalist hareketin güç kazandığı 1970’li yılların ikinci yarısındaki 1 Mayıs’lar hem bu nedenle hem de talepleri nedeniyle çok anlamlıdır.
Ne var ki Türkiye, 1970’li yılların ikinci yarısında yaşadığı 1 Mayıs sürecini, izleyen yıllarda bir daha yakalayamamış, birkaç istisna hariç, günü savmak türünden eylemler yaparak 1 Mayıs’lar kutlamıştır. 1980’li yılların ikinci yarısındaki 1 Mayıs kutlama inadı ve coşkusu, 1990’lı yıllara miras olarak kalmamış, her geçen gün artan sorunlara rağmen, 1 Mayıs’lar bu sorunların çok güçlü olarak dile getirildiği platformlara dönüşememiştir.
2002 yılı 1 Mayıs’ı için de somut bir talep bulunmamaktadır. Yıl boyunca dile getirilmiş olan tüm sorunlar bu 1 Mayıs için de dile getirilecek sorunları oluşturmaktadır. Oysa toplumsal muhalefeti ateşleyecek, toplumsal mücadeleye ivme kazandıracak bir tek hedefe yönelerek 1 Mayıs’ı da bunun önemli platformu olarak değerlendirmek belki daha anlamlı olacaktır. Örneğin, 20. yüzyılın başında tüm dünyadaki 1 Mayıs’lara damgasını vuran “Artık günde 8 saatten fazla çalışmıyoruz” türünden işsizliği de azaltacak etkisi bulunan çalışma sürelerini hedefleyen bir amaç bugün de oldukça anlamlıdır. Çalışma sürelerinin kısaltılması ile hem işsizlere iş, hem de çalışanlara işgüvencesi olanağı sağlanacak, toplumsal muhalefetin ve mücadelenin de kapsamı genişletilmiş olunacaktır.
Bu 1 Mayıs toplumun diğer kesimlerinin kendilerini ifade ettikleri önemli bir platform özelliği taşımaktadır. Örneğin, son bir yıldır çeşitli etkinlikleri nedeni ile kınama, uyarı, okuldan uzaklaştırılma gibi çeşitli cezalara çarptırılmış binlerce öğrenci bulunmaktadır. Bu öğrenciler ve arkadaşları için 1 Mayıs bu sorunların dile getirildiği ve yeni haklar talep ettikleri önemli fırsat olabilecektir. Böylece emekçiler ile birlikte ortak sorunların yanı sıra farklı sorunlarda da bir araya gelebileceklerini, bu konularda da birlikte hareket edebileceklerini, dayanışacaklarını göstermiş olacaklardır. Üniversitelerdeki son “bahar temizliği”, öğrenciler için çok acil olarak müdahale edilmesi gereken bir duruma yol açmış bulunmaktadır.
1 Mayıs, kır ve kent yoksullarının, işsizlerinin de sorunlarını dile getireceği bir platform kimliğine büründürülebilir. Yoksulların daha da yoksullaştırıldığı, işsizlerin iş bulma umudunu iyice yitirdiği günümüz Türkiye’sinde sisteme ve sonuçlarına karşı ortak mücadelenin kaçınılmazlığı en çok da bu kesimler için büyük önem taşımaktadır.
1 Mayıs’lar artık Türkiye’de sınıf ekseninde mücadelenin öğretileceği ve öğrenileceği eylemler olma kimliğine bürünmek zorundadır, katılınması gereken, geçiştirilmesi gereken “zorunlu eylemler” değil!
Faşizmin ayak seslerini iyice duyurduğu Fransa’da bu 1 Mayıs, belki de son zamanların en görkemli, en öfkeli, en coşkulu 1 Mayıs’ına dönüşecektir. İşçi, işsiz, öğrenci, kır ve kent emekçileri bir araya gelerek tek amaç olacak faşizme karşı olmanın gereğini yerine getireceklerdir. İşsizlerden yüzde 38, işçilerden yüzde 30’unun tercih ettiği faşist partiye karşı dönüşecek olan bu güçlü 1 Mayıs, Fransa için büyük önem taşırken, bize de yol gösterecek: 18 Nisan 1999 seçimlerinde faşist MHP’nin seçim zaferini şaşkınlıkla mı karşılamak gerektiği, yoksa hızla toplumsal muhalefeti eyleme mi dönüştürmek gerektiğini öğretmek açısından.
Daha iyi 1 Mayıs gelenekleri yaratmak ve kutlamak dileği ile “Yaşasın 1 Mayıs!”...
e-posta:
akkayayuksel@yahoo.com

  Başa dön

  Hayatın İçinden..........Arif Nacaroğlu

Ölü İmdat

Çocukluğumun Fatih’i, İstanbul’un en güzel semtlerinden biri idi. Çarşamba’dan Draman’a, oradan Balat’a inen daracık yokuşlar bize geniş, sonsuz alanlar gibi gelirdi. Televizyon, bilgisayar gibi iki boyutlu sanal derinlikler henüz beyinleri oyalamaya, yıkamaya başlamamış oldukları için, zamanımızın çoğunu sokakta, yeni muzırlıklar üretmek ve tezgahlamak için geçirirdik. Kızanları kızdırmak, bağıranları bağırttırmak en çok zevk aldığımız oyunlarımızın başında gelirdi. Yorgo Amca’nın yumurtalarını yürütmek için çete kurup, planlar yaparak yükselttiğimiz heyecanımızı, Despina Abla’nın çöreklerini mideye indirerek yatıştırmak, günün normal olaylarındandı.
Hepimizin bir de, sonradan konmuş özel adı vardı. Bu özel adlar bazen çok büyük uğraşlar ve hakedişlerle alınmış olduğu gibi, bazen de sadece basit bir olayla aniden üzerimize yapıştırılmış olabiliyordu. Cesur Ali, Cılız Aleksi, Çılgın Aliki yoğun çabalarla alınmış ön adlardı. Uzun Haluk, Şişko Nuri, Ölü İmdat ise isimlerini fazla çaba harcamadan elde etmişlerdi.
Bunların içinde en ilginç olanı Ölü İmdat’tı. İmdat garip bir çocuktu. Ölülüğü, her konuda itiraz edip, işi kavgaya kadar götürmesi ve günde iki, üç defa sopa yemesine rağmen, bizim duymaktan bile utandığımız küfürleri ısrarla ve cesaretle söylemesi yüzünden değil, ne zaman bir gelin arabasının yolu kesilip bahşiş koparılsa, bu bahşişi ele geçirip, avucunu kilitledikten sonra ölü gibi yere yatmasındandı. Bir kere parayı kapıp avucunu kapatınca açmak mümkün değildi. Cesur’un ısırması, Şişko’nun tekmelemesi bile fayda etmez, Ölü elini açmazdı. Sonradan, Ölü’nün aslında sara hastası olduğunu ve soğan koklatılınca elini açacağı tiyosunu Baki Abi’den aldık da paylaşım sorununu bir nebze çözmüş olduk. Ama Ölü’nün, niçin parayı kapınca sara nöbetine tutulduğuna bir türlü akıl erdiremedik. Zaten fazla da düşünmedik doğrusu. Nasıl olsa paylaşım sorunu bir baş kuru soğanla çözülmüştü.
Yıllar geçti. Cılız Aleksi’ler şişmanladı. Uzun Haluk kamburlaştı, kısaldı. Çılgın Aliki çoktan dört çocuk annesi olup siyah elbisesini giydi. Sadece Ölü İmdat’ın ne olduğunu bilmiyorum. Ondan uzun yıllardır haber alamıyorum.
Ama dün gece televizyonda haberleri izlerken içime bir umut doğdu. Koyu elbiseli, ciddi bakışlı işadamlarımız bir salona doluşmuşlardı. İçlerinden en saygını, Türkiye’nin son on beş yılda 200 milyar doları bulan dış borcunun kimlerin cebine gittiğini bilmediklerini, kendilerinin sadece üçün birini aldıklarını kızgınlıkla itiraf ediyordu. Diğerleri de, “Üçün diğer ikisini de isteriz” dercesine çılgınca alkışlıyorlardı. Dikkat ettim hepsinin avuçları sıkı sıkı kapalıydı, kilitlenmişlerdi. Söz alan devletliler, “Üçün biri ile idare edin, üçün ikisi çoktan geri gitti bile” diye seslerini yükseltiyorlar, bu üçün çoktan paylaşıldığını ve bu paylaşımda işçilere, emekçilere, köylülere, çalışanlara üçün geri ödenmesi görevinin kaldığını ima ediyorlardı. Sanki hepsi Ölü İmdat’tı. Parayı kapıp sara nöbetine tutulmuşlardı.
Ancak artık tedaviyi biliyoruz. 1 Mayıs’ta hepimiz meydanlarda olacağız. Bu sara numarası yapan Ölü İmdat’lar, kendiliklerinden avuçlarını açmazlar. Onlara kuru soğan koklatacağız.
e-posta:
arif1@gantep.edu.tr

  Başa dön

  Ekonomi Dünyasi..........Tahir Şilkan

Naylon fatura

Saban Gazetesi Yazarı Şükrü Kızılot’un “tetikçiliğini” yaptığı bir tartışmaya bütün iş dünyası ve diğer gazetelerin yazarları da katılmış bulunuyor. Şükrü Kızılot’a göre Vergi Usul Kanunu’nda 1998 yılında Zekeriya Temizel tarafından hazırlanan 4369 Sayılı Vergi Yasası’yla yapılan bir değişiklikle, yasa maddesinden “bilerek” sözcüğünün çıkartılması ile binlerce “zavallı işadamı” mahkemelerde sürünüyor ve hapislere giriyormuş.
İstanbul Ticaret Odası Başkanı Mehmet Yıldırım, kurmuş olduğu bir şirkette çıkan naylon fatura dolayısıyla cinayet davalarının görüldüğü ağır ceza mahkemesinde yargılandığını söyleyerek, “Ne yapsaydım dedektif tutup tek tek faturaları mı inceletseydim. Bu mümkün mü?” diye sorarken, Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün, “Dar kafalı yöneticiler VUK’taki ‘bilerek’ kelimesini kaldırarak naylon faturaların bilmeden kullanılmasını da suç saydılar. Bu gidişle ‘tüccar hapishaneleri’ açılması kaçınılmaz olacak” diyerek Maliye Bakanlığı’nın “saatli bomba haline gelen işadamlarını patlatmamasını” ve yeniden düzenleme yapmasını talep etti.
Sahte veya muteviyat (içeriği) itibarıyla yanıltıcı belgeye, halk arasındaki yaygın bir tanımlamayla “naylon fatura” denilmektedir.
1998 yılında 4369 sayılı yasayla değişiklik yapılmadan önce VUK’un “kaçakçılık” başlıklı 344. maddesinin 2. bendi “sahte veya muhteviyatı itibarıyla yanıltıcı belgeleri bilerek kullanmayı” kaçakçılık suçu olarak tanımlıyor ve cezalandırıyordu. Ancak mahkemeler, yasa maddesindeki “bilerek” sözcüğünün varlığı dolayısıyla hiç kimseyi hapis cezası ile cezalandırmıyorlardı. (Çünkü bütün sanıklar, faturayı sahte veya muhteviyatı itibarıyla yanıltıcı olduğunu “bilmeden” kullandıklarını söylüyorlardı.)
4369 sayılı yasa ile daha önce vergi yasalarında herhangi bir tanımı olmayan “sahte belge” ile “muhteviyatı itibarıyla yanıltıcı belge” tanımlanarak bu belgelerin kullanımı için ayrı ayrı ceza öngören düzenleme yapıldı.
VUK’un 359. maddesine göre, sahte belge; “gerçekdışı bir muamele veya durum olmadığı halde bunlar varmış gibi düzenlenen belgelerdir.” Muhteviyatı itibarıyla yanıltıcı belge ise; “gerçek bir muamele veya duruma dayanmakla birlikte bu muamele veya durumu mahiyet veya miktar itibarıyla gerçeğe aykırı şekilde yansıtan belgedir.”
Bir örnek vermek gerekirse, şirketinizde kullanmak üzere hiç almadığınız bir maldan (örneğin kırtasiye malzemesi) dolayı, bir fatura alınması halinde alınan fatura sahtedir. Şirkete gerçekte kırtasiye malzemesi alınması ancak bu alış için düzenlenen faturanın gerçek alımdan miktar veya tutar olarak fazla olması halinde alınan fatura muhteviyat itibarıyla yanıltıcı faturadır.
İstisnalar dışında bütün mükellefler kullandıkları belgenin niteliğine ilişkin bilgi sahibidirler. Aldıkları faturaların gerçek mi sahte mi ya da abartılı olup olmadığını bilirler. Sorun, Maliye Bakanlığı’nın yüzde 1-2 olan inceleme oranının kendilerine denk gelmesidir. Sahte veya muteviyatı itibarıyla yanıltıcı belge kullananların yüzde 1-2’si incelenerek ceza almakta geriye kalanı ise hiçbir yaptırımla karşı karşıya kalmadan ya zamanaşımında ya da matrah artırımı, stok affı, vergi affı gibi uygulamalardan yararlanarak haksız kazanç sağlamaktadırlar.
İşadamlarının, ticaret odalarının feryadı haksızlığa isyan değildir. Onlar, kazançlarının kendilerine uygun kısmının vergilenmesinin, bunun dışında kendilerinden vergi alınmamasının peşindedirler. Saygın işadamı! Kimliklerinin sahteci suçlamasıyla zedelenmesinden çok, asıl rahatsızlık vereni, yüzde 1 ihtimalle de olsa kaçırdıkları verginin kendilerinden cezalı olarak alınmasıdır.
e-posta:
akalin@evrensel.net

  Başa dön

  Söz Öz..........Aydın Çubukçu

Çok acıklı haller

İnsanlığın bin bir hali var. Küçük eviçlerinde, sokak aralarında, kahvehanenin gün boyu değişmeyen ortamında, kimin kime kızdığı, kimin kimden ayrıldığı, kimin kimle kırıştırdığı, bakkalın kazığı, ev sahibinin zulmü, babadan miras evin tapusuna el koyan hain kardeşin kurnazlığı, daha incir çekirdeği doldurmaz binlerce mevzu konuşulup durur. İnsanlar çekiştirilir, geçmiş günler hatırlanır, ona buna kızılır, şuna buna gülünür, gol pozisyonu ofsayt mıydı, değil miydi diye kavga edilir, hayat gelir geçer. Hayatın hepsini bundan ibaret sanan milyonlarca insanın gündelik konuşması, düşüncesi, tasası, kaygısı bunlarla örülür. Akşam olur, televizyon karşısına geçilir. Dünyada, ülkede ne olup bitmiş ona bakılacaktır güya. Tırnak ucu kadar dertlerden başımızı kaldırabilirsek, bütün insanlığı ilgilendiren dev gibi dertlere bakacağızdır. O zaman anlayacağız ki, epeyce başka mesele vardır. Dev gibi bankalar, şirketler, ordular, devletler arasında olup bitenler, mahalle bakkalının çırağının çapkınlığından çok daha önemlidir ve asıl hayatımıza şekil veren de bunlardır... Eğer görürsek, düşünürsek ve anlarsak, kıytırık dedikodulardan daha başka şeyler konuşacağız, daha başka şeylerin gereğini yapacağızdır.
Ne mümkün? Artık mahallenin dedikoduları, akrabaların kazığı, karı-koca ihanetleri dar eviçlerinden, sokak aralarından çıkıp ülkenin meselesi haline getirilmiştir. Gün boyu kapı eşiklerinde, kahvelerde konuşulanlar, şimdi bir de büyük büyük televizyon haberlerinin içinde yeniden ve memleket meselesi, dünya meselesi gibi karşımıza dikilir. Reha Muhtar “itiraf ediyorum” deme yürekliliği gösteren küçük insanların fındık kabuğu dünyasını saatlerce size izlettirmeye hazırdır. Ondan kaçayım derken, Sinan Çetin’in “Film Gibi”sine yakalanırsınız. O da olmadı, şimdi taze taze Müjde Ar’lı “Affet Beni” başlamıştır, orada ökseye tutulursunuz. Ağlaya zırlaya, milyonlarca insanın gözü önünde, kendisinden başka hiç kimseyi ilgilendirmeyen sıkıntılarını anlatan insanları seyredersiniz. Sabahtan beri konuştuğunuz bütün boş laflara, daha boş, daha uzak, daha anlamsız yenilerini eklersiniz.
Birbirine tıpatıp benzeyen bu aptallaştırma programlarının gittikçe daha çok zaman ve seyirci bulmasının, göründüğünden daha derin ve planlanmış nedenleri var. Bir toplu uyutma, kitlesel hipnoz, saldırısıyla karşı karşıyayız.
Bu programlar, her şeyden önce, gerçek sorunların üzerini örtmeye, gerçek sorunların çözümü için düşünmeyi önlemeye hizmet ediyor.
İkinci olarak, herkese başkalarının küçük sıkıntılarına bakarak kendilerini teselli etmeleri için sahte kapılar açıyor.
Üçüncüsü, çoğu kez mahrem, utanç verici olarak kabul edilmesi gereken ve kimseyi ilgilendirmeyen sırları milyonlarca insanın gözü önünde ifşa ederek herkesi aynı utanca ortak ediyor, ahlaki olarak herkesi suçlu hale getirmeyi amaçlıyor.
Bunların toplamından ise, daha ezilmiş, daha utanç içinde, kendisini daha suçlu hisseden, başkalarına acırken kendisini kandıran, ama en çok da kendisine acıyan bir toplum çıkarmayı hedefliyorlar.
Kendisine acıyan insanın, merhamet dilenmekten başka çaresi, çıkar yolu, umudu kalmaz. Başkalarının gücüne tapar ama kendi gücünün farkında olmaz. Mücadele ederek kazanmak yerine, yalvararak, ağlayarak, kendine acındırarak haklarının bağışlanmasını ister. Başı dik ayakta durmak yerine, dizlerinin üzerinde sürünür. Kaderine boyun eğer de, isyan etmek ve kendisine acı çektirenleri silkeleyip atmak aklına gelmez. Yaratmak istedikleri budur.
Ekmek kavgasının bir yanı, bizi kendi ekmeğimizin dilencisi haline getirmek isteyenlere karşı da mücadeledir.
e-posta:
aydincubukcu@evrensel.net

  Başa dön

  Seyir..............Gazi Ateş

Ders çıkarılacaksa...

Taha Akyol “Fransa Dersleri” başlıklı makalesinde, üzerinde durmak istediğimiz olgunun önemli bir yönünü şöyle özetlemiş: “Devrim ülkesinde aşırı sağ! ‘Hürriyet, eşitlik, kardeşlik’ diye devrimini yapan, ‘Aydınlanma devrimi’nin beşiği olan bir ülke nasıl olur da Batı Avrupa’nın en büyük aşırı sağını çıkarır?!”
Bir yönü diyoruz, çünkü olgunun diğer bir yönü de; “aşırı olmayan” sağ ve sol adayların (Chirac ve Jospin) “utanılacak bir oranda” oy almasıdır. Fakat olgunun bir başka yönü daha var: Cumhurbaşkanlığı seçimi gibi merkezi bir seçime katılmayanların oranının yüzde 40’ı geçmesi. Ve bununla birlikte, seçime katılanların da yaklaşık yüzde 40’ının, mevcut rejimi reddettiklerini iddia eden sağ ve sol partilere oy vermiş olmasıdır!
Bizim burada lafı biraz dolandırarak ancak anlatabildiğimiz olguyu, Katolik Piskopos Konferansı Başkanı Jean-Pierre Richard daha kestirmeden açıklamış bulunuyor: Ona göre, Fransa’daki birinci tur seçim sonucu, “toplumumuzdaki derin bir krizi su yüzüne çıkarmıştır”. Bu “derin kriz” kendisini, “politik sistemin çöküşü” olarak ortaya koymuştur!
Fransa’daki “politik depremi”, bir Alman gazetesi ilk gün “Fransa’nın Fiyaskosu” olarak yorumladı. Ancak sonraki günlerde kabul edilmek zorunda kalındı ki, Fransa’daki fiyaskoya yol açan faktörler hiç de o kadar Fransa’ya özgü değilmiş! Bizim yalaka takımının övüp övüp bitiremediği “Avrupa demokrasisi”nin ana ülkelerinde bugün karşı karşıya kalınan ve Fransa’daki fiyaskoda da rol oynadığı söylenilen faktörleri bir özetleyelim bakalım: Bir tarafta; “seçme imtiyazını kullanmayan”; mevcut “politik parti ve adaylarına gına getiren”, “politika bıkkını” ve “kendi varlıklarını koruma ve geliştirmede etkisiz olmuş”, “seyirci pozisyonuna itilmiş”, “edilgen”, “tedirgin ve hoşnutsuz” seçmenler. Diğer tarafta; “ülkenin gerçekliklerinden ne denli uzaklaştıklarını hissetme duygusunu dahi yitirmiş politik bir tabaka ve onun medyadaki destekçileri”; “kendi patent reçetelerini ve mucize ilaçlarını pazarcılar gibi yüksek sesle pazarlayan”, fakat buna rağmen seçmenlerin “kaygılarını gideremeyen”; “vizyona sahip olamama yeteneksizlikerini, kriz yönetme erdemine indirgeyen” politikacılar. Ve; tekdüzeleşen, rutinleşen, biçimselleşen, cansız ve sıkıcı “politik bir yaşam ve aktörleri”...
Burjuva demokrasisinin, üstelik en geliştiği ülkelerde geldiği nokta, sunduğu panorama esas olarak bundan ibaret! “Hürriyet, eşitlik, kardeşlik”; bu değerler için büyük mücadeleler vermiş bir halk, gün geçtikçe somut yaşam koşullarıyla bu değerlerin büyük bir çelişki arz ettiğini hissetmekte; bu değerlerin içinin boşaldığını, biçimselleştiğini görmekte.
Demek oluyor ki, “Fransa’nın fiyaskosu” değil, burjuva cumhuriyeti ve demokrasisinin fiyaskosudur gözümüzün önünde duran. Ve bu nedenle, “Fransa dersleri”nden çıkarılması gereken en önemli sonuç, burjuva demokrasisinin gerçekte iflas etmiş olmasıdır.
Fransa’daki politik sistemin bu “çöküşü”, sistemin sonu mu? Değil kuşkusuz. Ancak “çözümün” “çöküş”ten az kalır yanı yok: Faşist değil, hırsız seçilecek! Bir cumhuriyet düşünün ki, (üstelik bu, burjuva cumhuriyetinin beşiği Fransa ise!); evet bir cumhuriyet ki, geldiği noktada “çözümü”, göz göre göre bir hırsız ve dolandırıcıyı cumhurbaşkanlığına seçmekte görmekte! (Bizim aklıevvel köşe yazarları da, bu çöküşü ve onun seçenek olarak bıraktığı faşist ve hırsızı görmüyorlar da, bu noktaya gelmiş burjuva cumhuriyetinin iki turlu seçimle kendisini amma kollayabildiğini övüp duruyorlar! Oysa tam da Fransa’daki son seçim göstermiştir ki, mevcut şekliyle bu seçim sistemi; “Bu halka güven olmaz!” ilkesinden hareket eden ve işlevi de “cahil halkın kaprislerine karşı tedbir oluşturmak” olan bir sistemdir.)
Belirtmek gerekir ki, bu “çözüme”, görünürde bundan en çok faydalanacak olan Chirac bile doğru dürüst sevinememektedir. En düşük oy almış sağcı bir cumhurbaşkanı adayı olarak Chirac, Fransız halkı tarafından ehven-i şer olarak seçilecek ve bu konumu dünya kamuoyunca da bilinen bir cumhurbaşkanı olacaktır. Başka bir deyişle, ikinci kez değil, ikinci sınıf bir cumhurbaşkanı olarak seçilmiş olacak; üstelik, arzu ettiğinden çok daha fazla “cumhuriyetin değerlerini koruyor” görünüyor olması gerekecektir!
Sonuç itibarıyla, seçimlerin “kazasız belasız” atlatılmasıyla, belirtilen “derin kriz” aşılmış olmayacak. “Fransa dersleri” daha yeni başladı!
e-posta:
gazi@evrensel.de

  Başa dön

  Güneşçe..............Uğur Selçuk Akalın

24 Ocak’ın gerekçeleri

1977 yıllından itibaren Türkiye ekonomisinin kriz konjonktürüne girmiş olduğunu geçen haftaki yazımda belirtmiştim. Bu konjonktürde kendini en belirgin bir biçimde hissettiren ve geniş halk kitlelerini etkileyen problem, 1970’lerin başından itibaren ilk sinyallerini veren 1979 yılı sonuna doğru da doruk noktasına ulaşan enflasyonist eğilimlerin varlığıdır. Bir başka deyişle, Türkiye Ekonomisi dolayısıyla Türkiye toplumu bu zamana kadar hiç de alışık olmadığı bir enflasyon hızıyla karşı karşıya kalıp mücadele verme zorunda kalmıştır.
Özellikle 1946 yılı ve sonrası izlenen, daha doğrusu izlenmek zorunda bırakılan (dayatılan) ABD kaynaklı iktisat politikalarının kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkan üretimdeki tıkanmalar (özellikle acilen karşılanması gerekliliği anlamında) temel tüketim mallarında kuyruk, istifçilik, karaborsa gibi olağandışı gelişmelerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bunun doğal bir sonucu ise, spekülatif davranış biçiminin iktisadi faaliyetlerin hakim veçhesi olarak ortaya çıkmasıdır...
Enflasyonist baskıların kendini olanca gücüyle hissettirdiği ve spekülatif davranış biçiminin hakim olduğu bir iktisadi yapıda, işçi sınıfının reel ücret düzeylerini koruyabilme amacıyla kullanabileceği araç, sendikal mücadele olarak kendini göstermiştir.
Diğer yandan, böylesi bir ortamın kaçınılmaz sonucu olarak yasa dışı biçimde gelişme gösteren ve spekülatif kârların kaynağını teşkil eden istifçilik ve karaborsa gibi faaliyetler; daha sonraları “iş bitiricilik” nişanıyla taltif edilecek bir iş çevresinin ve gerçekleştirdikleri davranış biçiminin, ekonominin etkin olarak işleyebilmesi için tam da sahip olması gereken davranış biçimiymiş gibi desteklenmesinde etkin rol oynamıştır.
İşte tam da bu noktada, ülke ekonomisindeki gelişmelere sanayi sermayesinin penceresinden bakıldığında, el koyduğu artı değer oranını tehdit eden iki unsurun varlığı açıkça kendini göstermiştir.
İşçi sınıfının reel ücret düzeyinin düşmesini önleme yolunda sürmüş olduğu sendikal mücadele ve spekülatif kâr peşinde koşan “iş bitiriciler”.
Ancak böylesi bir ortamda, sermayenin daha doğrusu sanayi sermayesinin, münhasıran kendi imkânlarından hareketle bu gidişatın önüne geçebilecek bir güçten yoksun olduğunun belirtilmesi gerekir. Daha açık bir ifadeyle, özellikle artı değer kitlesini tehdit eden işçi sınıfının ve sürdürdüğü sendikal mücadelenin önüne geçmede kurdurulan I. ve II. Milliyetçi Cephe hükümetlerinin ve emirlerindeki MHP’li sivil faşistlerin, iş sınıfının kararlı ve haklı mücadelelerinin önünde yenik düşmüş olduğunu belirtmek yerinde olacaktır.
Sonuç olarak, yine sermayenin iktisadi ve siyasi hakimiyetine karşı ortaya konan ve bu kez geniş halk kitlelerinin desteğiyle ivme kazanan ve sürdürülen gelişmeler karşısında, yine bu sınıfın varlığının ve hakimiyetinin devamlılığını sağlayan yeni bir askeri darbe.
e-posta:
akalin@evrensel.net

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net