www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Konum ____ Çetin Diyar
İleri denilen gerilik

Durum ____ Ahmet Yaşaroğlu
“Liberal emperyalizm çağı”

Dünyaya Bakış ____ Taylan Bilgiç
Ateş sadece düştüğü yeri yakmaz

Yaşadıkça ____ Enver Şat
Efendilerin hukuku Kölelerin hukuku

Yaşama Kültürü ____ Cengiz Bektaş
Lüleburgaz’da Mimar Sinan

GENÇLİĞİN SESİ
Geleceğimiz için alanlara!

EVRENSEL'DEN
Su uyur, düşman uyumaz!

Bakış ____ Özcan Bilir
Ayak oyunu

Ramp Işıkları ____ Ramp Işıkları
Emekçi Yurttaş - Gizli Kahraman

  Konum..........Çetin Diyar

İleri denilen gerilik

İçişleri Bakanı R. Kazım Yücelen’in Yüksekova’da polis arabasından Kürtçe türkü çalan emniyet müdürüne sahip çıkan açıklamaları “olgunluk” olarak değerlendirildi. Yücelen, “Kürtçe kaset çalmak, türkü söylemek, halay çekmek yasak değil. Suç değil. Bunda bir sorun yok” sözleriyle Kürtçe konusunda yaşanan karmaşayı önlemiş. Yücelen’in gelişmelere “olumlu ve olgun” yaklaştığını öne sürenler bu bakanın imzasıyla 81 valilik ile nüfus ve milli eğitim müdürlüklerine gönderdiği genelgelerden söz etme “cesaretini” gösteremiyorlar. Aynı İçişleri Bakanı, Kürtçe eğitim isteyen ve bunun için dilekçe verenlere izin verilmemesini istemiş, çocuklarına Kürtçe isim koyan ailelerin “ihbar” edilmesini emretmişti. Şimdi, Yücelen veya devletin bu konuda bir yumuşama içinde olduğu mu söylenecek, yoksa, Kürtçe’deki belirsizlikten dolayı ikide bir böylesi “ilginç” ve “komik” gelişmelere sıkça rastlanacak mı?
KÜRTÇE DAR BİR YERE HAPSEDİLDİ
“Kürtçe kaset serbest”, “Kürtçe türkü söylemek de çalmak da suç değil” gibi söylemlerle sanki Kürtçe konusunda bir problem yokmuş gibi davranılmasına karşın Kürtçe halen bir sorun olmaya devam ediyor. Eğer, sorun Türkiye’de Kürtlerin sorunu tek başına Kürtçe türkü söylemek ve halay çekmek olsa elbette çözümü pek de zor olmayan bir konu gibi davranılıp, kısa sürede bu konu “tatlıya” bağlanabilirdi. Ama, Kürtçe, Kürt sorunu etrafında şekillenen bir dizi sorunun önemli bir unsuru durumundadır ve türkü, şarkı, kaset gibi alanlarla sınırlı değildir. Kaldı ki, Kürtçe türkü, şarkı yasaklamayla ortadan kalkacak bir şey olmadığı gibi, söylenmesinin önüne de geçilemez. Bu yüzden, “Kürtçe türküye Bakan desteği”, “Kürtçe türküyü çalan polise sahip çıkıldı” gibi değerlendirmeler sorunun aslını yansıtmaktan uzak, Kürtçe’yi böyle dar bir yere hapsetmeye yöneliktir.
SORUN AŞILDI KÜRTÇE HER YERDE KONUŞULUYOR!
Kürt sorunu denilince tüyleri diken diken olan, bölücülük paranoyasının bin bir türlü teorisini yapanlar, “Kürtçe türküye de yasak konulurmuymuş canım” diyorlar. Sanırsınız ki, Kürtçe Türkiye’de hiçbir zaman sorun olmamış, Kürtler dillerini istedikleri gibi kullanmış. Oysa, bunları söyleyenler, Kürtçe konusunda halen ciddi sorunlar olduğunu savunanları, “siyasi amaçları için konuyu istismar edenler” olarak suçluyorlar. “Kışla’da Kürtçe parça okunur mu, polis arabasından çalınır mı” gibi safsatalarla da artık konunun çok “ileri” bir yerden tartışıldığı izlenimini veriyorlar. Kürtçe sorunu şimdiye kadar demokratik bir yöntemle çözülmüş olsaydı, Kürtçe yasak, baskı ve engellemelerle karşılaşmasaydı, “Kışla’da okunduğunun söylenmesi, polis arabasından çalınması” bu kadar gündeme gelmeyecekti. Kürtçe en başından bu yana sorun olduğu için şimdi, “Bazı noktaları aştık, ileri bir yerden konuşuyoruz” dedikleri şeyler aslında oldukça “geri” noktalardan dile getiriliyor. Üstelik, yıllardır kasetlerde, düğünlerde, şenliklerde Kürtçe türkü okunur ve Kürtçe konusu şarkı ile ilgili bir sorundan ibaret değildir.

Mesele Kürtçe türkü ekseninde tartışıldığı sürece bu yaygara daha kapsamlı bir şekilde sürdürülecek, bu iş de, kışla ve polis arabası ile kalmayacaktır. Yarın öbür gün, “ünlü simaların” katıldığı bir gecede yine “ünlü sanatçılar” tarafından Kürtçe türkü söylenip, devlet erkanından buna eşlik edenler olacaktır. Aynı tantanaya bu kez, milletvekilleri, bakanlar ile parti liderleri de katılabilir ve Kürtçe konusundaki parçaların tamamlanabilir. Şarkıydı, türküydü, Kürtçe ile halay çekip, kendinden geçtiler derken, Kürtçe’deki sorunlar yakıcı bir şekilde devam ediyor. Anadilde eğitim talebiyle ilgili henüz somut bir gelişme olmadığı gibi, sanki Kürtlerin böyle bir talebi yokmuşcasına süren bir sessizlik var. Kürtçe yayın konusunda da aynı belirsizlik yaşanıyor ve Kürtçe yayın MKG ve hükümet partileri arasında sıkışıp kaldı. Kürtçe sorunu bunlarla ve diğer sorunlarla ele alınıp, çözüm için adım atıldığı oranda anlamlı olabilir.

 
Başa dön

  Durum..........Ahmet Yaşaroğlu

“Liberal emperyalizm çağı”

İngiltere Başbakanı Tony Blair’in danışmanı, “üst düzey diplomat” Robert Cooper, dünyanın siyasi, ekonomik ve askeri bir profilini çıkararak, içinde yaşadığımız dönemi ‘liberal emperyalist çağ’ olarak nitelemiş. Cooper, “ulusal egemenlik, güçlü öz savunma ve bağımsız ekonomi gibi eski değerlerin yerini şeffaflık, gönüllü olarak karşılıklı bağımlılık ve içişlerine karışmama ilkelerine bıraktığını” vurgulamış. Cooper’a göre, üç yüz yıl süren modern devletin siyasi yapısı 1989’da son nefesini vermiş. Bu tarihe kadar uluslararası düzen, “ya hakim bir gücün hegemonyasına ya da güç dengesine dayanıyor”muş. Eski düzende “barış, düzen ve güvenlik imparatorluk demek”miş.
Bugün artık, içişleri ve dışişleri ayrımı yapılmasına ihtiyaç kalmamış; bunun yerini karşılıklı bağımlılık ve içişlerine müdahale hakkının gönüllü olarak kabul edildiği bir sistem almış. Cooper ayrıca “çifte standardın -müdahaleler konusunda- zorunlu olduğunu, çünkü süreci tamamlayamayan eski ulusal devletlerin dünyaya kaos ve düzensizlik yaydığını” iddia ediyor. Bütün bunlar The Observer gazetesinde yer almış ve oradan Milliyet gazetesi aktarıyor. Haber Milliyet gazetesinin altbaşlığında “Büyük devletler artık hegemonik güç olmaktan çıktı, şeffaflık, dürüstlük ve işbirliğinin motoru oldu” ibaresiyle verilmiş.
Bugünkü uluslararası gelişmelere bakıp da, hâlâ yukarıda söylenilenlerin, pembe diyebileceğimiz kısmına inananlar var mı bilemiyoruz. Ama bugün emperyalizmin zirvelerinde, en azından şu imparatorluk ve hegemonya üzerine farklı düşüncelerin ileri sürüldüğünü, artık tek süper gücün kaldığı yorumlarının yapıldığını, buna yeni imparatorluk denmesi gerektiğini ileri sürenlerin var olduğunu biliyoruz. Cooper’ın hegemonya ve güç ilişkilerine yeni isimler vermesi, ya da önceden verilmiş olan isimleri kullanması, bugünkü emperyalizmin ve onun ilişkilerinin değişmiş olduğu anlamına gelmediği gibi, gerçeği de yansıtmıyor. Söylenilenlere emperyalist bir ideoloğun bugünkü uluslararası durumu kendi cephesinden yorumu olarak bakmak mümkün olabilir. Bu yorumun, Başbakan’ın danışmanı bir İngiliz tarafından yapılmış olmasını dikkate almak, imparatorluklar konusundaki düşüncelerinin nedenlerinin anlaşılmasına da ışık tutabilir. Bu, herhalde ikinci dereceden bir emperyalist gücün kendi kamuoyunu tatmin etme çabasından başka bir şey değildir.
Tekelci kapitalizmin, özellikle ‘80’li yılların sonundan başlayarak liberalizm görünümüne büründüğünü, sözde liberal düşüncelerin etkili olduğunu biliyoruz ve o süreci hep birlikte yaşadık. Ama bütün bunların bir cila ve kılıf olduğunu da gördük. Bugün artık, geçmişte farklı düşünen pek çok kimse ‘90’lı yılların başında güçlü olarak esen burjuva liberal rüzgarlara, “Yeni Dünya Düzeni” üzerine çizilen pembe tablolara prim vermiyor. Açıktan özeleştiri yapanlara rastlanıyor; kalkış noktaları ne olursa olsun özür dileyenler de çoğalıyor! Filistin’de İsrail tarafından yapılanlar, Venezüella’daki son askeri darbe, yalan ve demagoji üzerine kurulan liberal emperyalist hayalleri dağıtan son gelişmeler oldular. Yaşanan her gün, bağımlı ülkelerin karşılaştıkları davranışlar, ezilen halkların uğradığı kıyımlar, özellikle ABD emperyalizminin ve onun müttefiklerinin maskelerini parçalayıp atıyor. Karşılıklı bağımlılık, gönüllü işbirliği üzerine savrulan her yalan, tek yanlı bağımlılığın ve koşulsuz boyun eğmenin acı gerçeklerine çarpıp tuz buz oluyor.
Yaşananlar emperyalizmin değiştiğini değil, tüm haşmeti ve gücü ile saltanat sürdüğünü, kendisini dizginleyen bütün bağlardan kurtulmuş olduğunu kanıtlıyor. Şimdi bu sürecin daha geniş kesimlerce anlaşılmakta olduğu bir döneme giriyoruz. Bundan daha da önemlisi, yaşananlar ve ileride yaşanacak olanlar emperyalizme karşı mücadeleyi daha da yakıcı bir biçimde halkların önüne getirecek ve getiriyor. Çünkü doğrudan hedef tahtasına koyulan halklar ve onların entelektüel tartışmalar yürütmeye, olan biteni teorik olarak açıklamaya fazlaca bir ihtiyaçları yok. Düşman tüm zalimliği ve yıkıcılığı ile karşılarında ve mücadeleden başka bir yol bulunmuyor.

 
Başa dön

  Dünyaya Bakış..........Taylan Bilgiç

Ateş sadece düştüğü yeri yakmaz

ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, dün sabah saatlerinde, Ramallah’ta kuşatma altında bulunan Filistin lideri Yaser Arafat ile görüştü. Powell’ın, savaş suçlusu Başbakan Ariel Şaron ile görüşmesinden sonra yaptığı tek “olumlu” (!) açıklama, İsrail ordusunun “teröre karşı yanıtı”nın “ölçülü” olması gerektiği biçiminde. Bu açıklamanın, İsrail tarafında alaycı bir gülümsemeyle karşılandığı kuşkusuz.
Powell bunu der de, Şaron’un Türkiye şubelerinden Hürriyet gazetesi durur mu? Onlar da, günlerdir görmedikleri Filistin ile dayanışma eylemlerinde “ölçünün kaçtığını” buyurmuşlar. Ölçüyü kaçıran, Saadet Partisi mitingine katılan birkaç kıt akıllı İslamcının, İsrailli futbolcu Revivo aleyhine ve Hitler lehine dövizler taşıması.
Acaba Filistin’e saldırının “ölçüsü” nedir? Cenin’de 500 Filistinli öldürülmüştü mesela, bu rakam kaç olsaydı “ölçülü bir tepki” sınıflandırmasına girecekti? Veya İsrail’i protestodaki “ölçü” ne olmalı? Katliamlar değil de “bölgede akan kan” mı protesto edilmeli? Ya da sokaklara öyle 10 bin 10 bin değil de yüzerli gruplar halinde mi çıkılmalı? General Powell ve Hürriyet’in baronları bu konulara bir açıklık getirse iyi olacak...
Kendisine “İsrail Savunma Kuvvetleri” diyen katiller sürüsünü bu kadar pervasızca savunmanın bir sebebi var elbette. Filistin’de yaşananlar, birtakım “kaygı”ları depreştiriyor ve bu kaygıların, anti-siyonizm ile değil, anti-emperyalizm ile ilgisi var. Savunulamaz olanı, yani Siyonizmi savunarak, onun iplerini tutan ABD emperyalizmi gözlerden uzak tutulmak isteniyor. İdeolojik saldırı cephesi ne kadar ileriden kurulursa, “karşı cephe”yi oluşturan işçi ve emekçilerin o kadar “geriden” hareket edecekleri varsayılıyor. Üç-beş akılsızın “Hitler’i anladıklarını” ifade eden dövizleri ön plana çıkarılırken, Powell’ın “Şaron’u anlıyoruz” demeci gizlenmeye çalışılıyor. Yerli-yabancı sermayeye göbekten bağlı gruplar, mitinglerle bir yandan “İsrail’e karşı olduklarını” gösterip halkın gözüne girmeye çalışırken, aynı mitingde su katılmamış Amerikancı “hatip”ler konuşturup, “diğer tarafa” göz kırpıyorlar.
Peki bu mümkün müdür? Hem ABD yandaşı, hem de İsrail’e karşı olunabilir mi?
ARAP LİDERLERİNİN HALİ
Arap ülkelerindeki gelişmeler, öğretici. “ABD’ci İsrail karşıtları”ndan Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek, Ramallah’ın işgalinden bu yana bir kez olsun halka hitap etmedi. Nazi terörünü aratmayan İsrail vahşetine karşı sokaklara dökülen Mısır halkı, karşısında polisi buldu. Polis saldırılarında ölümler yaşandı. ABD’li bakan Powell Kahire’yi ziyaret ettiğinde, basının önüne Mübarek değil, Dışişleri Bakanı çıktı. Önceki gün ise, Mısır büyük bir adım atarak “İsrail’e uçak seferlerini durdurduğunu” açıkladı. Şaron, çok korkmuş olmalı!
Ürdün ise ayrı bir alem. Nüfusunun dörtte üçü, vatanlarından kovulmuş Filistinliler olan bu ülkenin “kralı” Abdullah da bir kez olsun halka hitap etmedi. Ürdün polisi, sokaklara dökülen kitlelere yönelik saldırılarından birinde 10 yaşında bir Filistinli çocuğu öldürdü, ardından İsrail karşıtı gösteriler yasaklandı. Babasının oğlu olduğunu böylece kanıtlayan Abdullah, CNN’e çıktı ve Christiane Amanpour’un yüzüne karşı (Arafat’ın azarladığı ‘gazeteci’), “Arafat bir kahramandır” dedi. Peki bu “cesur” sözlerin Filistin halkına ne faydası oldu?
Dahice “barış planı”nın mimarı olan Suudi Arabistan gericiliğinde neler olup bittiği ise pek belli değil. Gösteriler zaten yasak, ama halkın yine de bazı kentlerde sokaklara döküldüğü, hatta polisle çatıştığı haberleri geliyor. Ama hakkını yememeli; Suudi krallığı, ölen Filistinliler için birkaç milyon dolar bağışlayacakmış. Bunun adı “kan parası”dır; “Müslüman ve Arap komşuları tarafından yüz üstü bırakılan Filistinlilerin ölümü karşılığında ödenen para” yani. Faydası çok, ama Filistinlilere değil. “Arap devletlerinin ortak suçluluk kompleksini yumuşatmaya” yarıyor (Firas El Atrakçı, 13 Nisan, Palestine Chronicle).
SORUN ‘ARAP OLMAK’ MI?
Türk hükümetinin de bunlardan geri kalır yanı yok. Ama yok, “geri kalır” sözü hafif kaçar. Ecevit’in “soykırım” ifadesinden sonra defalarca özür dilemesi ile düştüğü duruma, Suudi krallığı bile düşmemişti.
Demek sorun, bizim “kafatasçı-liberal” köşe yazarlarının öne sürdüğü gibi “Arap” olmakla değil; emperyalizmin “elinin altında” olmak ile ilgili.
Washington, “Yeni Dünya Düzeni” aldatmacası ile, dünyanın pek çok ülkesinde halklara kadar sirayet eden bir “illüzyon” yaratmıştı. Bir tür “ağabeylik” veya “babalık” illüzyonuydu bu; savaş ve çatışmalar, “ağabey”in devreye girip tarafları “barıştırması” ile sona erecekti.
Hiçbir somut temele dayanmamasına rağmen; Balkanlar, Avrupa, Afrika ve Ortadoğu’da, 10 yıl kadar sürdü bu illüzyon. Ama artık, bir daha asla yeniden inşa edilemeyecek bir biçimde, paramparça oluyor. Şaron terörizminin muhtemel bir sonucu, İsrail devletinin orta vadede “sürdürülebilir bir devlet olma” beklentisinin mezara gömülmesi oldu. Terörizme verilen pervasız Amerikan desteği ise, Washington’un “arabuluculuk” ve “barış tesisçiliği” iddialarına, ölümcül bir darbe indirdi.

Hem Amerikancı olup hem de İsrail’e karşı “poz kesme”nin, örneğin Powell’ın bölge gezisinin “barış için olumlu bir adım” olmasını temenni etmenin arkasında, ABD ile İsrail arasındaki stratejik ilişkiyi görmeme, veya görmezden gelme tutumu yatıyor. Bu stratejik ilişkiyi, tarihine pek girmeden, somut verilerle özetlemeye çalışalım.
İsrail, ABD’den en çok “maddi yardım” alan ülke. 2000 itibarıyla bu “yardım”, 4 milyar 130 milyon dolar (yaklaşık yarım katrilyon lira!) olmuştu. Ne tesadüftür ki, ikinci sırada, 250 trilyon lira ile Mısır bulunuyor. Üç numarada ise, Kolombiya diktatörlüğü var.
Dahası, bu “yardım”, iniş-çıkışlar kaydetmekle birlikte, istikrarlı olarak artıyor. Rakamlarla olaylar arasındaki ilişkiye baktığımızda, ilginç bir “seyir” yakalamak mümkün: İsrail ne zaman büyük bir askeri/diplomatik saldırıya hazırlansa, hemen öncesinde ve sonrasında, ABD’nin gönderdiği para “tavan” yapıyor:
1973’te, Mısır ve Suriye’nin İsrail’e yönelik ortak saldırısından hemen önce, o tarihe dek “alt düzeyde” seyreden ABD yardımı 500 milyon doları aştı. İsrail, bu savaşta gösterdiği performans ile, efendisi ABD karşısında “rüştünü” ispatlayacaktı. Nitekim savaşın ardından, mali yardım 2.5 milyon doları geçecekti.
1978’de, Camp David “barışı”ndan hemen önce, ABD yardımı 2.5 milyon dolara yakın bir seviyedeydi. Anlaşmanın ardından bu miktar iki kattan fazla artarak, 4.5 milyon doları geçti. Bu parayla beslenen İsrail ordusu, 1982’de Güney Lübnan’a girdi. İlerleyen yıllarda, ABD yardımı nispeten azaldı. Nihayet, Eylül 2001’deki İntifada öncesinde hızla artmaya başladı ve 2000 yılı itibarıyla 4 milyon dolar “psikolojik seviye”sini geçti.
PARALAR NEREYE GİDİYOR?
Bu paralar, İsrail’in ABD için sağladığı stratejik faydanın yanı sıra, eninde sonunda dönüp yine ABD tekellerinin kasalarına giriyor tabii. İsrail, sadece son birkaç yıl içinde Lockheed Martin şirketinin ürettiği 50 adet F-16 (2.5 milyar dolar), Raytheon yapımı 57 adet havadan havaya füze (27 milyon dolar), Boeing’ten 12 adet Apache saldırı helikopteri (415 milyon dolar), American Ordinance yapımı 214 bin adet 155mm top mermisi (62 milyon dolar) satın aldı (veriler The Times’tan). Bunun yanı sıra, Körfez Savaşı’ndan sonra, ABD’nin elindeki “ordu fazlası” Apache ve Blackhawk helikopterleri, füze sistemleri ve Patriot füzeleri gibi pek çok silah, İsrail’e “hibe” edildi.
İsrail, bütün bu silahları müzede sergilemek için almıyordu elbette; şu anda neredeyse hepsi, Filistin topraklarındaki sivil nüfusa karşı kullanılıyorlar.

Hem ABD destekçiliği yapıp, hem de İsrail’e karşı olunamayacağını, İsrail yönetimi de çok iyi biliyor. Arafat’ı Usame Bin Ladin’e benzetmek, intihar saldırıları ile 11 Eylül arasında paralellikler kurmak, hepsi bu bilinçle uygulanan taktikler. Şaron hükümeti, katliamların gizlenememesi üzerine, son olarak “Afganistan örneği”ne başvuruyor. İsrail Dışişleri Sözcüsü Arye Mekel şöyle konuşuyor: “Afganistan’daki Amerikan savaşında, tek birimiz bile öldürülen bir sivil görmedik. Ama hiç kimsenin ölmediği düşünülebilir mi? İşin özü şu ki, televizyonlarda sadece uzak çekimler yer aldı.” (aktaran Ben Lynfield, CSM)
Bir örnek de, Şaron’u “çok yumuşak” bulduğu için kabineden istifa eden, faşist Milli Birlik blokunun şefi Avigdor Lieberman’dan: “Neden askerlerimizi tehlikeye atıyoruz? ABD ve NATO orduları Yugoslavya ve Afganistan’da ne yapmıştı? Onlar askerlerini tehlikeye atmadı, havadan her yeri bombaladılar, o kadar.” (Haaretz, 1 Nisan)

Bu “fikir”ler sadece İsrail’den çıkmıyor. New York Times’tan Washington Post’a kadar bütün “saygın” Amerikan gazeteleri, en hafifinden, “İsrail’in başladığı işi bitirmesine fırsat verilmesi” yönünde çağrılar yapmaktalar. İşte, Amerikan finans sermayesinin gözde gazetesi Wall Street Journal’dan bir alıntı: “1987 sonlarında, İran-Irak savaşının vahşeti, genç İranlı erkeklerdeki şehitlik sendromunu bitirmişti. Şimdi de, Filistinlilerdeki şehadet duygusunu yok edebilecek tek şey savaş. Eğer ABD yönetimi bu sendromla uzlaşmaya çalışırsa, sadece ateşe benzin dökecek ve hem ABD’yi, hem İsrail’i zayıf gösterecektir.” (Reuel Marc Gerecht, 8 Nisan)
Bush, Bush’un adamları ve Bush’un gazetecileri, Filistin’de resmen “soykırım” talep ediyorlar. Bu tarifsiz gözüdönmüşlüğün acısı, şu anda Filistin halkının omuzlarında; onlar bu yükü onurla taşımaktalar. ABD-İsrail terörizmine dur denilmezse, yarın sıra başka halklara da gelecek. Bu ateşin “düştüğü yeri yakmak” ile yetineceğini zannetmek, büyük bir yanılgı.

 
Başa dön

  Yaşadıkça..........Enver Şat

Efendilerin hukuku Kölelerin hukuku

Dünyanın gözü önünde bir vahşet, bir katliam yaşanıyor. “Merkez Ülkeler” diye tanımlanan emperyalist sermayenin, kendi aralarındaki dalaşma, Filistin halkının İsrail’e kırdırılmasını yürürlüğe sokmuştur. Bu katliamın acılarını ve dehşetini bir kenara bırakırsak, aslında, katliamların bu bölgeyle sınırlı kalmayacağını görürüz. Çünkü emperyalizmin yeni politikaları, bu tür çatışmaların daha da sıklaşmasını gerektirmektedir. Emperyalist bloğun dışında kalanları, sistemli bir şekilde ve kontrol altında tutarak, yok etmenin bir parçasıdır bu. Türkiye için biçilen rol ise; (gerek AB, gerekse ABD) bulunduğumuz bölgede ve diğer bölgelerde, paralı askerliktir. Diğer yandan, yeraltı ve yerüstü kaynaklarımızın talanıdır. Sistemli bir şekilde yok etmenin yolu sadece savaştırmak değildir. Geri ve çevreye zararlı teknolojilerle, o ülkelerin birer mezbahaya döndürülmesi de planlanmakta, filler tepişmekte, halklar ezilmektedir. Çünkü kartlar yeniden karılmakta, bu yeni duruma herkesin razı olması istenmektedir.
İki farklı hukuk düşünülmektedir. Efendilerin hukuku ve köleler hukuku...
Zenginlerin hukuku-fakirlerin hukuku...
Zenginler kulübü-fakirlerin kahvehanesi...
Her kulübün ayrı kuralları, koşulları var...
Kapitalizmin kitabı bu şekilde yeniden yazılmak isteniyor.
Din kitaplarında olduğu gibi: “...Kölelerinize ve cariyelerinize iyi davranınız..”
Din pazarlamacıları: “Bakın ne kadar adil bir din. Kölelerin hakları bile düşünülmekte” diyebilirler.
Peki, köleliğin ve cariyeliğin kendisi bir haksızlık değil mi?
Zengin ülkeler kimin sırtında zengin oldu?
Fakir ülkeler neden fakir kaldı?
Emperyalizmin bu kanlı senaryosu, enerji ve doğal kaynakların bulunduğu bölgelerde devam ettirilmek istenmektedir. Bu kanlı senaryoya, figüran olmayı kabul etmeyip, emperyalizme ve anamalcı sisteme karşı durarak, oyunu bozmak mümkündür. Bunun için de, emperyalizmin, inanç ve etnik farklılıkları kullanmasına izin vermemek gerekmektedir. Ulusların birbirlerini farklılıklarıyla kabul edip, kenetlenmeleri lazım. Sömürülen halkların tek seçeneği budur.
***
Bütün bu katliam haberlerinin gündemin tamamını kapladığı bugünlerde, ülkemizde azgın bir talanın pislikleri ortalığa saçılmıştır.
Bunlardan birincisi, Uluslararası Tahkim’in enerji alanında uygulanmasıdır. “...Konya Ilgın Termik Santralı Projesi’ni yürüten Amerikalı enerji şirketleri PSEG Global ve North American Coal Corp., Uluslararası Tahkim Kurulu (ICSID)’na başvurarak Türkiye’den davacı oldu. Türkiye davayı kaybederse, toplam 300 milyon dolar tazminat ödeyecek....” (10 nisan 2002 tarihli Evrensel) Bu davaların devamı da gelecek. Hem de sadece enerji alanında değil. Ticari bütün alanlarda bu davalar peşpeşe gelecek.
İkinci pislik; alım garantisi verilerek anlaşma imzalanan doğalgazdan saçıldı. Bu sene kış çok sert geçti. Buna karşın alınması sözü verilen doğalgaz, tüketim az olduğu için alınamadı. 2002’nin ilk üç ayında 221 trilyonluk gaz kullanılamadı. Kullanılamayan bu gazın parasını, gaz ihraç eden ülkelere ödemek zorunda kalacağız. Bu açık, yaz aylarında daha da artacak. Bu artışı önlemek için devreye alınacak doğalgaz santralları da yetmeyebilir. Kaldı ki, doğalgaz santrallarının devreye girmesi, elektrik arzında da fazlalık oluşturacaktır. Bu durumda ise, mevcut hidrolik ve termik santralların kapasite kullanımı daha da düşürülecektir. Kapasite kullanımının düşmesi, elektrik üretiminin daha pahalı olması demektir.
Üçüncü pislikse, Samsun’a kurulması düşünülen Mobil santralın yapım çalışmaları, bütün hukuk dışılığa karşın devam etmektedir.
Mobil santral nedir, niçin kurulur?
Mobil santral; sabit olmayan, deniz veya kara taşıtıyla taşınabilen, çok büyük güçlü olamayan elektrik santrallarıdır. Genellikle dizel santrallardır. Bu santraller geçicidirler. Bir bölgede elektrik enerjisi yetmediği zaman, geçici bir süre için bu santrallar devreye girer ve enerji sorunu çözülür. Oysa Samsun’a ve diğer bölgelere kurulması düşünülen sözde mobil santrallar, resmen kalıcıdır ve çevreye oldukça fazla zarar verecek güçtedir.
Bu uygulamalarla, ülkeyi yönetenler; gaflet ve delaleti çoktan geçmişledir. Bu yapılanlar resmen ihanettir. Ve bu ihanetin arkasında da, Filistinlileri kırdıran emperyalist güçler bulunmaktadır. Çünkü bu ülkenin halkı teslim alınmak istenmektedir. Emperyalistler bu ülkeyi “IMF aracılığıyla satın almak” istemektedirler. Hatta satın aldıklarını da açıkça söylemektedirler. Amerika eski Başkanı Bill Clinton’ın uzun yıllar danışmanlığını yapan Morris’in bu yöndeki açıklamaları henüz unutulmamıştır. Bu yüzden, emperyalizme ve sömürüye karşı mücadeleyi yükseltmek, bu ülkenin gerçek sahibinin bu ülkenin halkı olduğunu daha gür haykırmak bütün yurtseverlerin görevidir.
e-posta:
enversat@mynet.com
e-posta: celalemir@ato.org.tr

  Başa dön

  Yaşama Kültürü..........Cengiz Bektaş

Lüleburgaz’da Mimar Sinan

9 Nisan Sinan günüdür...
Bu yılın Sinan gününde Lüleburgaz’daydım.
Sokollu’nun Sinan’a yaptırdığı ünlü külliye burada... Büyük bölümü yıktırılırken Mustafa Kemal’in buyruğu ile durdurulmuş yıkım... Ne yazık ki kervansaray kurtarılamamış...
Şimdilerde değerinin bilindiğini sanmayın... Bu tür yapılarımızı bilisiz din adamlarımızın eline bırakmışız, onlar hele bir de öteki bilisizlerle birleştiler mi canlarına okuyorlar kültür kalıtlarımızın...
Aydınlar mı?
Onların çoğunluğu da bu yapıları yalnızca din yapıları sanıyorlar. Gördükleri yok...
Örneğin mimarlık, mühendislik, sanat öğrenimi yapanlar mı?
Süleymaniye’yi, Selimiye’yi bile görmeden diploma alanlar ne yazık ki çoğunlukta...
Lüleburgaz Külliyesi’nin Arasta (dükkanlar) bölümünün bir yanı da kervansaray gibi yıkılmış. Yenilerde de, Sinan’ın yaptığı ayakyollarını beğenmemişler, yenilemişler. Aluminyum, fayans, usunuza ne düşerse kullanılmış. Tam anlamıyla görmemişlik...
Medresenin odaları saçma sapan kullanımlara verilmiş. Caminin son cemaat yerinin kolonlarının araları aluminyum doğramayla kapatılmış. Sinan’ın çağının iklimi değişik miydi? Daha mı sıcaktı o zaman? Değişen bir şey yoksa Sinan kapatmayı bilemez miydi? Üstelik bu saygısızlığın, densizliğin, çirkinliğin hemen kaldırılması için ilgilileri kararlar da almışlar. Ama gene de o pislik duruyor orada... Oranları gerçekten “mükemmel” iki pencereden birinin mermer şebekesini (parmaklığını) kırıp soba borusu geçirmişler içinden... Ötekini tümüyle kaldırmışlar... Umarım kırıp bir köşeye atmamışlardır... Caminin içini anlatmayayım, o çirkin aydınlatma öğelerini (avizeleri) vb.
Bunları anlatacak değildim size. Ne yapayım ki asıl anlatacaklarım bunlarla ilgili...
Medrese avlusunda başladı bu yılın Sinan günü... Hepimiz orada toplanmıştık... Sinan bir at üstünde geldi. Sakalı-bıyığı, kavuğu-cübbesi, eni konu benzetilmişti. Herkese incelikle seslendi. Üzgündü... “Yaptıklarımı neden yıkıyorsunuz, bozuyorsunuz, kirletiyorsunuz?” diyordu. Saygısını sevgisini bozmadan bir güzel azarladı herkesi. Söyleyecek söz bulamadılar avludakiler, önlerine bakakaldılar...
Sonra hep birlikte toplantıya geçildi...
Bir dinleyici sordu: “Sinan Hıristiyan doğdu diyorlar. Doğru mu?”
Prof. Dr. Oktay Aslanapa yanıtladı:
- Devşirme olduğu kesin.
Bütün konuşmalarımız içtenlikli, doğrucu, sıcacıktı... Sinan dinliyordu...
Lüleburgazlıların çağırdıkları gibi Sinan’ı bir de İstanbullular çağırmalı. Daha doğrusu birçok kültür adamımızı birçok yere çağırmalı...
Yararı olur mu ki?
En azından şu öğrenilir sanıyorum: Atalarımız bizimle övünemeyeceklerse bizim onlarla övünmeye hiç hakkımız yok!

 
Başa dön

  GENÇLİĞİN SESİ

Geleceğimiz için alanlara!

YÖK yasa tasarısının üniversiteleri sermayeye tümüyle teslim etmeye yönelik içeriği, gazetemizde ve sayfamızda aylardır anlatılmaya çalışılıyor. Okurlar bir YÖK yasa tasarısı yazısının daha “kabak tadı” verdiğini düşünebilir. Ama herhalde bu “kabak tadı” bile, tasarının yasalaşması halinde önce öğrencilere ve üniversite çalışanlarına, sonra bütün topluma verecekleri “zehir” yanında katlanılır bir şeydir.
Meclis Milli Eğitim Komisyonu, sonunda geçen hafta içinde YÖK yasa tasarısını onayladı. Komisyon bile, çoğu yasa tasarısına nasip olmayan bir muhalefetle karşılanan ve tartışmaları basına da yansıyan tasarıyı, Kemal Gürüz’ün de yoğun kulis çalışmaları sonucu göstermelik bir iki değişikliğin dışında değişikliğe uğratmadı. Bu geride kalan süreci de fazla uzatmaya niyetleri olmadığını gösteriyor.
Basında çıkan haberler, ÖSYM’nin adının değişmesi, başkanına “yaş haddi engelinin” getirilmesi ve bunun çıkardığı tartışmalar çevresinde dönüyor. Haberi tümüyle vermek sorumluluğunu hissedenler ise, üniversiteler dışarıdan proje alacaklar, öğretim üyelerini patronlara kiralayacaklar, “işletme hesabı” kurup piyasaya iş yapacaklar ve böylece mali özerkliğe kavuşmuş olacaklar diye sonlara sıkıştırıyor.
Yani tasarı ilk piyasaya çıkarıldığında, hatta her benzer “reform” piyasa çıktığında “Üniversiteler kurtuluyor” diye haber verenler, tasarının Milli Eğitim komisyonunda aldığı son halin müjdesini pek ağız tadıyla veremediler. Çünkü öğrencilerin ve seslerini giderek daha fazla duyuran üniversite çalışanlarının, diğer üniversite bileşenlerinin gösterdiği tepkiden korkuyorlar.
Bu hafta içinde belli başlı illerde düzenlenecek olan gençlik mitingleri, bu tepkinin yeniden en güçlü biçimde dile getirildiği yerlerden biri olacak. “Gençlik mitingleri” düzenlemek pek sık sahip olunan bir olanak olmadığı için de, mitingler için belirlenen talepler oldukça geniş. YÖK yasa tasarısından İsrail’in Filistin’i işgaline, F tiplerine kadar gençliğin bir süredir protestolarına konu olan birçok sorun, mitinglerin gündemine taşınacak.
Gençliğin öfkesini uyandıran çok konu var. Çünkü her gündemle geleceğini biraz daha kaybediyor, biraz daha piyasaya mahkum ediliyor. Ama bu geleceksizlik kabusundan uyanmaya her geçen gün daha fazla yaklaşıyor, geleceğini kazanacak güce sahip olduğunu gösteriyor.

 
Başa dön

  EVRENSEL'DEN

Su uyur, düşman uyumaz!

Türkiye’de halkın gündemi ile hükümet ve medyanın gündemi arasında uçurumların bulunduğu bir dönemi yaşıyoruz. Geride bıraktığımız hafta içinde, çeşitli halk kesimleri, işçiler, memurlar, öğrenciler, kadınlar meydanlara çıkarak, ya da İsrail Konsolosluğu’na yürüyerek, İsrail’in Filistin halkına yönelik terörünü protesto ettiler. İsrail’in arkasında ABD’nin de protesto edildiği bu eylemlerde, Türkiye hükümetinde İsrail’in yapılan tüm ikili anlaşmaları iptal etmesi, en azından askıya alması istendi. Ancak hükümetin bu konudaki tavrında hiçbir değişiklik yok. Başbakan Ecevit, son yaptığı açıklamada, Ortadoğu’da bir dinler savaşından endişe ettiğini belirterek, ABD’nin “müdahale” etmesini istedi. Halk sokakta; İsrail’in tüm saldırılarının zaten ABD’nin müdahalesi ile gerçekleştiğini söylüyor, ülkenin Başbakanı yasak savmak için ne diyeceğini bile şaşırıyor. İsrail Siyonizmini protesto eylemleri önümüzdeki günlerde de devam edecek ve gazetemiz, İsrail yanlısı medyanın koyduğu ambargoya karşı bu eylemleri tüm ayrıntıları ile birlikte yayımlamaya devam edecek.
Geride bıraktığımız haftanın diğer önemli gündemlerinden birisi, medya patronlarının isteği üzerine hazırlanan RTÜK yasası idi. Medyada tekelleşmenin önünü daha da açan, her çeşit yayımcılığı -internet yayımcılığını bile- engelleyen, basın özgürlüğünü, halkın haber alma hakkını daha da kısıtlayan bu yasanın TBMM Genel Kurulu’na oylanmak için gelmesi bekleniyor.
Okurlarımız hatırlayacaklardır. Bu yasa bir süre önce gündeme geldiğinde, medyanın kalemşörleri halkın haber alma hakkı, gazetecinin “basın özgürlüğü” karşısında patronlarının çıkarlarını savunmak için ellerinden geleni ardına koymamıştı. Ancak olmadı, toplumun birçok kesiminden, iletişim fakültelerinin mesleki ahlaka sahip öğretim üyelerinden gelen tepkiler bu yasanın devreye girmesini frenledi. Şimdi medya patronlarının çıkarlarının temsilcisi olan medya baronları farklı bir taktik kullanıyorlar. Bu yasa ile ilgili tek bir satır haber ve yorum girmiyorlar gazetelere. Böylelikle halk, İsrail’i protesto etmekle meşgulken ve başka sorunlarla ilgilenirken bu yasayı sessiz sedasız TBMM’den geçirmeyi amaçlıyorlar. Tıpkı, IMF’nin emri olan ve emekçiler tarafından “mezarda emeklilik yasası” olarak adlandırılan yasanın, deprem zamanında, halk depremde kaybettikleri yakınlarının acılarını yaşarken, Türkiye artçı depremlerle sallanmaya devam ederken Meclis’ten apar topar geçirilmesi gibi.
Böyle dönemler, Türkiye’deki sermaye çevrelerinin, IMF emrindeki hükümetlerin, patronlarının sesi olan medya organlarının pek sevdikleri dönemlerdir. Halkın gündeminde can alıcı bir konunun bulunduğu dönemler, onlar açısından, halkın tepkisinden çekinerek erteledikleri yasaları, uygulamaları devreye sokmak için fırsat dönemleridir.
Bu nedenle bir yandan hükümeti, İsrail’e verdiği desteği kesmeye, tank ihalesi anlaşmasını iptal etmeye zorlarken, bir gözümüzün de, hak ve özgürlüklerimizi ilgilendiren konularda hükümetin ve sermaye çevrelerinin yapması muhtemel ayak oyunlarında olması gerekiyor.
Eğer daha sonra protesto ederek, geri alınmasını isteyeceğimiz bir düzenlemenin Meclis’ten geçmesini istemiyorsak buna dikkat etmek durumundayız. Şu veciz sözde ifade edildiği gibi; “Su uyur, düşman uyumaz”.

 
Başa dön

  Bakış..........Özcan Bilir

Ayak oyunu

İnsanı diğer canlılardan ayırt eden en temel özellik araç üretebilmesidir. İnsanın ihtiyaçları onun araç üretebilme yeteneğini açığa çıkarmış ve insanlık önceleri bu yeteneğini ihtiyaçlarını giderebilmek için kullanmış. İlkçağ’dan günümüze insanın bu ayırt edici özelliği, belki de başının en büyük belası olan üretim araçlarını ortaya çıkarmış, üretim araçları karşısında insanlığın kategorik konumunu ve mülkiyet ilişkilerini belirlemiş.
Üretim araçlarına sahip güçler iktidarı oluşturmuş ve insanlığın ihtiyaçlarının yerini iktidarların ihtiyaçları almış, böylece “yeni dünya” iktidarı koruma ve egemenliğini yayma bağlamında bu güçlerin savaş arenasına döndürülmüştür. “İktidarı koruma ve kollama” adına savaşlar da dahil her türlü “ayak oyunu” oynanmıştır.
Halit Deringör, önceki gün Cumhuriyet Gazetesi’ndeki köşesinde “ayak oyunu”nu; “politika ve siyasetin alaturkası” olarak tanımlayıp, “ayağın girdiği yer, bizde hoş karşılanmaz...” yorumunu yaptı. Bu sadece bizde mi? “Ayak oyunu” belki bizde böyle bir anlam yüklenerek kullanılıyor ama bu oyun kapitalizmin yazılmamış anayasası olarak dünyanın her yerinde oynanıyor. İşte Filistin’de yaşananlar! Filistinliler, başta Amerika ve İsrail olmak üzere bu “oyun”un kurbanı yapılmadı mı?
Dünya her gelen gün daha da kirletiliyor, kapitalist sistem sıkıştıkça, çıkış için her yolu deniyor, insanlığı maniple edebilmek için de oyun içinde oyun oynuyor!..
Zeki Sporel, yıllarca Fenerbahçe’nin kaptanlığını yapıp, bir anlamda bu kulübün sembolü olmuştu. Zeki Sporel, bir görevi de karşılaşmaları yönetecek hakemleri belirlemek olan İstanbul Mıntıka Futbol Heyeti Başkanlığı da yapmış, döneminde hakem tayinleri ile ilgili hiçbir itiraz olmamış, maçlarda en küçük olay meydana gelmemiştir. Bir an için aynı Zeki Sporel’in Haluk Ulusoy’un yerine Futbol Federasyonu Başkanı olduğunu düşünelim. Ortaya çıkabilecek durumu hayal edebiliyor musunuz? O dönemde, bir araç olarak futbola yüklenen işlev ile günümüzde futbola yüklenen işlev çok değişti çünkü.
Arjantin’de Askeri Akademi’nin önünden geçenlerin yanındakine yaptığı; “Bak! Gelecekteki devlet başkanlarımız burada yetiştiriliyor” esprisi sadece Arjantin için mi geçerli? Arjantin’den söz açmışken 1978 yılındaki 6-0’lık Peru maçı canlandı belleğimizde. Cunta’nın kendisini futbolla sevimli kılmaya çalıştığı bir dönemde Arjantin’in kupayı kazanması ama ondan önce Peru’yu en az dört farkla yenip finale çıkması gerekiyordu. Karşılaşma 6-0 Arjantin’in lehine sonuçlandı. Bu maçın “ayak oyunu”nu Simon Kuper’den okuyalım: “Arjantin Peru’ya acilen 35 bin ton tahıl vermişti. Ayrıca silah yardımı yaptığı da söyleniyordu. Arjantin Merkez Bankası da, dondurulmuş olan 50 milyon dolarlık krediyi Peru’ya ödenmek üzere serbest bıraktı.”
Bu örneklerin içinden Arjantin’i çıkarıp yerine bir başka ülkeyi yazabilir ve yine örnekleri çoğaltabilirsiniz. “Ayak Oyunu” dünyanın her yerinde kuralsız ve fütursuz oynanmaya devam ediyor.
e-posta:
obilir@evrensel.net

  Başa dön

  Ramp Işıkları..........Metin Boran

Emekçi Yurttaş - Gizli Kahraman

Tiyatro ve sinema cephesi, gerçek bir emekçi kadrosunu daha yitirdi. Yaklaşık kırk yıldır gerek tiyatroda gerekse de sinemada seçkin yapımlara emeğini, yüreğini ve beynini katmış Savaş Yurttaş, artık yok. Yurttaş, mütevazı kişiliği, gösterişten uzak hayatı ve toplumsal tavrıyla örnek bir adam, iyi bir oyuncu ve ideal bir sistemin mücadelesini yürüten emekten yana tavrıyla bir model olmuştur genç nesillere. Kıymeti pek bilinmedi, şu acımasız medya sanatçılığının revaçta olduğu bir karambolde.
Sinema ve tiyatro sektörünün içinde 60’lardan beri, bütün kişisel hırslarından arınmış olarak onurlu bir varoluş kavgası verdi. Hiçbir kurum ve kişiden merhamet ve itibar dilenmedi ve hiçbir makamdan paye beklentisi olmadı ve ummudı da. O, oyunculuğa kendini adamış bir gönül adamıydı. Sorumluluktan kaçmaz, verilen rolü küçümsemez, tersine önemser ve aldığı görevi layıkıyla yerine getirmeye yürekten çalışan gizli bir kahraman ve sorumlu bir yurttaştı. Ankara Sanat Tiyatrosu’nda başladığı tiyatro yaşamını Ekin Tiyatrosu’nda misafir oyuncu olarak noktaladı ve özel bir televizyon kanalında gösterimde olan bir diziyle televizyon oyunculuğuna yöneldi.
Tiyatro ve sinema oyunculuğunda yaklaşık kırk yıldır toplumsal ve siyasal içerekli sinema ve tiyatrolarda büyüklü küçüklü rollerde yer aldı. Orhan Kemal’den Maksim Gorki’ye, Haldun Taner’den Berthold Brecht’e kadar birçok toplumcu yazarın yapıtlarının sahnelenmesinde görev aldı. Sinemada Zeki Ökten’den Tunç Okan’a kadar önemli film setlerinde ve kamera önlerinde bulundu. Bir tek derdi vardı, tiyatro ve sinemada sömürü ve zulmü teşhir etmek ve toplumsal çelişkilerin bütünlüklü bir neden ve sonuç ilişkisini kurmak. Bu tavrını sonuna kadar sürdürdü Savaş Abi; hiçbir zaman yılmadı, usanmadı, yorulup pes etmedi, sağlık sorunları oldu, ameliyat masasına yattı, sesini kaybetme riski yaşadı, ama o, sahne sevdasını terk etmedi. Birkaç yıldır oynadığı dizide bile, örtük olarak neoliberal iktisadi koşulanmaların insanı, aileyi ve toplumu nasıl canavarlaştırdığını yansılamaktan geri durmadı.
Bitirirken; o hep emek ve sınıftan yana tavrıyla ideal bir ‘Yurttaş’ olarak yaşama uğraşı içindeydi. Rutkay Aziz şunları söyledi ardından; “O bütün rolleriyle bizi bilinçlendiriyor ve sevindiriyordu. Şimdi son rolünü oynarken bizi üzdü.” Hayır bence üzmedi ya da üzmek istemedi. Savaş Abi yine yararlı bir eylem yaptı. Eski dostlarını kendi son rolü çerçevesinde topladı ve doğrudan olmasa da toplumsal olana hizmet etti o.
Gönderirken, Savaş Abi; iki ustaya Amed’ten selam yollayabilir miyim? Orhan Kemal’e; 72. Koğuş artık yok. 3 F kuralının birisiyle anılıyor artık orası. Vasıf Öngören’e; Zengin Mutfağı’nda çakallar cirit atıyor hâlâ. Kan revan bütün dünya...

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net