www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Dosya

Köşe Yazıları



Gerçek ____ İ. Sabri Durmaz
Yerel olan evrenseldir

Konum ____ Çetin Diyar
İsim değişikliği tartışmaları

Ufuk ____ Fatih Polat
Irak operasyonu

Yaşamanın Yedi Rengi Var ____ Gülsüm Cengiz
Yazarın sabıka kaydı!

Güncel ____ Kamil Tekin Sürek
Demokratikleştik

  Gerçek..........İ. Sabri Durmaz

Yerel olan evrenseldir

Emekçiler, kısa bir dinginlik döneminden sonra, her gün bir başka nedenle de olsa yeniden sokaklarda görünmeye başladı. Kimileri “indirimli ulaşım kartı”, kimileri “ödenmeyen ücretler”, kimileri “işçi kıyımlarını önlemek”, kimileri “iş güvencesi”, kimileri “özelleştirme taşeronlaştırma”... uygulamalarına karşı sokağa çıkıp, basın açıklamaları, protesto eylemleri yoluyla isteklerini dile getiriyorlar.
Bir yandan bakılırsa bu talepler, milyonlarca emekçi içinde “küçük bir kesimin” istekleri ya da onların ihtiyaçları olarak görülebilir. Ama soruna biraz daha yakından bakılırsa, bu uygulamaların kendi başına, yerel yöneticilerin marifeti olarak ortaya çıkmadığı görülür. Tersine, her biri IMF-Dünya Bankası dayatması yasaların ya da hükümetin IMF’ye verdiği “Niyet Mektubu”nun sonucu olduğu görülür. Dolayısıyla sınırlı sayıda kamu emekçisini ve kamuda çalışan işçiyi ilgilendiriyor gibi görünen “indirimli ulaşım” uygulamasının kaldırılmasının bile aslında sermayenin, ekonomiyi ve emekçilerle sistemin ilişkilerini yeniden tarif ettiği neoliberal yeniden yapılanmanın bir sonucu olduğudur. Dolayısıyla, “indirimli ulaşım” hakkını geri isteyen demiryolu ve belediye çalışanları, özelleştirme ve taşeronlaştırmaya karşı çıkan Telekom işçileri, iş güvencesi ve kamu bankalarının olanaklarının yerli ve yabancı patronlara devrine karşı çıkan kamu bankaları çalışanları kendi haklarını korurken aslında tüm emekçilere saldıran sermaye güçlerinin planlarına taş koymakta; IMF ve arkasındaki güçlerin politikalarına karşı çıkmaktadırlar.
Yani, kendi başına “yerel”, “kısmi” gibi görünen bu talepler bile doğrudan uygulamaya sokulan sermaye programlarıyla bağlantılıdır. Bunu, eylem için sokağa çıkan belediye zabıtaları, işçiler, banka çalışanları, demiryolcular ve öteki emekçiler fark etmese de böyledir.
Ancak son günlerde yeniden dikkat çekici bir biçimde artan bu eylemler, katılan kişilerin sayısı ve taleplerin kısmiliğinden öte bir anlama sahiptir. Çünkü bugün, emekçi sınıf hareketinin; yerel, görünüşte son derece “geri” talepler üstünden geliştiği; ama bu taleplerin ve bugün hareketlenen nispeten az sayıdaki emekçinin; yakın gelecekte daha kapsamlı taleplerin ve milyonlarca emekçiyi kapsayacak mücadelelerin habercisi olduğu hissedilmektedir. Bu yüzden de; bu gelişmenin küçümsenmemesi, tam tersine önemsenmesi gerekmektedir.
Bu gelişmenin öneminin birinci yanı; mücadelenin yukarıdan, sadece en ileri kesimlerin katıldığı sokak eylemleri, miting ve yürüyüşlerden farklı olarak, bu eylemlerin o alanda çalışanların büyük çoğunluğunu kapsayarak gelişmesidir. Bu gelişmenin ikinci önemli yanı ise; hükümeti ve IMF’yi de hedef alacak talepler üstünden gelişmesi nedeniyle hızla başka alanlardaki eylemlerle birleşme ve genelleşme özelliği taşımasıdır.
Koşullar göz önüne alındığında, bu birliği gerçekleştirmek üzere öne çıkacak yerel platformlar oluşturulması, mevcut sendikal platformların ve Emek Platformu’nun yerel uzantılarının aktivitesinin geliştirilmesi durumunda, birleşik bir emekçi hareketinin pratikte gerçekleşmesini mümkün kılacağını söylemek bir kehanet olmaz. Böyle bir gelişme; sadece emek hareketinin “tabanda birleştirilmesinin” başlıca dayanağı olmayacak, aynı zamanda konfederasyonlar, sendikaların üst yönetimleri ve Emek Platformu’nun merkezindeki geriye çeken güçlerin dirençlerini kırmak için de önemlidir.
Bu sürecin ilerlemesinin önü açılır ve hareketin tabanda yayılmasını engelleyen etkenlere karşı mücadele edilirse; ileri emekçi kesimlerinin, temsilciler, sendika şubeleri içindeki sınıftan yana güçlerin, merkezlerden ve yukarıdan gelen geri çekici etkileri aşarak, hareketin önüne çıkıp birleştirici bir rol oyanma imkanı son derece artmış olacaktır. Özellikle mücadelenin son on yıllık deneyimlerinden çıkarılacak dersler ve sendika üst yönetimlerinin tutumları karşısında onları aşma gereğinin her yerde konuşulduğu bugünkü koşullarda emek hareketinin tabanda birleştirilerek ilerlemesi imkanı daha da artmıştır.
Aslında işçi sınıfı mücadelesi, tarihsel olarak da yerel eylemlerin, ulusal ve uluslararası düzeyde birleşmesiyle ilerlemiştir. Bugün de; Türkiye işçi sınıfı ve tüm emekçiler, IMF ve arkasındaki uluslararası sermaye güçlerine karşı bir mücadelede birleştiğinde başarılı olacaktır. Ama, bugün yerel ve daha basit talepler için gelişen (bazen tek bir işyerini ilgilendiren talepleri bile önemseyerek) mücadelelere dikkat etmek, onları adım adım ilerletmek (sıçramalarla ilerleme ihtmalleri ve olanakları unutulmadan) önemlidir.
e-posta:
durmaz@evrensel.net

  Başa dön

  Konum..........Çetin Diyar

İsim değişikliği tartışmaları

PKK’nin kendi adıyla Türkiye ve Avrupa Birliği ülkeleri sınırları içinde “örgütsel faaliyetlerde” bulunmayacağını ve bir sonraki kongresinde “isim değişikliğine” gideceğini açıklaması bazı gazetelerde “sürmanşet” haber oldu. “Oyun, tezgah, tuzak” gibi tanımlamaların yanı sıra PKK’nin bu açıklaması bir süre önce Hürriyet gazetesinde Ertuğrul Özkök’ün köşesinde yer alan ama kaynağı bilinmeyen “12 maddelik muhtıra”nın bir pazarlık unsuru mu olduğu tartışılmaya başlandı. PKK, daha önce “demokratik cumhuriyet” kavramı üzerinden yola çıkarak yeni bir örgütsel yapı, taktiksel değişiklikler yapacağını belirtmişti. PKK’nin “yeniden yapılanma, değişim ve dönüşüm stratejisi” olarak tarif ettiği bu yeni durumun en az kendileri kadar egemen sınıfları da ilgilendirdiği ortada. Bazı “şahin” çevreler PKK’nin “isim değişikliği” ve “dönüşümünü” bir “tuzak” olarak değerlendirip, “siyasallaşma” çabasının ürünü olarak değerlendirirken, “liberal” kesimler bunun “12 maddelik muhtıra” ile ilintili olduğu konusunda fikir yürüttüler.
BERKAN VE AĞAR AYNI NOKTADA BULUŞUYOR
Her iki görüşünde doğruluk ya da yanlışlık içermesi veya değerlendirme açısından olumluluk taşıyıp taşımadığından çok, burada ele alınanların yaklaşım bakımından irdelenmesi gerektiği açık. “Tuzakçı”larla “pazarlıkçı”ların PKK’nin “dönüşümüne” sert ya da ılımlı görünen bakışlarının altındaki asıl noktanın onları aynı yerde buluşturduğunu söylemek mümkün. “Bölücü terör örgütünün” siyasallaşma sürecinde olduğu ve burada çok dikkatli olunmasını tembihleyenlerle, “12 maddelik muhtıra” çerçevesinde ne gibi pazarlıkların döndüğünü kestirmeye çalışanların Kürt sorunu hakkındaki tutumları birbirinden farklı değildir. Sabah gazetesinin “Terörle mücadele uzmanı siyasetçiler” olarak tanıttığı isimler arasında yer alan Mehmet Ağar, “Kültürel haklar adı altında bir oyun oynanıyor. Bu noktada bir gedik açtırılırsa arkasından siyasi haklar gelecektir. Türkiye sağduyu içinde bu tuzaklara düşmemeli” derken, bu durumun bir “pazarlık şüphesi” doğurduğunu söyleyen Radikal gazetesinden İsmet Berkan yazısının tamamına yakınını “12 maddelik muhtıra”nın tek tek açıklanmasına ayırmış.
MADDELERİN NEYİ İFADE ETTİĞİ ORTADA
Berkan’ın yazısıyla Ağar’ın açıklamalarının arasında sorunu değerlendirme açısından fark olmadığını belirtmek gerekiyor. “12 maddelik muhtıra”da yer alanlara şöyle bir bakıldığında PKK’nin siyasallaşmasını “tuzak” olarak niteleyenlerin söyledikleriyle arasında önemli bir farkın olmadığı görülebilir. “Muhtıra”da PKK’nin Kürdistan kavramını kullanmamasından, Doğu ve Güneydoğu bölgelerinden Kürt şehirleri diye bahsetmemesine, oradan Kürt Dil Kurumu, Kürt Ansiklopedisi gibi araştırma içeren işler yapılmamasına ve Kürtçe eğitimdeki ısrardan vazgeçilmesine değin bir dizi “ültimatomun” verilmesi Kürt sorunu etrafında şekillenen diğer sorunların bir daha gündeme gelmemesi anlamındadır. Böyle olduğunda “tuzakçı şahin”lerin “Bu işler kültürel taleplerle başlar” uyarısının anlamı daha iyi anlaşılıyor. Bu iki yaklaşımda Kürt sorununu PKK’den ibaret gördüğü gibi, Kürt sorununu inkar ve rededen bir noktada buluşmaktadır.
TARTIŞMALAR İÇİNDE SORUNLAR YOK SAYILIYOR
Kürtlerin ekonomik ve demokratik talepleri, hak ve özgürlükleri elbette “12 maddelik bir muhtıra” ve PKK’nin “dönüşüm stratejisine” sığdırılamayacak kadar önemlidir. Ama, Kürt sorununda inkarcı bir tutum izleyen çevrelerin Kürtlerin hak ve özgürlüklerinin önüne geçme, hatta toptan bir Kürt sorununun olmadığı teorisini yapma isteklerini sağlama alma çalışmalarının yoğunlaşmasına dikkat edilmelidir. Adı ister PKK ile pazarlık, isterse de “bölücü örgütün tuzağı” olsun burada asıl değişmeyen inkarcı mantıktır. PKK’nin ismini değiştirmesinin bu çevrelerin umurunda bile olmadığı, Kürtlerin hak ve özgürlük taleplerine olan yaklaşımlarından anlaşılabilir. Kürtlerin kendi dillerinde eğitim yapmalarına izin vermeyen, kültürlerini geliştirme fırsatı tanımayan, kimliklerini kabul etmeyen ve bunlar için mücadele ettiklerinde onları baskı altında tutup, taleplerine gözaltı, işkence ve cezaevi ile yanıt veren anlayış bazen açıktan tehditle, bazen de “12 maddelik muhtıra” ile ortaya çıkıyor.
Kürtlerin ekonomik, demokratik sorunları, hak ve özgürlük taleplerinin PKK’nin isim değiştirme tartışmaları içinde kaynatılıp gitmemesi ve de “muhtıra, pazarlık, tuzak” gibi kavramlarla yok sayılmak istenmesine karşı Türk ve Kürt işçi ve emekçilerinin uyanık olması gerekiyor.
e-posta:
diyar@evrensel.net

  Başa dön

  Ufuk..........Fatih Polat

Irak operasyonu

Ecevit’in, Saddam’a gönderdiği mektup, onun ve beraberindeki iki yüz kişiyi aşan sayıdaki heyetin ABD ziyaretinin, aslında kimin çıkarına uygun olarak gerçekleştiğinin bir başka kanıtını oluşturdu. Bu geziden bir süre öncesine kadar, Türkiye yönetenleri arasında Irak’a operasyonun yol açacağı sonuçlardan duyulan endişeler bakımından bir itiş kakış gözleniyordu. Ancak bu gezi, çatıdaki bu itiş kakışı ABD’nin çıkarları içinde öylesine “kardeş kardeş” birleştirdi ki, artık yönetenler ABD’nin Irak’a karşı başlatacağı yeni saldırıda Türkiye’nin, üsleri açmak dışında daha aktif bir güç olarak katılacağının sinyallerini vermekten çekinmiyorlar. Türkiye egemenleri arasında, bir dizi stratejik konuda tartışma yaşayanların, “ağabeyleri” tarafından ikna edildikleri görülüyor.
Sıra buna memleketi, ülkenin kurumlarını, halkını, ilerici-gerici tüm güçlerini “kazanmayı” başarmaya geldi. Bunu da, çok tirajlı gazetelerin yorumcuları üstlenmiş durumda. Hasan Cemal ve Güneri Civaoğlu günlerdir, Irak’a saldırının artık sadece bir zamanlama sorunu olduğunu yazıp, Türkiye’nin bu saldırıda aktif olarak yer almasının “akılcı siyasetin bir gereği olduğuna” tüm ülkeyi inandırmaya çalışıyorlar.
Bunu savunanların gerekçelerinin gerçek içeriğini bir kez daha hatırlatmakta yarar var. Keza bu iddianın sahipleri, kendi güdümlerinde hareket eden medya organlarında bunu sabah, akşam yineliyorlar: “Irak’ın elinde kitle imha silahları var. Ve bu silahlar, başta Irak halkı olmak üzere, bölge halkı ve giderek tüm dünyayı tehdit ediyor.” İddianın devamını da yineleyelim: “ABD, Irak ve bölge halklarını bu belanın sorumlusu Saddam’dan kurtarmak istiyor.” Neredeyse çocukların bile çok sık karşılaştıkları için artık ezberledikleri bir televizyon reklamına dönüşen bu iddiaların, zerre kadar bilimsel bir değeri bulunmuyor. Tamamen ideolojik ve ABD emperyalizminin çıkarlarına meşruiyet kazandırmaya çalışan bu iddiaların sahipleri şu soruları yanıtlamaya yanaştılar mı: ABD ve diğer Batılı emperyalistler İran’a karşı kıştırttıklarında Irak’ın elindeki silahları neden zerre kadar dert edinmiyorlardı? Dahası Irak o dönem bizzat Batılı emperyalistler tarafından silahlandırılmadı mı? Ayrıca, eğer sorun gerçekten silahlanma ise, dünyanın en büyük silah gücüne sahip olan ABD’nin, işe ilk önce kendisini bombalamaktan başlaması gerekmez mi?
ABD’nin çıkarlarına ters düşen bu tür sorulara kapıyı tamamen kapatan Hasan Cemal ve Güneri Civaoğlu gibi yazarların yaptıkları ABD çıkarlarına ideolojik memuriyetten başka bir şey değildir. ABD çıkarlarına memuriyetin “akılcılık” olarak önümüze konulması ise, 12 Eylül’le birlikte topluma boca edilmeye çalışılan “Kolay yoldan köşeyi dön de, nasıl dönersen dön” ahlaksızlığından başka nedir!. Onurlu ve bağımsız dış politikayı “akılsız siyaset” sayan bu isimleri, elli yılı aşkın süredir Türkiye’nin çıkarlarını ABD’nin çıkarları içinde eriten işbirlikçi yönetici tipi ve elitlerin sürdürücüleri olarak düşünmek gerekiyor. Mantıklarının ahlaklarını tartışmanın bile açıklamaya yetmediği bu isimler, kendileri Türkiye’de, ancak ruhları Washington’da olan bir tipolojinin temsilcileridir. Başka bir bilimsel iddiası olan varsa, gerekçeleri ile birlikte söylesin de öğrenelim.
BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın, Körfez’e ABD savaş gemilerinin dayanması ile eşzamanlı olarak geliştirdikleri diplomatik ilişkinin o dönem Saddam’a geri adım attırması üzerine söylediği, “Bu silah destekli diplomasinin zaferidir” cümlesi hatırlandığında, aslında Türkiye’yi ABD’nin yanında Irak’la savaşa sokmak için kalem oynatanların, bu yönde siyaset yapan politikacıların tutumlarının da, bu kapsamdaki önce bir rol olduğu daha iyi anlaşılacaktır.
Irak’a saldırının Türkiye’ye yansımalarına gelince; çok açıktır ki, böyle bir savaş Afganistan’a saldırıdan çok daha uzun bir süreyi kapsayacaktır. 1. Körfez Savaşı, 8 yıl süren İran-Irak Savaşı düşünüldüğünde, Irak’ta yönetimi değiştirmeyi amaçlayan bir savaşın uzun bir süreyi kapsayacağı ortadadır. Ve böylesi bir savaşın kara harekatı unsuru yapılmış, öncü gücü kılınmış bir Türkiye’de, hak ve özgürlüklere karşı daha kapsamlı bir saldırının başlatılacağı da sır değildir. Türkiye’yi ABD’nin güdümünde savaşa sokan Türkiye yönetenlerinin, cephe gerisini sağlam tutabilmek için, içerideki “çatlak” sesleri kısmak ve her türlü muhalefeti susturmak isteyecektir. İşçi ve emekçilerin, demokrasiden yana olan güçlerin ve onların örgütlerinin mevzilerini güçlendirmek için daha büyük bir gayret göstermesi bu bakımdan da bir zorunluluktur. Zira böylesi bir sürecin önü, ancak güçlü mevzilerle kesilebilecektir. Türkiye’nin bu savaşa girmesinin engellenmesi başarıldığında, bu, ABD’nin saldırı ihtimalini de zora sokacak ve dolayısıyla başta Irak halkı olmak üzere bölge halklarını da rahatlatacak, onların emperyalizme karşı daha moralli ve özgüvenli davranmalarını sağlayacaktır.
e-posta:
polat@evrensel.net

  Başa dön

  Yaşamanın Yedi Rengi Var..........Gülsüm Cengiz

Yazarın sabıka kaydı!

Geçen yıl, bir ilköğretim okulundan çağrı almıştım. Çocuklarla söyleşecek, kitaplarımı imzalayacaktım. Beni çağıran eğitimci arkadaş; ektinliğin tarih, yer vb. ayrıntılarını bildikten sonra ekledi: “Okul yönetimi sabıka kaydınızı istiyor.”
Beni yakından tanıyanlar kolay kolay sinirlenmediğimi ve kırıcı tepki vermediğimi bilirler. Ancak eğitimci arkadaşın bu sözleri beni çileden çıkarmıştı.
“Gelmiyorum!” dedim. “Bir yazardan sabıka kaydı isteyen okulunuza gelmiyorum”. Arkadaşın telefondaki sesinden ne kadar üzüldüğü anlaşılıyordu. “Ama, bu bizim istediğimiz değil ki. Okul yönetimi istiyor.” “Okul yönetiminizle konuşun. Bu isteklerinin ne kadar yanlış olduğunu onlara anlatın. Biraz mücadele edin.”
Telefonu kapattıktan sonra bile, öfkem yatışmamıştı. Bir yazarı potansiyel suçlu olarak gören okul yöneticilerine, ülkedeki antidemokratik uygulamalara, düşünceyi ifade etmeyi suç sayan yasalara öfkeliydim.
Bir süre sonra eğitimci arkadaş yeniden aradı. Okul yönetimi, sabıka kaydı istemekten vazgeçmişti. Kimliğinizin fotokopisiyle, özgeçmiş bilgileri yeterliydi.
Sonuç olarak o okula gittim. Öğrencileri de, okul yönetimini de, beni de hoşnut eden bir etkinlik gerçekleştirdik. Oradan ayrılıken beni o okula çağıran eğitimci arkadaşla bir kez daha konuştuk. Devleti dolandıran çeteler, mafya şefleri, banka hortumcuları, eroin tacirleri, faili meçhullerin failleri ortalarda elini kolunu sallayarak dolaşırken; çürümüş sistemin değirmenine su taşıyan sözde sanatçılar saygın kişiler olarak karşılanırken; bir yazardan sabıka kaydı istenmesinin nedeni neydi? Neydi, yazarları -iş takipçisi holding yazarları ya da kalemini satmış yazarkasaları değil de, gerçekleri ve halkın sorunlarını dile getiren yazarları- yetkililerin karşısında suçlu kılan? Yazarın sabıka kaydında yazsa yazsa ülkesini, halkını sevmesi; demokrasi, bağımsızlık ve özgürlük istemesi; savaşsız, sömürüsüz, barış içinde bir dünya için mücadele etmesi; kalemini egemenlere satmaması; ölümden değil de yaşamdan yana olması yazar. Ne büyük ve ne bağışlanmaz suçlar bunlar, sömürüye ve baskıya dayalı düzenlerin efendileri için.
Geçen yıl yaşadığım bu olayı, Türkiye Yazarlar Sendikası’na gelen bir yazı nedeniyle yeniden anımsadım. Yazı, adı gerekli değil, üniversitelerimizden birindeki öğrencilerden geliyordu. Gençler, Nâzım Hikmet Yılı nedeniyle okullarında bir etkinlik tasarlamışlardı ve bizden şair-yazar adı önermemizi istiyorlardı. Yazı, yaklaşık olarak şu cümleyle sona eriyordu: “Gelecek yazarın kimlik, ikametgah belgelerinin ve sabıka kaydının bize gönderilmesi gerekiyor.” Kolayca kestirebileceğiniz gibi, bu arkadaşlara da bir yazardan sabıka kaydı istenmesinin yanlış olduğu anlatıldı. Onların da okul yönetimi istiyordu bunu.
Ne var ki, öğrencilerin de bu konuda mücadele etmesi, okul yönetimini ikna etmesi gerekiyor. Çünkü, bu tür istek ve uygulamalar, eski köye yeni adet getirir gibi giderek yaygınlaşmaya başlandı. Ülke demokratikleşeceğine, okul etkinliklerinde bile yazardan sabıka kaydı istenmeye başlandı. Bu konuda bizlerin sağlam durması gerekiyor. Eğer biz birtakım işgüzarların isteğiyle demokratik haklarımızdan, kişiliğimizden, kimliğimizden ödün vermeye başlarsak bunun ardı kesilmez. Kesilmiyor da...
Bir yandan düşünen beyinler, yasalarda yeri olmayan bu tür keyfi uygulamalarla susturulmaya, kitlilerden koparılmaya çalışılıyor. Bir yandan da yasalarda yeni düzenlemeler yapılarak, kişi hak ve özgürlükleri daraltılmaya çalışılıyor. Son günlerde tartışılan, “mini demokrasi paketi”, Pandora’nın kutusu gibi açıldığında; içinden emekçi halka acı, baskı, zulüm ve yasaklamalar getirecek olan yasa maddeleri çıkacak. Hükümetin özellikle MHP kanadı; yasalarda yapılacak değişikliklerle kişi hak ve özgürlüklerinin bütünüyle ortadan kaldırılmasını yasaya göre “suç işleme olasılığı” bulunan ya da yetkililer tarafından bu gözle görülen insanların cezalandırılmasını öngören hükümlerin getirilmesini dayatıyor. “Mini demokrasi paketi” düşünceyi ifade etme, yazarların özgür yaratım hakları ve basın özgürlüğü konusunda, ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Yukarıdaki iki örnekte de görüldüğü gibi; daha bu yasa maddeleri kabul edilmeden, yazarları önceden suçlu sayan anlayış ve uygulamalar oldukça yaygın. Bu gerçekten yola çıkarak; kişi hak ve özgürlüklerini daraltan yasal düzenlemeler yapıldıktan sonra neler olacağını kestirmek pek de zor değil. O yüzden yaşamın her alanında olduğu gibi, bu alanda da örgütlü ve kararlı bir mücadele yürütmemiz gerekiyor.
e-posta:
gulsum@evrensel.net

  Başa dön

  Güncel..........Kamil Tekin Sürek

Demokratikleştik

TBMM’de “uyum yasası” denilen yasa jet hızıyla geçirildi. Beklenen oldu. Göstermelik demokrasi tartışmaları, yalandan hükümet ortakları arasında kavgalar, vatanı böldürmeyiz palavraları... Sonunda dağ fare bile doğurmadı.
Hiçbir şey değiştirmediler. Değiştirir gibi yaptılar.
TCK’nın 159. maddesi olduğu gibi kaldı. Hükümet şakşakçısı medya, “159. maddede ceza süresi azaltıldı” diyor. Palavra! 159. maddenin cezası 1 yıldan 6 yıla kadar hapis. Değişiklikle 6 sene olan üst sınırı 3 seneye indirmişler. Bu indirimin hiçbir anlamı yok. Çünkü mahkemeler 159. maddeden ceza verirken alt sınırdan ceza verir. Yani 1 sene hapis cezası verir. Fiil basın yolu ile işlenmişse ceza bir misli artırılarak 2 sene olur. TCK 59. maddeye göre indirim yapılırsa 20 ay hapis cezası olur. Şimdiye kadar hiç kimseye üst sınırdan ceza, yani 6 sene hapis cezası verilmemiştir.
TCK 312. maddede yapılan değişiklik ise, “kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek” fiili yerine “kamu düzeni için tehlike olabilecek bir şekilde düşmanlığa ve kin beslemeye tahrik” fiili getirilmesidir. Bu maddedeki değişikliğin özü, fiilin suç sayılabilmesi için “kamu düzeni için tehlike olabilecek şekilde tahrik”tir, daha önce tahmin ettiğimiz gibi, tasarıdaki “olasılık” kelimesinin yerine “tehlike” kelimesi getirilmiştir. “Olasılık”a bağlı olarak insanların cezalandırılması elbette iyice saçmalık idi. Fakat 312. maddede yapılan değişiklik de düşünce özgürlüğünün sınırlarını genişleten bir düzenleme değil. Bu değişikliği savunanlar “tehlike” unsuru yasa maddesine girince mahkemeler kolay kolay ceza veremez diye propaganda yaptılar. Güya, dava konusu yazı bir tehlike doğurmuyorsa sanık cezalandırılmazmış. Oysa, bu tehlike hikayesi daha önce mahkemeler tarafından başka bir yasa maddesinde bol bol kullanılıyordu. Yeni 312. maddedeki “kamu düzeni için tehlike olabilecek şekilde” düzenlemesinin bir benzeri 5680 sayılı Basın Kanunu’nun Ek 2/1. maddesinde, “milli güvenliğe... aykırı davranışlar” olarak mevcuttu. Ve bu hükme dayanarak başta Evrensel gazetesi olmak üzere çok sayıda gazete ve dergi üç gün ila 30 gün arası sürelerle kapatıldı. Yani, mahkemeler olur olmaz şekilde bir çok yazıyı “milli güvenliğe aykırı” diyerek 30 güne varan kapatma cezaları verdiler. Şimdi, yine aynı mahkemeler “kamu düzeni için tehlike” diye eskisi gibi, muhalif gazete ve dergileri, gazeteci ve aydınları cezalandırmaya devam edecek. Hukuk çevrelerinde, burjuva hukukun düşünce özgürlüğü konusunda geldiği en ileri nokta olan “yakın ve açık tehlike” kıstası tartışılıp, bu kıstas dahi geri bulunurken, eleşitirilirken bizimkiler, “yakın ve açık tehlike”ye göre Ortaçağ kıstası denebilecek “kamu düzeni için tehlike”yi ileri bir düzenleme diye yutturmaya çalışıyorlar.
Koparılan bunca gürültüye rağmen, düşünce özgürlüğü konusunda değişen bir şey olmadığını, herşeyin “eski hamam eski tas” olduğunu yakında mahkemelerin vereceği cezalarla herkes görecek.
Kral eleştirilemez, kralın devleti ve adamları da eleştirilemez, kralın ve adamlarının yaptıkları da eleştirilemez mantığının burjuva ve faşist diktatörlüklerdeki yasal düzenlemeleri olan TCK 158. 159 ve 312. maddelerdeki mantık değişmemiştir.
İşçi sınıfı ve emekçiler 20. yüzyıl başlarında ve İkinci Paylaşım Savaşı’ndan sonra kralları, çarları, faşist diktatörleri vb. eleştirmekle yetinmemiş, çoğunu adamlarıyla birlikte tarihin çöplüğüne gömmüştür. Mussolini faşist diktatörlüğünün ceza yasalarındaki TCK 158., 159., 312. vb. yasal düzenlemeler Mussolini ve onun kutsal devletini ve adamlarını koruyamamıştır. Yapılması gereken, göstermelik, sahte reform paketleri değil; düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün önündeki bütün engellerin kaldırılmasıdır.
e-posta:
surek@evrensel.net

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net