Bu tür söylemlerin haklılık payları olmakla birlikte ‘birkaç örnekle’ sınırlı kaldığını söylemek sanırız abesle iştigal olmaz. Zira, Galatasaray’ın ve milli takımın -ki söz konusu başarıları yakalayan milli takımın iskeletinin Galatasaray’da top oynayan oyunculardan kurulu olduğuna dikkat çekmek gerekiyor- belirli başarıları, Türkiye futbolunun Avrupa’daki standardını yükseltti.
Ancak, futbol kuşkusuz yalnızca takımlarla açıklanabilecek bir olgu değil. Altyapısı, mali yapısı, yönetimleri ve hakemleriyle birlikte büyük bir endüstri ve sermaye yasalarının egemen olduğu bir alanda hareket etmek zorunda. Bütün bunlar bir yana, bir ülkede futbolun gerçekten geliştiğini söylemek için, kuşkusuz bütün alanlarda ‘belirli bir sıçrama’nın yaşandığını görmek gerekiyor. Peki Türkiye’de öyle mi?
Ya diğerleri
Türkiye’nin bir takımı olan Galatasaray, Avrupa’da hatırı sayılır bir güce sahip, Milli Takım Dünya Kupası’na ve son iki Avrupa Şampiyonası’na katılmaya hak kazandı. Peki ya hakemler öyle mi?
Hakemlik kurumu, belki de bu yıl olduğu kadar Türkiye ligi tarihinin hiçbir döneminde yoğun bir şekilde tartışılmadı. Kuşkusuz bu tartışmaların önemli bir kısmının ‘Türk tipi futbol gündemi’nin yaratılmasında, ya da ‘Türk tipi futbol adamlarının’ söyledikleriyle gündeme geldiği söylenebilir. Ancak, başka bir önemli dilim ise haklı, gerçekçi eleştirilerden oluşuyor.
Yavaş yavaş sonuna yaklaşılan Süper Lig’in ilk sezonunda öylesine hakem hataları yaşandı ki, bunların büyük bir kısmının ‘insan olmaktan kaynaklı’ olduğunu söylemek fazlaca iyi niyetli olurdu. Üstüne üstlük, geçtiğimiz aylarda gündeme gelen ve her nedense üzerinde fazla durulma ihtiyacı duyulmayan ‘Şike Skandalı’ da bu kuruma olan güveni iyice zedeliyor.
Nasıl zedelenmesin ki!
Afiyet olsun
Önceki gün oynanılan İstanbulspor-Galatasaray karşılaşmasının ardından Galatasaray menejeri Abdürrahim Albayrak ile maçın hakemi Orhan Erdemir’in birlikte yemek yemeye gittikleri yansıdı dünkü gazetelere. İstanbulspor’un oyunun daha başlarında gereksiz bir kırmızı kartla cezalandırıldığını, hakemin verdiği bu kart nedeniyle eleştirildiği bir maçın ardından ortaya çıkan bu manzara, gerçekten ‘iyi niyetli’ bir buluşmanın ürünü değilse, futbolda ‘ar damarı çatlama’nın somut bir göstergesi olarak görülmeli.
Üç büyük kulüp dışında kalan takımların, ligin bu üç takıma göre düzenlendiği, onların şampiyon olmaları için bütün yolların açıldığı şeklindeki eleştirilerini haksız kabul etsek bile, hakemlerle ve kurumla ilgili bu kadar çok ‘şaibe’ ortalıkta dolaşırken federasyon gözlemcilerinin dünyanın en yüksek notlarını Türk hakemlerine vermelerini nasıl anlamamız gerekiyor.
Madem dünyanın en iyi hakemleri Türkiye’de, neden herhangi bir uluslararası organizasyonda görev alamıyorlar. Neden UEFA’nın ilk yüz hakemi arasında herhangi bir Türk hakemin adını göremiyoruz.
Yavuz hırsızlar
Şurası açık ki, Türkiye’de hakemlik organizasyonu da tıpkı ligi organizasyonu gibi üç büyük takıma göre düzenlenmiştir. Hakem triosunun hangi takıma ne kadar müsamaha ve destek vereceğini dönemin konjonktürel ve politik-ekonomik ilişkileri belirler.
Açıkça bir emek hırsızlığı olan bu durumdan en fazla şikayetçi olanlarsa daima üç büyük takımların sözcüleri olmuştur.