Filistin gerçeğine daha yakından bakıldığında ise, cesaret verici bir tablo ortaya çıkıyor. Son anketlere göre, Arafat ve onun İslamci muhalifleri -ki kendilerine haksız bir biçimde “direniş” diyorlar-, toplamda sadece yüzde 40-45 halk desteğine sahip. Bu da gösteriyor ki, Filistin’in sessiz çoğunluğu ne Filistin Yönetimi’nin Oslo’ya yönelik yersiz güvenini ve onun baskıcı ve kanunsuz, yolsuzluk rejiminden, ne de Hamas’ın şiddetinden yana.
Usta bir taktisyen olan Arafat; bu duruma, Kudüs’ün ileri gelenlerinden, El-Kudüs Üniversitesi Rektörü ve ateşli El Fetih yandaşı, Dr. Sari Nusseibeh’i öne çıkararak yanıt verdi. Nusseibeh’in attığı balon nutuklarda, İsrail’in biraz daha iyi davranması durumunda, Filistinlilerin geri dönüş hakkından vazgeçebileceği ima ediliyor. Buna ek olarak, Yönetim’e yakın bir dizi Filistinli şahsiyet, daha doğru bir ifadeyle, faaliyetleri Yönetim’den hiçbir zaman bağımsız olamamış kişiler, bildiriler imzalayıp, iktidarsız veya etkisiz ve saygınlığını yitirmiş İsrailli barış aktivistleriyle tura çıktılar. Bu ruhsuzlaştırıcı alıştırmalar, sözde, dünyaya, Filistinlilerin ne bedelle olursa olsun barış yapmaya istekli olduğunu gösteriyor; askeri işgale uyum sağlama pahasına dahi. Arafat, iktidarda kalmak için gösterdiği dizginsiz heves bağlamında, hâlâ rakipsiz.
Yeni bir oluşum
Bütün bunlardan biraz uzakta, yeni bir laik-ulusalcı oluşum ağır ağır yükseliyor. Bu oluşumdan bir parti veya bir blok olarak sözedilmesi henüz mümkün değil. Şu an için gerçekten bağımsız ve popüler bir grup niteliğinde. Bu oluşumun üyeleri: İbrahim Dakkak, Ziyad Ebu Amr, Ahmed Harb, Ali Jarbawi, Fuad Moghrabi, Filistin Yasama Konseyi üyelerinden Rawiya Al-Shawa ve Kemal Şirafi, yazarlardan Hasan Kadir ve Mahmud Derviş, Raja Shehadeh, Rima Tarazi, Hasan El-Katib, Nassir Aruri, Eliya Zureik, Dr. Haydar Abdülşafi, Mustafa Barguti ve bir de ben...
Oslo masasına geri dönüş konusunda bile bile suskun kalınırken; bu grup, Filistin birliğinin, direnişinin ve İsrail askeri işgalinin kayıtsız şartsız son bulması gerektiği yönünde kollektif bir görüş bildirdi. Aralık ayının ortalarında yapılan bu bildirim, Arap ve Avrupa medyasınca da yansıtıldı, ancak ABD’de ilgi görmedi. İşgal koşullarının iyileştirilmesini masaya yatırmanın, bu işgali daha da uzatmak anlamına geldiğine inanıyoruz. Barış, ancak işgal bittikten sonra gelebilir.
Seçim talep ediyoruz
Deklarasyonun en cesur kısımları, Filistin’deki iç durumun düzeltilmesi gereğine odaklanan kısımlar. Demokrasinin güçlendirilmesi, bütünüyle Arafat ve adamları tarafından denetlenen karar alma süreçlerinin arıtılması, hukukun egemenliği ve bağımsız bir yargı ihtiyaçı, kamu fonlarının suiistimalinin önlenmesi ve her yurttaşa güven verecek bir biçimde, kamu kurumlarının işlevlerinin pekiştirilmesi. Nihai ve en belirleyici talep olarak da, yeni parlamento seçimleri.
Deklarasyon nasıl okunursa okunsun; kökleri sağlık, eğitim, mesleki ve işçi örgütlerinde olan bu kadar saygın bağımsız insanın bu sözleri söylemiş olması, hem Filistinliler, hem de İsrailliler tarafından hemen farkedildi. Filistinliler, bunun, Arafat rejimine yöneltilmiş en şiddetli eleştiri olduğu kanısındaydı.
Uluslararası Birlik Hareketi
Buna ek olarak, Arafat; her zamanki gibi şeriatçı zanlılara operasyon düzenleyip Şaron ve Bush’a itaat ederken, Dr. Barguti tarafından, bir kısmı Avrupa Parlamentosu üyesi olan 550 Avrupalı gözlemcinin de katıldığı bir Uluslararası Birlik Hareketi başlatıldı. Bu üyeler, Filistin’e geliş masraflarını kendileri karşıladılar. Yanlarında, disiplinli bir genç Filistinliler grubu bulunuyordu. Bu grup, bir yandan İsrail askerleri ve Yahudi yerleşimcilerin Avrupalılara saldırmasını önledi, diğer yandan da Filistinliler arasından silah kullanımı ve taş atışlarını. Bu çabalar Filistin Yönetimi ve şeriatçıların otoritesini yok etti ve bir anda, bütün dikkatler İsrail işgaline yöneldi.
Bu arada ABD; savunmasız durumdaki Filistinli sivillerle İsrail askerleri arasındaki çatışmaya müdahale etmek üzere silahsız uluslararası gözlemcilerin devreye girmesine dönük Güvenlik Konseyi teklifini veto etmekteydi.
Barguti’nin başına gelenler
Bu vetonun ilk sonucu 3 Ocak’ta, Barguti, Doğu Kudüs’te 20 Avrupalı’nın basın konferansı yapmasına onay verdikten sonra ortaya çıktı. İsrailliler; barışı bozduğu ve Kudüs’e yasadışı yollardan girdiği bahanesi ile Barguti’yi tutukladı ve iki kez sorguya çekti; dipçiklerle dizini kırdı ve başından yaraladılar. Barguti, Kudüs doğumlu olmasına ve oraya girmek için elinde bir tıp diploması bulunmasına rağmen... Elbette bu olanların hiçbiri, Barguti ve yanındakilerin şiddeti dışlayan mücadelelerini önleyemedi. Bence bu mücadele, aşırı militerleşmiş İntifada’nın yerini alacak ve ulusal çapta, İntifada’yı işgal ve yerleşimlerin sona erdirilmesine odaklayacak, Filistinlileri bağımsız devlet ve barışa doğru götürecektir.
İsrail; Barguti gibi özgüven sahibi, gerçekçi ve Filistinlilere saygılı birinden; Şaron’un pek iyi kullandığı o sakallı radikal dincilerden korktuğundan daha çok korkar. Şaron’un tüm yapabildiği, o tipik iflas etmiş politikası ile, Barguti’yi tutuklamak olabildi.
Koordinasyon sağlanmalı
Az sayıdaki Yahudi sesin, İsrail askeri işgaline karşı öfkelerini kamuoyuna haykırdığı ABD’de, tıpkı İsrail’de olduğu gibi, işgale karşı bir koro yükselmeli. Ama burada, çok fazla karmaşa ve davul sesi var. İsrail lobisi, Bin Ladin’e yönelik savaş ile, Şaron’un Arafat ve halkına yönelik kolektif saldırısını benzeştirme çabasında geçici bir başarı kazandı. Ne yazık ki Arap-Amerikan topluluğu, hem çok küçük, hem de bu ülkede giderek genişleyen Ashcroft baskısı, ırkçı tanımlama ve yurttaş haklarının budanması karşısında örgütsüz.
Öyleyse en acil ihtiyaç, Filistinlileri destekleyen çeşitli laik gruplar arasında koordinasyonun sağlanması. İşgali ve onun götürdüklerini sona erdirmek, yeterince net bir zorunluluk. Şimdi bunu yapalım. Arap aydınların, bu harekete katılırken utangaçça davranmalarına gerek yok.
Başa dön
Basra Körfezi’den çıkmaya niyeti yok
ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, Körfez bölgesindeki Amerikan askeri varlığının uzun vadeli olduğunu söyledi. Tokyo’da bulunan Powell, Amerikan ABC televizyonuna yaptığı açıklamada, Suudi Arabistan’daki Amerikan birliklerinin, “dünyanın hayal edilen konuma gelmesi halinde geri çekilebileceklerini” belirtti. Powell, Suudi yetkililerle yapılan görüşmelerde, bu konunun gündeme gelmediğini söyledi.
Suudi vatandaşlarının kraliyet ailesine bu yönde baskı yaptığı görüşüne karşı çıkan Powell, “Körfez Savaşı’nın bitiminden bu yana Suudi Arabistan’da konuşlanan birliklerimiz, (Irak lideri) Saddam Hüseyin’e karşı caydırıcı niteliktedir, bunun ötesinde Amerikan varlığı ve etkisinin sembolü durumundadır. Kraliyet ailesinin, böylesine bir baskı altında olduğunu sanmıyorum. Biz iyi konuklarız” dedi.
Powell, Basra Körfezi’nde diğer ülkelerde de askeri varlıklarının bulunduğunu belirterek, “Birçok nedenden ötürü, bu bölgede varlığımızı sürdürmeyi hep istemişizdir” diye konuştu.