www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Dosya

Köşe Yazıları



Emek Dünyası ____ İhsan Çaralan
Nâzım’ı tanıtma sorumluluğu

Konum ____ Çetin Diyar
Dilekçe vermek suç oldu

Emek Günlüğü ____ Seyit Aslan
Ne ekersen onu biçersin

Güncel ____ Kamil Tekin Sürek
Kürtçe eğitim

Boyut ____ Bahadır Özgür
Şeytan fabrikası

Dönüşüm ____ Serdar Derventli
TİS’leri başlamadan bitirmek için

Evrensel.Net ____ Sadık Çakıcı
Gerçeklikten kopuş

Gündüz Düşleri ____ Ahmet Çakmak
Yollarda

  Emek Dünyası..........İhsan Çaralan

Nâzım’ı tanıtma sorumluluğu

18 Ocak gecesi, Kanal 7’de bir “tartışma” düzenlenmişti. Tartışmanın konusu; Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl idi.
Programın yapımcısı ve sunucusu Ahmet Hakan, her ne kadar; “bir Nâzım-Necip Fazıl kıyaslaması amaçlamadık” dese de; aslında tam da bu yapılıyordu. Solun, komünizmin Nâzım Hikmet’i bu kadar anıp övmesine şimdi de devletin katıldığı öne sürülerek; asıl “mağdur” olanın milliyetçi, dindar Necip Fazıl ve sağcılar olduğu öne sürülüyordu. Öte yandan; şair olarak da; Necip Fazıl’ın en azından Nâzım’dan geri kalır yanının olmadığı da, bu programın bir amacı olarak belirlenmişti. Kuşkusuz ki; bu programı düzenleyen TV kanalının kendi amaçları olması, buna uygun sonuçlar çıkarılacak bir tartışma düzenlemesine söylenecek bir şey yoktur. Ve dahası, Nâzım’a karşı Necip Fazıl’ı “savunacak” olan cephenin; MHP Milletvekili Mehmet Gül ve Ergun Göze gibi ırkçı-şoven politika yanlılarının “Allah’ın doğrusu”nu söyleyeceklerini beklemek de aşırı saflık olurdu.
Kanal 7 de; kavgacı, işçi sınıfı şairi Nâzım Hikmet’i, “İnsan Nâzım” olarak gösterme adına onu, “uçkuru gevşek bir zampara”, “bir zevk adamı”, bir “mutçu” olarak sunan liberal solcu takımından “Nâzımseverleri” çağırmamış, kamuoyunda, Nâzım hakkında söylecekleri ciddiye alınacak, Toktamış Ateş, Ataol Behramoğlu, Sunay Akın, Tuncer Necmioğlu gibi aydınları, “yeni TKP”li Mehmet Kuzucugil, Aydınlık’ın yayın yönetmenini çağırmıştı. Anlaşılan Kanal 7, Necip Fazıl’ın da “en az Nâzım kadar büyük şair”, üstelik de gerçek bir yurtsever olduğunu böyle ciddi aydınlara onaylatmak istemişti.
Amaç çok açıktı ve Ataol Behramoğlu bunu daha stüdyodaki oturuş düzeninden anlamıştı ve bu konuda Ahmet Hakan’ı “uyardı”. Ama, bu uyarıya kendisi de uymadı. İki taraf da, bilinmeyen, izleyenlere yeni gelebilecek bir şey söylemedi. Tartışmacıların “sağ kanadı”; “Nâzım’ın büyük şairliği”ne bir şey demedi, ama onun enternasyonalist, dolayısıyla “yurtsever” ve “barışçı” olamayacağına, çünkü Nâzım’ın “proletarya kavgası güttüğü”ne vurgu (proletarya devrimci ve enternasyonalist olduğuna göre Nâzım da yurtsever ve barışçı olamazdı) yaptılar. Çünkü; karşılarındakilerin en yumuşak karnının Nâzım’ı basit bir hümaniste, Nâzım’ın komünizmini ise burjuva hümanizmine indirgemek olduğunu bilen “sağ cenah”, “saldırısını” bu noktadan yöneltti. Önceden tahmin edileceği gibi; “Nâzımseverler cephesi” de; Nâzım’ın en güçlü ve onu Necip Fazıl ve tüm öteki burjuva, mistik “iyi şairler”den ayıran yanı olan “proletarya davasının kavgacı şairi” özelliği yerine; Nâzım’ın, “Milli Kurtuluş Savaşı Destanı”nı öne çıkadılar ve onu “Kemalizme tek satır eleştiri yöneltmeyen bir sosyalis-Kemalist” olarak sundular. Burada “sağ cenahın tatmin olmadığını görünce”, daha ileri gidip; onun barışçı ve yurtseverliğini, “Stalin’e karşı olması”yla kanıtlamaya çalıştılar. Sonra tezlerini güçlendirmek için, “Mustafa Suphi daha milliyetçi, Nâzım biraz daha çok enternasyonalist”ti gibi görüşler öne sürdüler. Mehmet Gül, bu görüşe katılıp Mustafa Suphi’nin MHP’li olduğunu söylemeye ramak kalacak övücü sözler söyledi ve onun bu görüşlerini Ataol Behramoğlu destekleyip, kendi kitabını da “kaynak” gösterdi ve; “Eğer Mustafa Suphi Karadeniz’de ölmeseydi, Stalin onu zaten öldürtürdü” diyerek ve “Eğer Nâzım’ı Fransız Komünist Partisi keşfetmeseydi, Nâzım dünyada böyle tanınmazdı” iddiasını öne sürerek, gericilerin; “Nâzım’ı komünistler abartarak yaygınlaştırmıştır, yoksa Nâzım da sıradan bir şairdir” tezlerine dayanak sundu. Böylece de Ataol Behramoğlu; sadece, gericilerin saldırıları karşısında “en geri çizgiden bir Nâzım savunusu” yapmakla kalmadı, aynı zamanda; son zamanlarda; “tarihte şunlar olmasaydı, bunlar olmazdı” (bu tür tarih yazarlığı, “Teyzenin bıyıkları olsaydı dayın olurdu” argo deyiminden daha ciddi değildir) üstünden “tarih yazan” öznel idealist tarihçilerin saflarına katıldı.
Bu en geri çizgiden Nâzım’ı savunma kervanından biraz ayrılır gibi olan “yeni TKP”li Kuzucugil ise; (Kendisi iyi ki avukat değil bankacıymış. Çünkü haklı davayı haksız çıkaracak bir tutumla Nâzım’ı savunmaya kalktı) SİP’in “TKP” olduğunun propagandasını yapayım derken; Nâzım’ı sadece “kitabın ortasından laflar”la tanıtıp, sağ cenahtan gelen Nâzım ve partisi “Moskova’nın beslemesi”ydi iddiasını ciddiye alıp, TKP ve Üçüncü Enternasyonal partilerinin Moskova’dan beslendiğini bu yüzden de devrimi yapamadıklarını iddia ederek, “sağ cenah”tan alkış aldı. Ama bu arada; “Peki de, Moskova beslemesi TKP”nin adını almak için SİP neden bu kadar çaba harcadı?” sorusu stüdyonun tavanında asılı kaldı. Kuzucugil’in bütün gece boyunca, tartışmaya katılanlar içinde en dişe dokunur konuşmaları yapan Sunay Akın’ın elindeki mikrofonu çekiştirip durmasının nedeni de, izleyenlerin aklına takılan diğer bir soruydu.
Elbette ki; konuşmacılar pek çok tarihsel gerçeği de dile getirdiler. Ama izleyicinin aklında kalan; Nâzım’ı savunmak için sahneye çıkanların, bunu en geri çizgiden, gericiliğin platformundan gelen suçlamalarla sınırlı, sermaye ve gericiliğin kabul edeceği bir çizgide kalarak yaptığıdır.
Herhalde, “Nâzım yılı”nda; devlet, Nâzım Vakfı, Nâzım Kültür Merkezi dışında; Evrensel Kültür’ün, aydınların, devrimcilerin, Nâzım’ı, “İşçi sınıfı davasının kavgacı şairi” olarak tanıtan ayrı bir odağın çıkmış olması da bunu için zorunluydu.
e-posta:
caralan@evrensel.net

  Başa dön

  Konum..........Çetin Diyar

Dilekçe vermek suç oldu

İçişleri Bakanı Rüştü Kazım Yücelen, yayımladığı genelgede, Kürtçe eğitim için dilekçe verenlerin sayısındaki artışa dikkat çekerek, bunun Anayasa’ya aykırı olduğunu belirtmiş. “Kürtçe genelgesi” olarak da adlandırılabilecek genelgede, “Bölücü terör örgütünün sivil itaatsizlik ve siyasal başkaldırı adı verilen yeni bir stratejiyi uygulamaya çalıştığı” belirtilerek dilekçeler karşısında “uyanık” olunmasını istemiş. Genelge 81 ilin valiliklerine ve Jandarma Genel Komutanlığı’na gönderildi. Böylece, ezmek ve sindirmek mantığına sahip olanlarca, dilekçe vermenin masumane bir tutum olmayacağı tesbit edilerek gereğinin yapılması emredilmiş oluyor. Dilekçe verme hakkı yıllardır başvurulan “bölücülük”, “terörizm”, “anarşi” vb. kavramlarla sarmalanarak, halkın gözünde “vatan ve millet düşmanlarının bir eylemi” olarak mahkum edilmiş, bu suça teşebbüs edenler de linç edilmeyi hak eden “vatan hainleri” olarak cezayı hak etmiş oldular!
Genelgeyle, dilekçelerle Kürt kimliğinin öne çıkarılmak istendiği belirtilmiş ve durumun “bölücülük” ve “terörizm” kapsamındaki suçlara dahil edilmesi istenip, dilekçe verilen her yerde karşılaşılan terör ve şiddet yasallaştırılmış oluyor.
HAK TALEBİ İHTİYAÇTAN DOĞAR
Kamuoyunun bilgisi dahilinde olduğu gibi, dilekçe verenlerin başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmedi! Dolayısıyla, genelge süregeleni ve onaylamış olmaktan öte bir işlev görmeyecektir. Ancak, “Hukukun egemen olduğu bir ülkede dilekçe verme özgürlüğü vardır” laflarının nasıl bir yalan olduğu bir kez daha sınanmış oldu. 34 maddelik Anayasa değişikliği ve uyum yasalarının ne ifade ettiği de daha iyi anlaşılıyor. Ve aslında bu durum bir kez daha gösteriyor ki, işçiler ve emekçiler, ezilenler ve sömürülenler haklarını ve özgürlüklerini mücadele ederek kazanırlar ve kendi yasalarını kendileri yaparlar.
Yasal haklar kullanılsın diye vardır. Ama burjuva egemenliği, ya da burjuva diktatörlüğünün bir karikatürü olan Türkiye’de her hakkın kullanımı sermayenin ve gericiliğin baskı ve saldırılarını göğüslemeyi ve püskürtmeyi gerektirmektedir. “Demokratik hukuk devleti, uygar, eşitlikçi ve bağımsız bir ülke” olduğu tekrar edilip durulan Türkiye’de vatandaşlar “Madem bu hakkımız yasalarda var öyleyse biz de kullanabiliriz” dedikleri an bu durum değişiyor. Dilekçe verme hakkının başına gelen de budur. Oysa, haklar insanların ihtiyaçları olarak ortaya çıkarlar ve söz konusu hakkın daha önce olup olmadığına bakılmaksızın, ihtiyaca yanıt vermesi aslolandır. Ama, İçişleri Bakanlığı’nın genelgesiyle, 21. yüzyılda Türkiye Cumhuriyeti’nde dilekçe verme hakkı resmen yasaklanıyor.
BU GENELGE TARİHİ BİR VESİKADIR
İçişleri Bakanı’nın yayınladığı bu genelge aslında hak ve özgürlüklerin öyle herkes tarafından ve dilediğince kullanılamayacağı, hak kullanmanın ve dilekçe vermenin vatandaşın doğal hakkı olduğu gibi safsatalara inanılmaması gerektiğini resmen tebliğ etmiş oluyor. Bu durumda, anadilde eğitim hakkı talebinde bulunan Kürtlerin önce içeriğini izah ederek, nasıl bir dilekçe vermek istediklerini, bu dilekçeyi verip veremeyeceklerini İçişleri Bakanlığı’na, ya da devletin uygun gördüğü makama sormaları ve yanıtını beklemeleri gerekecektir. Devlet uygun görürse dilekçe vermelidirler! Bu trajikomik durum gerici egemen sınıfların yönetme tarzlarının bir göstergesi olarak işlev görmektedir. Onyıllardır gerici ve faşist yasaların hüküm sürdüğü yönetme tarzından başka seçenekleri bulunmayan, demokrasi ve özgürlük düşmanı gerici egemen sınıflar işçi ve emekçilerin ve halkların talepleri karşısında hep bu tutumu sürdürdüler. Vatandaşın dilekçe verme hakkı karşısında devletin takındığı tutumun resmi belgesi olması bakımından İçişleri Bakanlığı’nın bu genelgesi tarihi bir vesika olarak işlev görecektir.
HUKUKÇULAR BU DURUMA SESSİZ KALMAMALIDIR
Duruma hukuk çevreleri de duyarsız kalmaktadırlar. Dilekçenin içeriğine katılıp katılmamaktan bağımsız olarak bir talebe yasaklama ve şiddetle yanıt verme tutumu kabul edilmemeli ve karşı çıkılmalıdır. Ortada bir hukuk skandalı varken, vatandaşın dilekçe verme hakkının doğal bir hak olduğu, dilekçenin içeriğinin ve dilekçeyle dile getirilenin talebin ne olduğundan bağımsız olarak bu hakkın engellenemeyeceği ve hiçbir şarta bağlanamayacağı gibi bir gerçek varken ve bu durum günlerdir şiddetle yanıt buluyorken barolar, hukukçu dernekleri, hukukçular ve kamuoyu bu durum karşısında sessiz kalmamalıdır. Dilekçe vermeyi bile “vatanın bölünmez bütünlüğü” ile ilişkilendiren ve “zorla değiştirme” kategorisindeki suçlara dahil eden baskıcı ve yasakçı yaklaşım kabul edilmemelidir.

 
Başa dön

  Emek Günlüğü..........Seyit Aslan

Ne ekersen onu biçersin

Uzun zamandır içten içe kaynayan Lastik-İş Sendikası, olağanüstü genel kurul kararı almak zorunda kaldı. Geçtiğimiz hafta sonu İstanbul’da yapılan Lastik-İş Sendikası’nın genel kurulunun, ülkenin içinde bulunduğu koşullar düşünüldüğünde, mücadelenin ihtiyaçlarına denk düşen bir genel kurul olarak yaşanmadığını söyleyebiliriz. Grevlerin ertelendiği, toplusözleşmelerin ihlal edildiği, işçilerin kıyıma uğradığı bir süreçte yapılan Lastik-İş Genel Kurulu’nda sorunların ve taleplerin hiç tartışılmaması, gelinen noktanın vehametini gösteriyor. Lastik işçilerinin yeni başlayan toplu iş sözleşmelerinin genel kurul gündemine hiç gelmemesi nasıl izah edilebilir?
Salonda 300 delegenin yanı sıra 600’ü aşkın konuğun olması, bu konukların bazılarının hangi sıfatla ne için orada bulundukları ayrı bir tartışma konusu olmakla beraber, kongrenin gergin bir havada, tartışmalı geçeceğinin ilk işareti idi. Taraftar durumuna getirilen delegeler, “benim malım iyidir” yaklaşımıyla kendi adaylarını alkışladı, bir futbol maçını andıran tezahüratlarda bulundu. Salonda kendini “Karacancılar” ve “Karabaycılar” olarak gösteren bölünme fabrikalara kadar uzanıyordu. İşçiler, fabrikalarda birbirleriyle konuşamaz duruma getirilmişlerdi. Düşmanlaştırılan işçiler, “kime oy verirsem işyerinde kalırım” hesabıyla hareket etmeye zorlandılar. Genel kurul salonunda söz alanların da birbirlerine söyleyebileceği fazla bir şey yoktu. Tartışmalar emek-sermaye çatışması üzerinden olmayınca, “sen şunu yaptın”, “ben şunu işe aldırdım”, “sen aday kayırdın” gibi laf dalaşıyla durumu idare etme yoluna gidildi. Koltuk uğruna sendikayı basmalar, oy almak için yapılan tehditler, delegeleri otellerde ağırlamalar... Yani bir işçi sendikasında olmaması gereken her şey, Lastik-İş Olağanüstü Genel Kurulu sürecinde yaşandı.
Bütün bunlar, yıllardır sürdürülen, işçilerden ve taleplerinden uzak, koltuğa sevdalı, klasik uzlaşmacı sendikal anlayışın sonuçları olarak ortaya çıktı. Bugüne kadar ne ekildiyse o biçildi!
Bir sendikanın genel kurulunda yapılan tartışmalar, sendikanın niteliğini belirler. İşçilerin sorunlarından başlayarak tüm işçi ve emekçilerin sorunlarını tartışan, sendikanın sınıf mücadelesindeki yerini ve pozisyonunu belirleyen bir hat oluşturulmazsa, genel kurul tamamlanmamıştır. Tabii ki yetkili organlarınızı seçersiniz; ama sendikayı büyütecek, işkolundaki çalışanların güçlü bir örgütü haline getirecek bir tarzın belirlenmemesi; kim seçilirse seçilsin sonucu değiştirmez. İster “sağ”dan ister “sol”dan gelsin, uzlaşmacı sendikacılık her zaman patronların ekmeğine yağ sürmüştür, ceremesini ise işçiler çekmiştir.
Elbette Lastik-İş Genel Kurulu’nda yaşananlara karşı çıkan işçiler ve delegeler de vardı. Onlar her iki adaya da tepki gösteriyorlar, ancak “kötünün iyisini tercih etmek” durumunda kaldıklarını ifade ediyorlardı. Oysa birkaç ay önce Pirelli ve Brisa fabrikalarında yaşanan işten atmalara işgalle yanıt veren işçiler, sağladıkları birlik ve mücadeleci tutumlarıyla, yapılması gerekeni gösterdiler. Artık, kendi ektiklerini biçmek için inisiyatifi ellerine almalılar.

 
Başa dön

  Güncel..........Kamil Tekin Sürek

Kürtçe eğitim

Kürtçe eğitim talebinde bulunanlar beşer onar gözaltına alınıyor. İçişleri Bakanı polise talimat göndermiş. Fakat, savcılar gözaltına alınanları hangi suçla itham edeceklerini bilemiyor. Çünkü, Kürtçe eğitim istemek bir suç değil. Bu nedenle birtakım zorlamalarla suç uydurulmaya çalışılıyor. İçişleri Bakanı polise gönderdiği talimatta suçu da belirtiyor: PKK örgütüne yardım ve yataklık etmek. Yani, TCK 169. maddeyi ihlal. Peki, ‘Kürtçe öğrenmek istiyoruz, bunun için müfredatınıza Kürtçe dersi koyun’ demek nasıl PKK’ye yardım ve yataklık etmek oluyor? İçişleri onu da düşünmüş elbet. Efendim, PKK, bilmem kaçıncı kongresinde Kürtçe eğitim konusunda karar almış. Sadece PKK mi böyle karar almış. Başka parti yok mu Kürtçe eğitim konusunu programında ya da kararlarında dile getiren? Var elbette. Benim bildiğim en azından EMEP Kürtçe eğitim, Kürt kültürünü geliştirme, Kürtçe yayın haklarını savunuyor. CHP bile zamanında bir Kürt Raporu hazırlamış ve sözde de olsa Kürtçe eğitim ve yayın hakkını savunmuştu. Demek ki, PKK işin bahanesi. Devlet Kürtçe eğitim talebini kabul etmiyor.
Silahlı çatışmaların sürdüğü günlerde, pek çok aydın, yazar çizer ya da kendine demokrat diyen zevat, “terör bitsin Kürtçe eğitim, Kürtçe yayın hakkını devlet tanıyacak” diye sabah akşam fetva veriyordu. Hatta, bazıları bu sözleri devlet adına verdiklerini dahi ima ediyordu. Mesut Yılmaz AB’ye giden yolun Diyarbakır’dan geçtiğini ilan etti.
AB sözcüleri ve Avrupalı devletlerin temsilcileri ise, Kürtçe eğitim ve yayın hakkını her konuşmalarında dile getiriyordu.
Bu sözler, çok sayıda insanı kandırmaya yetti.
Aslında, devlet dört sene önce, silahlı mücadeleyi kazanmasının hemen ardından Kürt politikasını ilan etmişti. Dağlara götürdükleri üniformalı gazeteciler aracılığıyla silahlı mücadelenin kazanıldığını, bundan sonraki aşamanın asimilasyon politikasını hızlandırmak olduğunu açıkladılar. Ecevit’in Köy-Kent Projesi de asimilasyon politikasının bir unsuru olarak yeniden hortlatıldı. Diyarbakırspor’u birinci lige çıkarttılar.
11 Eylül’den sonra da AB’li devletlerin sözde insan hakları savunucusu sözcüleri Kürtçe eğitim ve yayın hakkı vb. ağızlarına almaz oldular.
Gelinen noktada tecrübe ile bir kere daha sabit oldu ki, her türlü hak ve özgürlüğün kazanılması için işçi sınıfı ve emekçi halkın mücadelesinden başka yol yoktur. AB’li ya da ABD’li emperyalistlere güvenmenin, egemen güçlerin sözlerine inanmanın sonu hüsrandır.
Ne yapılacaksa işçi sınıfı ve emekçilerle yapılacak. ‘İşçi sınıfı bizim sorunlarımıza duyarsız’ diye bahane ileri sürmek de doğru değil. İşçi sınıfının taleplerimize duyarsız olduğunu düşünüyorsak, işçi sınıfını duyarlı hale getirmeye çalışacağız.
Avrupalı emperyalistleri ve burjuvaziyi duyarlı hale getirmek için sarf edilecek çaba, işçi ve emekçileri duyarlı hale getirmek için harcansa, en azından işçi sınıfının sorunlarına ve eylemine bu kadar uzak durulmasa, şimdi farklı bir noktada olunurdu.
e-posta:
surek@evrensel.net

  Başa dön

  Boyut..........Bahadır Özgür

Şeytan fabrikası

Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk Meclis’te yaptığı konuşmada, yeni hapishane modelini açıklıyordu. Siyasiler için getirilen “F” tiplerinin bir benzeri, adliler için “L” tipi olarak tasarlanmıştı. Bakan’ın asıl vurucu sözleri ise “iş yurtları” üzerineydi. Cezaevlerinde kurulan “iş yurtları”ndan elde edilen gelirlerin, siyasi mahkumlar için “F tipi”, adli mahkumlar için “L tipi” cezaevlerinin inşasında kullanıldığını, kullanılacağını söylüyor, sayıları 60 bini bulan ve her yıl 5 bin yeni mahkumun buna dahil olduğu Türkiye’de, mevcut 536 cezaevine yenilerinin eklenmesi gerektiğini büyük bir iştahla anlatıyordu. Kısa vadede yapılacak olan 30 cezaevinin 14’ünün “L tipi”, diğerlerinin ise “F tipi” olarak düşünüldüğünü söylerken de adeta “Herkese yetecek kadar cezaevimiz var” dercesine elindeki istatistiki verileri özenle aktarıyordu.
Bakan Türk’ün projesine ilişkin Evrensel’de çıkan bir habere göre; iş yurtlarından elde edilen kâr 1999 yılında 3.5 trilyon liraya, 2000 yılında ise 5.1 trilyon liraya ulaştı. Rakamlara, faiz gelirleri dahil değil. Kurumun bütçesinden 2001 yılı içinde cezaevi yapımı ve onarımı çalışmalarına aktarılan kaynak ise 25 trilyonu buluyor. Tutuklu ve hükümlüler; hayvan besiciliğinden mandıracılığa, tahıl üretiminden matbaacılık ve ciltçiliğe, madeni eşya ve yün ipliği, halı, kilim dokumacılığından kunduracılık, terzilik ve demirciliğe kadar çok çeşitli işkolunda çalıştırılıyor.
Türk’ün gururlandığı yeni cezaevi modeli böyle işte. Sadece Türkiye’de değil, ABD ile Avrupa’da yeni cezaevi tasarımları buna benzer bir mantıkla inşa ediliyor.
Disiplin ve cezalandırma, tarihin her döneminde iktidar anlayışının en rafine ifadesi oldu. Bu mantığın ürettiği araçlar toplumsal yapıda hakim kılınmaya çalışılan egemen normların da aynası olarak görüldü. Bu sadece muhalif kesimlerin bir iddiası olmasından değil, bizzat iktidar sahiplerinin cezalandırmanın açık ve seyirlik olmasının en etkin yol olduğu konusundaki büyük özgüvenlerinden kaynaklandı. Ve en radikal tezahürü olarak da kendini mekansal sınırlamalarda ortaya koydu. Farklı ölçüde sertlik ve katılık içeren hapis uygulaması, toplumun kontrol altında tutulamayan, otoritenin disiplini altına sokulamayan kesimleriyle baş etmenin en makbul yolu olarak benimsendi. Zoraki kapatılma, yüzyıllar boyunca alışılmış toplumsal ilişkiler içine yerleştirilemeyen ve yerleştirilmek istenmeyen farklılıklara çare bulmanın neredeyse içgüdüsel yöntemiydi.
Ancak “çalışma ve cezalandırma” eylemlerinin bir hapishane tasarımında böylesine somut bir biçimde kaynaştırılması son derece çarpıcı bir gelişme. Çarpıcı olan sadece bu da değil. “Boyun eğmeyenlerin” çalışma ve cezanın birbirini tamamladığı denetim organizasyonları ile disipline edilmeye çalışılmasının tarihinin, en az kapitalizmin tarihi kadar eski olması.
Nitekim liberalizmin babası sayılan Jeremy Bentham’ın Panoptikon olarak anılan projesi sayıları her geçen gün artan mahkumların emeğinin kullanımına dönük bir tür “hapishane-fabrika” tasarımıydı.
Herhangi bir gözetimsiz ve denetimsiz özel mekana izin vermeyen Panopticon, çalışanların da kendilerinin sürekli olarak gözetlendiği, buna karşın gözetleyenin görünmediği bir yapıyı içeriyordu. Aslında Bentham’ın projesi toplumsal iktidarın küçük bir modeliydi. Bentham, gücün arkasında basit bir stratejinin yattığını ve bunun da halkı, üstlerinin her yerde hazır ve nazır gözetiminde bir an bile olsa gizlenemeyeceklerine ve böylelikle, ne kadar gizli olursa olsun hiç bir “kötü davranışın” cezasız kalmayacağına inandırmak olduğunu görmüştü.
Panoptik kontrolün yerine getirmesi gereken önemli bir işlevi vardı. Bu kurumlar ıslah evleri olarak görülüyordu. Bunun yolu da işe yaramaz, zararlı olarak görülenlerin “çalışma etiğinin” disipline edici araçlarıyla topluma yeniden kazandırılmasıydı. Dolayısıyla çalışma ile birleşen mekansal sınırlama yoluyla ıslah, direnişi kırmayı ve boyun eğmeyi kendinden menkul bir amaç haline getiriyordu.
Panoptik tarzdaki cezaevleri her şeyden önce bir çeşit disipline sokulmuş emek gücünün kullanıldığı fabrikalardı. Gerçekte ise düpedüz birer çalışma kampıydı. Bu projeyi tasarlayıp hayata geçirenler 17. yüzyılda Amsterdam’da yaşayan ileri gelen burjuva düşünürlerdi. Yapmayı istedikleri “sağlıklı, iyi huylu, çalışmaya alışmış, boyun eğmiş” insanlar yetiştirmekti. Ve “rehabilitasyon”, “ıslah”, “topluma kazandırmak” gibi kavramların da kaynağını oluşturdu.
İşte Bakan Türk’ün övündüğü “F” ve “L” tipi cezaevleri, Bentham’ın total gözetim yoluyla total kontrol amacıyla ortaya attığı projenin yüksek teknoloji çağında vücut bulmuş halini andırıyor. Aslında andırmaktan da öteye geçiyor, bizatihi en üst düzeyde yeniden üreterek gerçekleştiriyor.
Ancak çalışma etiği ile ilişkilendirilen bütün iyi meziyetlerin tamamı, gerçekte “rehabilitasyon” ile taban tabana zıt. Mahpusluğun temeli, normal davranış kalıplarının dışında, mekansal sınırlamanın ve baskıcı kurumların gözetiminde sadece ve sadece hapishaneye özgü, günlük hayatın davranış kalıplarından son derece farklı, tek tip alışkanlıklar yaratmak. Dolayısıyla hedef ne olursa olsun içselleştirilen amaç, toplam bir gözetim ve denetim biçimi kurmak. Mahkumların belli hareketleri yaptıklarından, rutin bir yaşam sürdürdüklerinden emin olmak. En nihayetinde bir dışlama ve dışlanmışların statülerine alışmalarını sağlayacak bir “şeytan fabrikası” tasarlamak.
Eğer insanların boyun eğme ve kölelik sınırlarının ölçüldüğü toplama kampları, totaliter iktidarların birer labaratuvarı işlevini görmüşse; ve eğer insan eyleminin tekdüzeleştirilmesinin, çalışma ile disiplinin içeçe geçirilmesi deneylerinin ürünü Panopticon, sanayi kapitalizminin ilk dönemlerinde toplumu kontrol etme araçlarının birer labaratuvarı hizmetini görmüşse, F ve L tipi hapishaneler de tüm bu tarihsel deneyimlerin en rafine haliyle vücut bulduğu, küreselleşme çağının iktidar anlayışının denendiği labaratuvarlardan başka bir anlama sahip değil.
e-posta:
bahadirozgur@hotmail.com

  Başa dön

  Dönüşüm..........Serdar Derventli

TİS’leri başlamadan bitirmek için

Almanya’da içinde bulunduğumuz yılın işçi hareketinin gidişatı açısından önemli bir yıl olduğunu değişik vesilelerle bu sayfalardan ifade etmeye çalışmıştık. Hatırlatmakta yarar var; Şubat ayından itibaren bütün bir yıl boyunca 14 milyonu aşkın işçinin toplusözleşmeleri gündemde olduğu gibi, Mart-Mayıs ayları arasında Almanya’nın bütün işletmelerinde işyeri temsilciliği ve işyeri sendika temsilciliği seçimleri, Eylül sonunda ise Federal Parlamento’nun yeniden seçimi gündemde.
Bütün bir yıl boyunca emek ve sermaye cephesinde hareketlilik “normal”in üzerinde olacak. Sermaye ve hükümetinin geleneksel “battık-batıyoruz” yakınmalarının yanı sıra saldırıları da artacak. İşçi ve emekçiler ise var olan haklarını korumak, yeni haklar elde etmek ve son yıllarda giderek kötüleşen yaşam koşullarını iyileştirmek için ellerinden geleni yapacaklar. Gündemin bu kadar yoğun olduğu koşullarda iki sınıf arasındaki çatışmanın keskinleşmesi de şüphesiz doğaldır. Her iki taraf da taleplerini ve hedeflerini geçtiğimiz yılın son haftalarında belirledikleri gibi karşı tarafın zayıf yönlerini ortaya çıkarmak üzere ‘siperlerinden ilk atışlara’ başladılar.
Sermaye ilk hedefinin reel ücret artışını engellemek ve kesinlikle enflasyon artışından fazlasını vermemek olduğunu ilan etti. Bunun yanında düşük ücretli işgücü için devlet sübvansiyonlu “part time” türü işlerin artırılmasını da hedef olarak ilan etti. Almanya’da istihdam edilmiş 38 milyon işçi ve emekçinin 8 milyonu bu tür işlerde çalışmaktalar ve iyi kötü yaşamlarını sağlayabilmek için ikinci bir iş yapmak zorundalar. Hükümet yeni yürürlüğe koyduğu bir çalışma yasası ile işsizlere ve sosyal yardım alanlara bu tür düşük ücretli işlerde çalışma zorunluluğu getirdi. Verilen işi kabul etmeyenin işsizlik veya sosyal yardımı kesiliyor. Sermayenin ilan edilmemiş hedeflerinden biri de sendikaları işlevsizleştirme.
Sendika bürokrasisinin tüm engelleme çabalarına, hükümet ve sermayenin bütün feryadlarına karşın özellikle metal işkolundaki onlarca fabrikada mücadele yanlısı sendika temsilcilikleri yüksek ücret taleplerini karar altına aldılar. Opel, DaimlerChrysler (Mercedes), Bosch, Porsche, BMW, Osram, Siemens gibi büyük tekellerin yanı sıra orta ve küçük ölçekli firmalarda da yüzde 8 ila 10 arası ücret zammı veya 250-300 Euro arası sabit ücret artışı karar altına alındı. Üç değişik bölgenin delege konferansında mücadeleci sendikacıların baskısıyla benzeri kararlar alındığı gibi IG Metall Genel Merkezi, tabanın taleplerini dikkate alması ve geçmiş yıllarda izlediği uzlaşma çizgisini yinelememesi konusunda uyarıldı.
Nitekim son TİS döneminde sendika bürokrasisi “İş için birlik” görüşmelerinde sermaye ve hükümete “Düşük ücret artışı ve uzun süreli sözleşme” sözü vererek karşılığında “işsizliğin azaltılması için yeni iş sahaları açılmasını” istemişti. Ücret sözleşmeleri 24 (metal) ila 31 (kamu) aylık dönemleri kapsarken ücret artışı enflasyon artışının da altında kalmıştı. İşçi ve emekçiler 2000/2001 yıllarında sadece reel ücret kaybına değil aynı zamanda kitlesel işsizliğin 3,7 milyondan bugün 4,3 milyona çıkmasına tanık oldular.
“İş için birlik” (ki tam açılımı “İş, rekabet ve eğitim için birlik”tir) Türkiye’de uygulanmaya çalışılan “Ekonomik Sosyal Konsey” gibi sermayenin uluslararası alanda rekabet gücünü artırma, işçi ve emekçi haklarını kırpma maksadıyla SPD/Yeşiller koalisyonunun hükümet olmasının ardından ikinci kez kuruldu. Bir önceki hükümet döneminde de var olan bu kurum sayesinde son yedi sekiz yıldır Almanya’da, uyarı grevleri ve bölgesel bir grev biryana kayda değer süresiz bir grev yaşanmadı. Bu şartlar altında imzalanan sözleşme sonuçları sürekli sermayenin lehine oldu. İşçilerin reel ücretleri son 10 yıl içinde yüzde 4,6 oranında düştü, esnek çalışma modelleri bütün işkollarında yürürlükte, fazla mesailerin biriktirildiği havuz sistemi uygulanarak “nefes alan fabrika modelleri” geliştirildi.
Bu TİS dönemi öncesinde de sermaye ve hükümeti, sendikaların üzerinde baskılarını artırıyorlar. Bir tarafta IG Metall bölge örgütleri taleplerini ilan ederken diğer tarafta Metal İşverenleri Birliği tehditlerini savurmaya başladı. IG Metall bölge örgütleri yüzde 6,5 ücret artışı talebi etrafında birleşirlerken patronlar, “Bu talep gerçekleşirse en azından 150 bin işçiyi çıkarmak zorunda kalırız” dediler. Hükümette konjönktürel gelişmenin bu yıl çok düşük olacağına dikkat çekerek, “Sadece çalışanları değil işsizleri de düşünelim” diyerek sendikalardan “Ilımlı ücret politikası” talep ediyorlar.
IG Metall genel merkezi bütün bölge örgütlerinin taleplerini belirlemelerinin ardından 28 Ocak günü merkezi talebi belirleyerek TİS dönemini resmen başlatacak. Sendikaları işbirlikçi çizgide tutmak isteyen sermaye ve hükümeti 25 Ocak günü için “İş için Birlik” görüşmesine davetiye çıkardılar. Resmi gündemin “Konjönktürel durum, düşük ücretli işlerde istihdamın artırılması” olmasından da anlaşılacağı gibi sendikalardan “ılımlı ücret politikası” istenecek. Bir bakıma TİS’ler başlamadan bitirilmek isteniyor. Geçtiğimiz yıllarda işbirlikçi çizgiye sadık kalan sendika bürokrasisini bu yıl işi zor gözüküyor. Tabandaki mücadeleci sendikacılar sadece talepleri belirleyip sendika merkezini uzlaşmaması için uyarmakla yetinmiyorlar. Görüşmenin yapılacağı gün Başbakanlık önünde gösterisi çağrısı yapan sendikacılar, “Bu yıl sonucu biz belirleyeceğiz. Yenilsek de mücadele ederek yenileceğiz” diyorlar.
e-posta:
serdar@evrensel.de

  Başa dön

  Evrensel.Net..........Sadık Çakıcı

Gerçeklikten kopuş

Geçtiğimiz günlerde bir lise öğrencisinin intihar olayı yaşandı. Yaşadığımız kriz dolu bugünlerde medyaya göre bu intihar olayının diğerlerinden bir farkı vardı. O da bu gencin ve buna benzer durumdaki daha önceki gençlerin “sapkın” inançlara sahip oldukları iddiasıydı. Ve medya “sıradan” bir intihar olayını medyatik bir şekle soktuktan sonra ardından olayların “içyüzüne” ilişkin, gerçekliği medyaca menkul yazılar sütunları doldurmuştu. Bu son olaydan sonra da aynı defterler yine açıldı ve “araştırmacı gazetecilik” kış uykusundan uyandırıldı. Yapılan araştırmalar sonucunda elde edilen bilgilerden birisi de “satanizm” adı verilen inanca sahip olduğu iddia edilen bu gençlerin interneti kendi görüşleri doğrultusunda yayın yapmak amacıyla kullandıkları ve bu yolla diğer gençleri etkiledikleriydi.
Her ne kadar bu haberler “araştırmacı gazeteciliğin” ürünleri olsa da hepsi de belli bir durumu ifade eden nedene sahiptir. Her şeyden önce gençleri hayatlarına son vermeye kadar götüren sorunlar ve bunların yansımaları nelerdir? Bu sorunun cevabı oldukça geniş olsa da kısaca değinecek olursak özelde bu gençlerin ve genelde gençliğin gerçeklikten kopartılmaya çalışılmasının bir ürünü olduğu söylenebilir. Şöyle ki içinde yaşadığımız sistem tarafından gençlere gerçek diye sunulan şeyler onları yaşamdan koparıyor ve buna rağmen gençler gerçeğin farklı olduğu konusunda ısrar edip bu yönde mücadele ettikleri için baskıyla karşılaşıyorlarsa bu tür yansımalar da kaçınılmaz olacaktır. Kendini bu dünyada sağlıklı bir şekilde konumlandıramayan bir genç varlığını ifade etmenin başka yollarına yönelip sahte ve sanal dünyalarda yaşamak isteyecektir. Yaşanılan duruma göre bunun sonucu intihara kadar uzanabilmekte.
Bir iletişim aracı olmanın ötesinde sürekli “sanal bir alem” olduğundan dem vurulan internet, bu durumdaki gençler için bazı “olanaklar” sunuyor. Bunlar sadece medyanın iddia ettiği gibi yayın yapmakla sınırlı değil. İnternetin asıl önemli yanı kendi gerçekliğini yaratabilmesidir. Eğer bir kullanıcı olarak ayaklarınız yere sağlam basmıyorsa elinizin (daha önemlisi aklınızın) klavyeden ya da mouse’tan ayrılması biraz zorlaşır. Tabii bahsedilen bu durum bir insanın içinde yaşadığımız hayattan elini eteğini çekmesi olarak düşünülmemeli. Daha ziyade yaşamında interneti öncelikli bir sıraya oturtup hayatının diğer alanlarına bu temelde bir yön vermesi olarak değerlendirilmelidir. Aksi takdirde hepimiz bu araçların temel bir parçası gibi yaşamak durumunda kalırdık. İnternetin bu intiharlarda ne kadar payı olduğu tartışılır ama bu gençlerin içinde yaşadıkları dünya gerçeklere çarpıp dağıldığında onlar için başka bir seçenek kalmamış gibi görünüyordu.
Olayların en önemli ve en trajik yönü ise medyanın gençlere sürekli yalan pompalayıp onların ihtiyaçlarını ve taleplerini görmezden gelmesinin ardından yaşanılan bu durumdan faydalanıp kendine uygun bir şekilde malzeme olarak kullanması ve bunun için her türlü masalı söylemesidir. Ne yazık ki bu durumdan internet de nasibini almakta; üstüne üstlük medyanın olduğu gibi internetin de patronu olanlar yeter ki gençler kullansın diye kendileri her türlü yayına izin verdikleri halde.
e-posta:
sadik@evrensel.net

  Başa dön

  Gündüz Düşleri..........Ahmet Çakmak

Yollarda

Bahar günlerinden çalınan bir sabah vakti, eski bir Mercedes 302’nin kırık dökük ön koltuklarında, güneş ışıklarını tepeden ala ala, Van’ın deniz kokusundan, Hakkari’ye doğru yola koyuluyoruz.
Seyahatimiz, Ramazan ayına denk geldiği için, sabah kahvaltısını pek yapamadık. Otobüsün kalktığı yerden, sıcak ekmekler alındı. Otobüsün hareketiyle beraber bir taraftan birşeyler atıştırmaya, bir taraftan da, üç dört gün önce yağan karın kalan izlerini, süre süre, bizim için buralarda yıllar önce öğretmenlik yapmış öykücü Ferit Edgü’nün ‘Hakkari’de Bir Mevsim ve Doğu Öyküleri’ni okumak dışında ve anlatılanlar dahilinde, korkuyla karışık bir gizem içinde yol almaya başladık.
Uçsuz bucaksız, sadece kendisiyle konuşan yollar, onlara yakın ya da uzak, komşu, irili ufaklı tepeler üzerindeki gökyüzünden, şeker tozu serpiştirilmiş gibi görünen çalılıklar ve bildiği dilde yaşamaya inat eden, dumanları burnumuzda tüten göz göz köy evleri. Bizim zor da olsa onları anlama isteğimiz.
Yol her yerde yoldur. Ama burda yol sanki daha başka gibi geliyor insana. Belki kıyıda köşede kaldığından, belki çekilen onca acının ortasında dikeldiği için. Dünyanın her yerinde sınırda kalan yerlerin sorunları hep aynıdır. Burası da üç ülkenin arasında geçiş noktasında olduğu için, hayatı şekillendiren ekonomiden de daha çok sıkıntı çekeceğe benziyor. Bu insanların dertlerini, kendi derdimiz bilip, yaralarını sarmak için çok geç kalmadık. Bir inanalım onlara diyorum kendi kendime yeter.
Delibaş Çarl’ın hikayesinin geçtiği (Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde) muhteşem Hoşaf Kalesi’nin önünden geçiyoruz. Kale, eski zaman şatolarını andırıyor. Kalenin fotoğrafını şimdilik, bizim için biraz yavaşlayan otobüsün içinden çekmek zorunda kaldık.
Zap suyuna henüz var.
Güneş almayan kanyonlara dalıyoruz hem korkarım, hem giderim duygusuyla.
Zap suyu, yeni köprü denilen Yüksekova-Hakkari yol ayrımında başlıyor. Bu kış günlerinde, cılız olsa da, baharın daha bir artıyor akışı.
Şehri çevreleyen dağların eteklerine yaklaştıkça, buralarda eskiden yaşayan Ermenilerin değerli hazinelerini bırakıp gittiklerini, aradan elli altmış yıl geçtikten sonra, yaşayanların kendileri, yaşamayanların ise çocuklarının ve torunlarının hazinelerini saklanıldığı yerden elleriyle bırakılmış gibi aldıklarını, gelenlerden bazılarının ise zar zor bulabildiği dede yadigarı altınlarla, değerli eşyalarla yakalandıklarını, gelip de eli boş dönenlerin de olduğunu, Zap suyu üstünde açılan ikinci tünelden geçerken, alt kısımda, atıyla suya düşüp boğulduğu için burdaki kısma ‘Salman’ adının verildiğini, ardında da yolun sağında kalan kısmında, içinde yüzlerce yarasanın olduğu ve nereye gittiği belli olmayan mağaraya ilişkin anlatılan korku hikayelerinin dinginliğiyle ürpererek otobüsün isli camlarından mağaraya bakıp geçiyoruz. Oraya, bir turistin girip araştırma yapmak istediğini ama bir daha geri dönmediğini, mağarının içinde, nereye gittiği belli olmayan Zap Suyu’nun uzantısının bulunduğunu, bu suyun da insanı sürekli içine çektiğini öğrendik Hakkarili genç yol arkadaşımızdan.
Saç ve sakalların karışıklığını saymazsan, Polonya’ya giren Nazi askerlerinden farksız ama sivil kıyafetli görevlilerin nöbet tuttuğu, şehrin de tek giriş çıkış noktası sayılan, halk arasında ‘Mecburiyet‘ denilen köprüye geldik.
Maceramız işte şimdi başladı.
Gerisini o günlerde yazdığım “MASAL” şiirine bırakayım.

Bir varmış, bir yokmuş

Dağlar arasına kartal yuvası gibi oturmuş
Bir Çölemerik varmış

Orda hiç çöl yokmuş
Zap’atistalara neden hep kanları kaynarmış, bilinmezmiş

Atnalı bıyıklı emirerleri varmış
Nazi askerleri kadar üşürmüşler de
Korkmazlarmış mecburiyet köprüsünde bekleşmekten

Kendi dillerinde misket oynayan çocuklar
Düşerlermiş farelerin ardına kedi ruhlarıyla
Hiç mi hiç bilmezlermiş
Taşlar arasına sıkışmış fareler olduklarını

Bir varmış, bir yokmuş

Uzak bir ‘yokuş yolda’
Denizleri özleyen derecikler hiç yokmuş

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net