www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Dosya

Köşe Yazıları



Stratejik talan dönemi
IMF’nin istediği bütün yasaları çıkartan hükümetin gündeminde şimdi bor madenleri var. Ecevit’in ABD ziyaretinin hemen ardından gündeme alınan bor madenlerinin özelleştirilmesi için hazırlıklar başladı.

Bankacılık sektöründe gizli
   devletleştirme

Mustafa Sönmez, yeni bankacılık düzenlemeleriyle ilgili olarak yaptığı değerlendirmede, “Yirmiye yakın bankanın devletçe kurtarılması yetmedi" diyor.

İçme suyu altın gibi
Türkiye’de son 10 yılda yaşanan yüksek enflasyonun, içmesuyu yatırım tutarlarını yaklaşık 10 kat artırdığı, yatırımların planlanması ve uygulanmasında finansman sıkıntısı yaşanmasına yol açtığı bildirildi.


Stratejik talan dönemi
Sultan Özer
IMF ve Dünya Bankası’nın emrettiği bütün yasaları çıkaran hükümetin gündeminde şimdi Bor var. Eti Holding bünyesinde işletilen ve 2840 sayılı Maden Yasası ile de sadece devlet eliyle işletilmesi sınırı getirilen bor, ilaç sanayinden uzay teknolojisine, enerjiden temizliğe, camdan, fotoğrafçılığa, elektronik sanayinden savunma sanayine kadar yüzlerce alanda temel girdi maddesi olarak kullanılıyor. Bu nedenle, başta ABD olmak üzere emperyalist ülkelerin iştahını kabartan bor’un üzerinde oynanan oyunlar da bitmiyor.
Hükümet, ABD’nin emriyle bor üzerinde gizli pazarlıkları sürdürüyor.
“Bor tuzları, trona ve asfaltit madenleri ile nükleer enerji hammaddelerinin işletilmesi, linyit ve demir sahalarının bazılarının iadesini düzenleyen 2840 sayılı kanunun 2’inci maddesinin değiştirilmesine dair kanun” başlığı altında düzenlenen, yürürlük ve yürütme maddeleri dışında tek maddeden ibaret taslak, bor’u devlet eliyle işletilecek madenler kapsamından çıkarıyor. Taslağın gerekçesinde, “Bor’un stratejik madde olarak kabul edilmesi günümüzde mümkün değildir” denilerek, bor üzerinde dönen hesaplar da ortaya dökülüyor.
2840 sayılı yasanın 2’inci maddesinin yorumu nedeniyle Eti Holdin’in, bor cevheri ile ilgili olarak, pazarlama ve tesis kurup işletmede bir tüccar gibi davranmadığı, bunun da payı artıramadığı öne sürülen gerekçede, bu maddenin değiştirilmesi gerektiği savunuldu. Yasanın çıkmasıyla Eti Holding’in sahip olduğu bor ruhsatlarının 3213 sayılı maden kanunu hükümlerine göre işletileceği, böylelikle Eti Holding’in yeni ortaklıklar kuracağı anlatıldı.
‘İşletme hakkı devredilsin’
2840 sayılı Maden Kanunu’nda yapılacak değişiklikle bor’un devlet eliyle işletilmesi zorunluluğu ortadan kalkacak, üretiminden pazarlamasına, tesis kurup işletmesine kadar tüm işlemleri başta uluslararası tekeller olmak üzere özel sektöre açılmış olacak. 3213 sayılı yasa ile de bor arama ve üretim faaliyetleri, diğer madenlerde olduğu gibi rödövans sistemiyle (işletme hakkı) özel sektöre sunulacak. Bor da diğer madenler gibi stratejik olmaktan çıkarılacak ki, rödövans hakkını alan işletmelerin, bor madeni yok edilene kadar bırakmayacakları da bir gerçek.
TOBB tarafından 2991 yılında hazırlanan bir rapor da bor’un, ABD’li tekellerin iştahını niçin kabarttığını ortaya koydu. Türkiye’nin yılda 700 bin ton civarında bor cevheri ihraç ederek, 150 milyon dolar, 300 bin ton rafine bor ihraç ederek de 100 milyon dolar elde ettiği belirtilen raporda, işletilmiş halde ihraç edilen bor’un daha fazla gelir sağladığına işaret edildi. Dünyada en büyük bor rezervinin, yüzde 63.1 ile Türkiye’de olmasına karşın, dünya bor ticaretindeki payın yüzde 22 olduğunun vurgulandığı raporda, ABD’nin bor cevherini rafine ürünlere dönüştürdükten sonra ihraç ettiği için de yılda 600-700 milyon dolar ile bor pazar payının yüzde 67’sini elinde tuttuğu dile getirildi. Türkiye’nin bordaki en büyük rakibinin ABD’li US Boraks şirketi olduğunun gizlenmeye çalışıldığı raporda, Türkiye’nin pazar payını artırması için bor’un devlet eliyle işletilmesine son verilmesi istendi.
Raporda, 2840 sayılı yasanın 2’inci maddesinde, taslakta da öngörüldüğü gibi bir değişikliğin yapılması savunularak, o zaman Eti Holding A.Ş.’nin yerli ve yabancı şirketlerle her türlü işbirliğine gitmesi istendi. Raporda, “Devletin bor madeni ve bor türevleri üretiminde tam yetkili olmasından artık vazgeçilmelidir” denilirken, Çayeli Bakır İşletmeleri’nin 49 yıllığına rödövans sistemiyle verilmesi örnek gösterilerek, benzer uygulamanın bor için yapılması önerildi.
Bor’un özelleştirilmesine karşı çıkışıyla medyanın da hedefi olan Devlet Bakanı Şükrü Sina Gürel’in, İstanbul Bağımsız Milletvekili Azmi Ateş’in soru önergesine verdiği cevap da emperyalist ülkelerin iştahını kabartan bor gerçeğini ortaya koydu. Gürel’in yanıtında dünya görünür bor rezervinin 363 milyon ton Bor Oksit, dünya muhtemel bor rezervinin de 420 milyon ton Bor Oksit olduğu dile getirildi. Dünyadaki önemli bor yataklarının Türkiye, Rusya ve ABD’de olduğu gerçeğini dile getiren Gürel, rezerv ömrü en yüksek olan ülkenin de Türkiye olduğunun altını çizdi. Dünyadaki toplam 885 milyon ton olan bor rezervinin yüzde 63.6’sının Türkiye’de, yüzde 11’inin Rusya’da, yüzde 9’unun da ABD’de olduğu gerçeği dikkate alındığında, ABD’li tekellerin bor üzerindeki dayatmalarını ortaya koydu.
Gürel, “Türkiye Bor Oksit bazında dünya tüketiminin yaklaşık 400-450 bin mtonunun karşılamaktadır. Bu rakam küçümsenebilecek bir rakam olmayıp, kurumumuzun yaklaşık 25 yıllık bor üretimi geçmişi içinde yaptıkları, az gelişmiş bir ülke olan Türkiye’nin dünyanın süper gücü konumundaki ve bor üretimi konusunda 150 yıla yakın bir deneyimi olan ABD’ye karşı kazanmış olduğu önemli bir başarıdır” dedi.

Başa dön


Bankacılık sektöründe gizli devletleştirme
Ekonomist Mustafa Sönmez, Meclis’ten geçen bankacılık düzenlemelerini BİA’ya değerlendirdi. Sönmez, fona alınan bankalardan Meclis’te yeni çıkan mali destek yasasına kadar birçok uygulamanın, bankacılık sektöründe “gizli bir devletleştirme” yaşandığını gösterdiğini vurguladı. Sönmez’in bankacılığa ilişkin değerlendirmeleri şöyle:
Bankalar ile ilgili yasa Meclis’ten geçti. Nedir bu yasa ile yapılmak istenen?..
Bu düzenleme, krizin vehametini bir kez daha ortaya koydu. 2001’de yaşanan tarihi yüzde 9’luk küçülme, onun yarattığı yüzde 20’lere varan dehşetli işsizlik ve insafsız yoksullaşma, dış borç ve iç stokunun devasa boyutlara ulaşması, vaat edilen istikrarın yakalanmasına henüz yetmedi.
Yirmiye yakın bankanın devletçe “Fon bankası” adı altında devletleştirilerek kurtarılması, daha doğrusu zararlarının kamulaştırılarak topluma ödetilmesi de yetmedi. Şimdi, sistemi ayakta tutabilmek için Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası’ndan (DB) alınacak kredilerle diğer bankalara taze kan aktarılmak, devlet, bankalara ortak yapılmak isteniyor.. Tabii ki, bu taze kan, borçlanarak sağlanacak, borçlar da tüm topluma ödetilecek.
Düzenlemenin reel sektörle ilişkisi nedir?
Bankalardan taze kredi bekleyen ya da bankalara kredi borçlarını ödeyemeyen şirketlerin (reel sektör) gelecekleri de bu kurtarmaya bağlı. Bu operasyonu IMF istiyor. IMF, yeni kredi dilimlerini, bu operasyonla ilgili yasanın çıkışına şart koşmuş durumda. Oysa, bütün bu banka enkazından, ekonominin içine düştüğü bu tarihi krizden bizzat IMF sorumlu.
IMF nasıl batırdı?
Çuvaldızı önce, sorumsuz iktidarlara batıralım. 1980’lerde, özellikle de 1990 sonrası iktidarlar banka sayısını, hiçbir makul nedene bağlı olmaksızın iki katına çıkarıp 80’in üzerine vardırdılar. Her holdinge, iktidar yandaşına bir banka edinme izni tanındı. Spekülatif sermaye birikimi bankacılık kesiminde çok hızlı ve sağlıksız bir şişkinlik yarattı.
Örneğin bankaların toplam aktiflerinin milli gelire oranı 1990’da yüzde 35 iken 1995’te yüzde 41’e, 2000’de de yüzde 65’e çıktı. 1990-1999 arasında bankacılık kesiminin toplam aktiflerinin reel fiyatlarla artış hızı yüzde 13.4 olurken milli gelir sadece yüzde 3.1 artış gösterdi. Bu bankacılığa hücum furyasının motivasyonu, devlet borçlanmasının neden olduğu yüksek reel faizlerdi.
Yüksek faiz, düşük kur farkının çekiciliğiyle akan sıcak paraya aracılık yapıp devleti fonlayarak yüksek reel faiz furyasından pay kapma yarışı, siyasetçilerle iç içe, hortumcu bankacılık tezgahını da yarattı.. Eş-dost kapitalizminin tipik bir özelliği olarak banka denetim süreçleri çalıştırılmadı; bankaların içi boşaltıldı; kredi olanakları kötüye kullanıldı; kıyı bankacılığına ve yurtdışına para kaçırmasına göz yumuldu. Yetmedi, bankacılık kesiminde var olan kamu bankaları,siyasetçi-mafya, hatırlı holdinglerce yağmalandı. Özelleştirilen kamu bankalarının çoğu, bugün tutuklu bulunan kötü niyetli patronlara devredildi.
Mevduatın tamamının devlet güvencesi altında olması ve devlete yüksek faizle borç verme olanağı, birçoğunun kapanmasına ve 19’unun da Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) yoluyla devletin elinde kalmasına karşın, bu bozuk bankacılık sektörünü yapay olarak yaşattı.
IMF’nin yanlışı neydi?
Kasım 2000’de patlak veren finansal kriz, kırılgan banka yapısını da vurdu. Kasım finansal krizi 2000 yılının ilk 11 ayına damgasını vurmuş bulunan IMF patentli “enflasyonla mücadele programı”ndan, hatta, evet bizzat IMF’den kaynaklandı.
2000 IMF programı, büyük boyutlu sermaye giriş-çıkış dalgalanmaları karşısında para politikasını devre dışı bırakan “katı kurallara” sahipti. IMF, bu konuda çok tavizsizdi.
2000’in IMF politikası, önce yüksek boyutlu sermaye girişlerinin sürüklediği kontrolsüz bir iç talep patlamasına yol açtı. TL’nin reel değerlenmesinin de katkısıyla, ihracat yavaşlarken ithalat patladı ve sonunda sürdürülemez bir cari açık ortaya çıktı. Bu da anında sermaye kaçışlarına ve sonunda banka sistemini krize sürükleyen bir finansal kargaşaya yol açtı. IMF, Kasım krizinde kuruyan finansal piyasaya likidite sağlamak isteyen Merkez Bankası’nın elini tuttu ve bunda inat etti. Kamu bankaları sorunu Kasım krizinin, dolayısıyla geçen programın en kırılgan yanıydı ve ufak bir sarsıntı ile kırıldı, program bankacılık sistemini de çatlatarak çöktü.
Bankaların çöküşü, kamu bankalarındaki sarsıntıyla başladı ve domino taşları gibi bankaları aşağı indirdi. 2000 programı başlamadan önce kamu bankalarının görev zararları 10 katrilyon TL’yi aşıyordu. IMF, bu durumu göz ardı etti. Zaten, IMF’nin bu boyutta bir zararla ilgilenmeyerek, başka kırılganlıkları da göz ardı ederek, program başlatması başlı başına büyük gafletti!
Mart 2000’e gelindiğinde kamu bankalarının kısa vadeli borçlanma 6,4 katrilyon TL’ye çıktı. Yani riskler yükselirken, Hazine ve Merkez Bankası seyretti. IMF de umursamadı.
Hükümetin Dünya Bankası’ndan alacağı 4 milyar dolar civarındaki banka rehabilitasyon kredisinden hangi bankalar, faydalandırılacak?
Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu, sermaye yeterlilik rasyosu 0 ile 5 arasında bulunan bankalara, bu oranın yüzde 5’e ulaşması için sermaye aktaracak.Sermaye desteğinden yararlanacak bankaların sektördeki aktiflerin asgari yüzde 1’ine sahip bulunması gerekiyor. Yeterlilik rasyosu yüzde 5 ile yüzde 9 arasındaki bankalara ise, oranın yüzde 9 seviyesine yükseltilmesi için yedi yıl vadeli devlet tahvili verilecek. Öz kaynak rasyoları 0 ile 5 arasında olan bankaları bilmiyoruz; çünkü yıl sonu bilançoları daha yayınlanmadı. Ama Eylül 2001 itibarıyla, sektörün yüzde 1’inden büyük olan 10 banka var (Devlet bankaları, Etibank gibi fondaki bankalar ve yabancı HSBC hariç).
Devletin sermaye enjekte edebileceği bankalar belli holding bankaları. Ama bunlardan özsermayesi güçlü olanlar bu enjeksiyonun dışında kalabilirler. Listede yer almayan diğer holding bankaları da aralarında birleşerek pazar paylarını yüzde 1’e çıkarırlarsa, enjeksiyondan yararlanabilecekler. O anlamda gündemde banka evlilikleri de var. Ama,sürecin hedefi sistemi devlet ortaklı 5-6 banka yaratılmasına dönük bir tröstleşme.
Düzenlemenin reel sektörle ilgili yanı ne?
Bankalara aktarılacak devlet sermayesinin sanayi ve ticari işletmelere kredi olarak kullandırılması içinde de yeni şartlar getirildi. Kamu kaynağının en fazla yüzde 40’ı bankanın iştiraklerine, grup içi şirketlerine veya diğer finans şirketlerine kullandırılacak. Yüzde 60’lık kısım ise reel sektöre kredi olarak aktarılacak, denildi. Böylece TOBB gibi örgütlerin gönlü alındı. Ama burada sorun, bankaların reel sektöre kredi açmaması değil. Batık kredi oranı yüzde 20’ye yakın. Önce bunlar ne olacak? Sonra da reel sektör kredi talep edecek kadar bir canlanma sürecine, bunun için de beklediği iç talep canlanmasına kavuşabilecek mi?
Kavuşabilir mi?
Zor. Çünkü, IMF, önce borç ödemeleri diyor. Kalan parayla büyürsünüz diyor. O da taş çatlasa yüzde 3 büyüme. Bu da ancak krizden bitkisel hayata geçiş demek.
Bu düzenleme neyi kurtarıyor öyleyse?
Sadece gün bulup gün tüketiyorlar... Bütün bu sermaye enjeksiyonları ve zoraki evliliklere rağmen bankalar olası bir şokta tekrar zararlarıyla devletin kucağına düşebilir. Bu kez yine bir zarar toplumsallaştırmasıyla karşı karşıya kalabiliriz. Özünde, krizi aşmak için zoraki devletçilik yapılıyor. Bankalara önce Fon, sonra bu düzenlemeyle yapılan, devlet müdahalesidir. Yarın, sıkıntıya girecek reel sektör firmaları için aynı devletleştirmeler olursa hiç şaşırmayın. Bütün bu olacakları önceden hissedip, bankalar devletleştirilse, batık sanayi işletmeleri tekrar kamu mülküne alınıp, farklı, özyönetimci, şeffaf ve üretken bir kamu işletmeciliği ile büyüme inisiyatifi kamuya tanınsa ya da kamu bu büyüme ve istihdam yaratma sürecinin dışına atılmasa, çok daha isabetli bir iş yapılır, hem de zaman kaybetmeyiz.
(Bu röportaj Bağımsız İletişim Ağı’nın sitesinden alınmıştır.)

Başa dön


İçme suyu altın gibi
Türkiye’de son 10 yılda yaşanan yüksek enflasyonun, içmesuyu yatırım tutarlarını yaklaşık 10 kat artırdığı, yatırımların planlanması ve uygulanmasında finansman sıkıntısı yaşanmasına yol açtığı bildirildi.
Devlet Su İşleri (DSİ)’nin internetteki sitesinde yayımlanan ve içmesuyu sektörünün içinde bulunduğu sorun, darboğazlar ve önerilere yer verilen raporda, hızlı nüfus artışı ve yüksek enflasyonun içmesuyu sektörüne ilişkin bir dizi sorunu beraberinde getirdiği kaydedildi.
Hızlı nüfus artışının, özellikle büyük kentlerde ve hızlı gelişen yerleşim birimlerinde inşaatı tamamlanan bir içmesuyu sistemi hizmete alındığında bir yenisine başlamayı zorunlu hale getirdiği ifade edilen raporda, “Plansız kentsel gelişmeyle daha doğrusu kentlerdeki çoğalma ve yığılmayla birlikte, içmesuyu ve diğer altyapı yatırımlarının planlanması ve uygulanmasında da ciddi sorunlarla karşılaşılıyor” denildi.
Hazine bugün ihale düzenliyor
Hazine bugün 2 yıl vadeli, 3 ayda bir kupon ödemeli tahvil ihalesi düzenliyor. Tahvillerin ihraç tarihi 23 Ocak Çarşamba olarak belirlendi. Hazine’nin en son 15 Ocak tarihinde gerçekleştirdiği 112 gün vadeli bono ihalesinde toplam 997.8 trilyon liralık teklif gelirken, ihalede nominal 452 trilyon liralık satış yapmıştı. İhaledeki net satış tutarı da, 383 trilyon lira olarak gerçekleşmişti. İhalede yıllık bileşik faiz yüzde 71.24, yıllık basit faiz ise yüzde 58.50 olmuştu. Hazine’nin bu hafta 2 katrilyon 391 trilyon 480 milyar lira iç borç servisi bulunuyor.
İngiliz heyeti GAP’a geliyor
GAP’a yabancı ülkelerin ilgisi sürüyor. İngiliz Savunma Ataşesi Kim Winfield başkanlığındaki bir heyet, GAP’ı yerinde görmek amacıyla bölgeye geliyor. Aralarında, Binbaşı Peter Richart’ın da bulunduğu, İngiliz Savunma Ateşesi Kim Winfield başkanlığındaki heyet, GAP’la ilgili çalışmaları yerinde görmek ve incelemelerde bulunmak amacıyla, yarın Ankara’dan Gaziantep’e, oradan da Şanlıurfa’ya gelecek. 23 Ocak Çarşamba günü GAP Bölge Kalkınma İdaresi Bölge Müdürlüğü’nde, Bölge Müdürü Mustafa Aydoğdu’nun vereceği brifinge katılacak olan İngiliz heyeti, daha sonra GAP’ın en büyük yapılarından olan Bozova ilçesi yakınındaki Atatürk Barajı’nda incelemelerde bulunacak.
18.2 milyon dolar dış borç ödenecek
Hazine, bu hafta 18.2 milyon dolar dış borç ödemesi gerçekleştirecek. Hazine Müsteşarlığı verilerine göre, Hazine, haftanın en büyük dış borç geri ödemesini 24 Ocak Perşembe günü 7.1 milyon dolar ile yapacak. Müsteşarlığın, bugün 3.2 milyon dolar, yarın 1.2 milyon dolar, 23 Ocakta 2.3 milyon dolar ve haftanın son iş günü 25 Ocakta da 4.3 milyon dolar dış borç geri ödemesi bulunuyor. Hazine, geçen hafta 82.2 milyon dolar dış borç ödemesi gerçekleştirmişti. Hazine, Ocak ayından bugüne kadar 297.6 milyon dolar dış borç ödemesi yerine getirdi.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net