Bahar günlerinden çalınan bir sabah vakti, eski bir Mercedes 302’nin kırık dökük ön koltuklarında, güneş ışıklarını tepeden ala ala, Van’ın deniz kokusundan, Hakkari’ye doğru yola koyuluyoruz.
Seyahatimiz, Ramazan ayına denk geldiği için, sabah kahvaltısını pek yapamadık. Otobüsün kalktığı yerden, sıcak ekmekler alındı. Otobüsün hareketiyle beraber bir taraftan birşeyler atıştırmaya, bir taraftan da, üç dört gün önce yağan karın kalan izlerini, süre süre, bizim için buralarda yıllar önce öğretmenlik yapmış öykücü Ferit Edgü’nün ‘Hakkari’de Bir Mevsim ve Doğu Öyküleri’ni okumak dışında ve anlatılanlar dahilinde, korkuyla karışık bir gizem içinde yol almaya başladık.
Uçsuz bucaksız, sadece kendisiyle konuşan yollar, onlara yakın ya da uzak, komşu, irili ufaklı tepeler üzerindeki gökyüzünden, şeker tozu serpiştirilmiş gibi görünen çalılıklar ve bildiği dilde yaşamaya inat eden, dumanları burnumuzda tüten göz göz köy evleri. Bizim zor da olsa onları anlama isteğimiz.
Yol her yerde yoldur. Ama burda yol sanki daha başka gibi geliyor insana. Belki kıyıda köşede kaldığından, belki çekilen onca acının ortasında dikeldiği için. Dünyanın her yerinde sınırda kalan yerlerin sorunları hep aynıdır. Burası da üç ülkenin arasında geçiş noktasında olduğu için, hayatı şekillendiren ekonomiden de daha çok sıkıntı çekeceğe benziyor. Bu insanların dertlerini, kendi derdimiz bilip, yaralarını sarmak için çok geç kalmadık. Bir inanalım onlara diyorum kendi kendime yeter.
Delibaş Çarl’ın hikayesinin geçtiği (Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde) muhteşem Hoşaf Kalesi’nin önünden geçiyoruz. Kale, eski zaman şatolarını andırıyor. Kalenin fotoğrafını şimdilik, bizim için biraz yavaşlayan otobüsün içinden çekmek zorunda kaldık.
Zap suyuna henüz var.
Güneş almayan kanyonlara dalıyoruz hem korkarım, hem giderim duygusuyla.
Zap suyu, yeni köprü denilen Yüksekova-Hakkari yol ayrımında başlıyor. Bu kış günlerinde, cılız olsa da, baharın daha bir artıyor akışı.
Şehri çevreleyen dağların eteklerine yaklaştıkça, buralarda eskiden yaşayan Ermenilerin değerli hazinelerini bırakıp gittiklerini, aradan elli altmış yıl geçtikten sonra, yaşayanların kendileri, yaşamayanların ise çocuklarının ve torunlarının hazinelerini saklanıldığı yerden elleriyle bırakılmış gibi aldıklarını, gelenlerden bazılarının ise zar zor bulabildiği dede yadigarı altınlarla, değerli eşyalarla yakalandıklarını, gelip de eli boş dönenlerin de olduğunu, Zap suyu üstünde açılan ikinci tünelden geçerken, alt kısımda, atıyla suya düşüp boğulduğu için burdaki kısma ‘Salman’ adının verildiğini, ardında da yolun sağında kalan kısmında, içinde yüzlerce yarasanın olduğu ve nereye gittiği belli olmayan mağaraya ilişkin anlatılan korku hikayelerinin dinginliğiyle ürpererek otobüsün isli camlarından mağaraya bakıp geçiyoruz. Oraya, bir turistin girip araştırma yapmak istediğini ama bir daha geri dönmediğini, mağarının içinde, nereye gittiği belli olmayan Zap Suyu’nun uzantısının bulunduğunu, bu suyun da insanı sürekli içine çektiğini öğrendik Hakkarili genç yol arkadaşımızdan.
Saç ve sakalların karışıklığını saymazsan, Polonya’ya giren Nazi askerlerinden farksız ama sivil kıyafetli görevlilerin nöbet tuttuğu, şehrin de tek giriş çıkış noktası sayılan, halk arasında ‘Mecburiyet‘ denilen köprüye geldik.
Maceramız işte şimdi başladı.
Gerisini o günlerde yazdığım “MASAL” şiirine bırakayım.
Bir varmış, bir yokmuş
Dağlar arasına kartal yuvası gibi oturmuş
Bir Çölemerik varmış
Orda hiç çöl yokmuş
Zap’atistalara neden hep kanları kaynarmış, bilinmezmiş
Atnalı bıyıklı emirerleri varmış
Nazi askerleri kadar üşürmüşler de
Korkmazlarmış mecburiyet köprüsünde bekleşmekten
Kendi dillerinde misket oynayan çocuklar
Düşerlermiş farelerin ardına kedi ruhlarıyla
Hiç mi hiç bilmezlermiş
Taşlar arasına sıkışmış fareler olduklarını
Bir varmış, bir yokmuş
Uzak bir ‘yokuş yolda’
Denizleri özleyen derecikler hiç yokmuş

Başa dön
