www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Dosya

Köşe Yazıları



Nâzım’ın Marksistliğine gelince: Marx’ın Kapital’ini ‘ezber etme’ isteği, Engels’in Anti-Dühring’inin ‘en sevdiği gazel’ olduğu gibi şiirlerine geçen söylemlerin yanı sıra, Marksizmin temel direklerinden ‘diyalektik materyalizm’ konusunda söyledikleri, yazdıkları da ortadadır.

Güncel ............................................... Alaattin Bilgi
Nâzım Hikmet’in şiirlerinde
diyalektik materyalizm

“Şairim
bir yıl yağan yağmur kadar şiir yazdım.
Fakat asıl
şaheserime
başlamak için
Hafız-ı Kapital olmayı bekliyorum.”

Benim gibi kocamışlar yaşadıkları için, orta yaşlılar ile gençler de okudukları için bilirler:
Nâzım Marksisttir, komünisttir; ölene dek Komünist Partisi üyesidir. Hatta bu iki niteliği, yani Marksistliği ve komünistliği, şiirlerinden, tiyatrolarından önce ‘kamuya malolmuş’ bilinir olmuştur. Zaten Nâzım da bu iki yanını saklamak, gizlemek şöyle dursun, daha ilk gününden övünerek, bağıra bağıra ilan etmiştir: Sevdalınız komünisttir / on yıldan beri hapistir / yatar Bursa kalesinde.”
Marksistliğine gelince: Marx’ın Kapital’ini ‘ezber etme’ isteği, Engels’in Anti-Dühring’inin ‘en sevdiği gazel’ olduğu gibi şiirlerine geçen söylemlerin yanı sıra, Marksizmin temel direklerinden ‘diyalektik materyalizm’ konusunda söyledikleri, yazdıkları da ortadadır.
Nâzım hapisteyken, 1941 yılının başlarında, yine o sıralar hapiste bulunan romancı Kemal Tahir’e yazdığı bir mektupta: “Edebiyatta modern realizm şuurlu olarak edebiyat sahasına diyalektik materyalizmin tatbikidir.” diyor. (*)
Nâzım Hikmet için değer taşıyan her sanat ‘realist’, yani ‘gerçekçi’ sanattır. Bu gerçekçilik ona göre zorlama olarak ortaya çıkmaz, sanatın temel özelliği, öz niteliğidir. “Her sanat eseri, eğer bu isme layıksa, evvela realist olmaya mecburdur bugün.” (413)
Bu yargıdaki son sözcük, ‘bugün’ sözcüğü, gerçekçiliğin yalnız şimdiki zaman için ‘zorunlu’ olduğu anlamını taşımıyor; Nâzım’a göre gerçekçilik, farkında olmadan, ‘kendiliğinden ve güdüsel’ bir evreden, ‘bilinçli’ bir evreye ulaşmıştır ve bu süreç, materyalist diyalektik felsefenin hazırlayageldiği ‘yatak’ içerisinde olmuştur. Kimi büyük sanatçılar, yapıtlarını ille de ‘gerçekçi’ olalım kaygısı içerisinde üretmemişler ama onların sanatçı kişiliğinde var olan sorumluluk duygusu ve toplumsal bir varlık olmanın verdiği dürtü bunları gerektiğinde kendi politik önyargılarına karşı çıkmak zorunda bırakmıştır. “Diyalektik materyalist felsefeye göre maddi ve ruhi hadiseleri seyirlerinde görmek lazımdır. Realist edebiyatçı içinde aksettirdiği... mevzuunu böyle bir akış halinde vermesi icap eder. Diyeceksin ki Balzac büyük bir realistti. Ama felsefede diyaletik materyalistçi değildi. Doğru. Velakin Balzac’ı realist yapan şey realiteye sadakatinden olayı istemeyerek, farkında olmayarak diyalektik metodu kullanmasındandır.” (52)
Yukarıda sözü edilen, ‘kendiliğinden ve güdüsel’ bir evrenden ‘bilinçli’ bir evreye geçiş konusunda da Nâzım şöyle diyor: “Realist Balzac ile bu asrın yeni realisti mesela Kemal Tahir arasındaki farkın birisinin farkında olmayarak yaptığı işi ötekisinin şuurla yapması lazım geldiğindedir. Bundan dolayı da modern realist romancının realizmi kralcı Balzac’ın realizminden ileri olacaktır.” Nâzım burada geçen ‘yeni realist’ ve ‘modern realist’ nitelemeleri için de, “... felsefedeki diyalektik materyalizmin edebiyatta şuurla tatbiki yeni realizmi meydana getirir” diyor yine aynı sayfada.
Nâzım Hikmet’in 1941 yılı başlarında yazdığı ve uzun uzadıya sergilediği Balzac ve realizm konusundaki bu düşünceleri, Engels’in yine aynı konuyu irdelediği 1888 tarihli bir mektubuyla yan yana okunursa, hem bu konu daha bir aydınlığa kavuşmuş olur ve hem de Nâzım’ın düşüncelerinin Marksist literatürle nasıl bir paralellik içerisinde olduğu görülür.
Engels, İngiliz yazarı Margaret Harkness’e 1888 yılı Nisan ayı başında yazdığı bir mektupta şunları söylüyor:
“... Yazarın düşünce ve fikirleri ne kadar gizli kalırsa, sanat eseri için o kadar iyi olur. Benim sözünü ettiğim realizm, yazarın düşüncelerine karşın da kendini gösterebilir. İşte bunun bir örneği. Bence, geçmişin, bugünün ve geleceğin bütün Zola’larından çok daha büyük bir gerçekçilik ustası olan Balzac, “La Comedie humaine”de bize Fransız “Sosyetesinin” en mükemmel gerçekçi tarihini verir; soylular toplumu üzerinde yükselen burjuvazinin ilerici açılımlarını, 1816’dan başlayıp 1848’e kadar neredeyse yıl be yıl tarihi kayıt biçiminde bir tablosunu çizer... Evet, Balzac siyasette meşrutiyetçi idi; onun büyük yapıtı, yüksek sosyetenin kaçınılmaz çöküşü üzerine sürekli bir ağıttır; onun bütün sevgisi yok olmaya yargılı sınıfa yöneliktir. Lakin bütün bunlara karşın yine onun yergisi, kendilerine karşı büyük bir sevgi ile bağlı bulunduğu aynı erkek ve kadınları -soyluları- harekete geçirdiği zamanki kadar asla keskin olmamıştır. Kendilerinden daima açık bir hayranlıkla söz ettiği biricik insanlar ise onun en şiddetli politik hasımları... o sıra (1830-36) halk kitlelerinin gerçek temsilcileri olan insanlardır. İşte böylece Balzac, kendi sınıf sevgilerine ve politik önyargılarına karşı çıkmak zorunda kalmıştır; gözdesi olan soyluların batışlarının gerekliliğini görmüş ve onları, daha iyi bir kadere layık olmayan kimseler olarak betimlemiştir; ayrıca, geleceğin gerçek insanlarını, o devirde, bu gibilerin bulunabileceklerini biricik yerde görmüştür; ve ben bu durumu, Realizmin en büyük zaferlerinden biri ve koca Balzac’ın en muhteşem özelliklerinden birisi olarak görüyorum. (**)
***
Şimdi de, her sanat eseri için temel sorunlardan birisi diye tartışılagelen ‘içerik-biçim’ sorununa Nâzım’ın yine materyalist diyalektik açısından nasıl yaklaştığını ve bunu nasıl bir çözüme götürdüğünü kısaca görelim.
Nâzım bu konuya değinen bir mektubunda şunları söylüyor: “... ben her sanat eseri için, edebiyat olsun, mimari olsun, musiki olsun, hepsi için şu suali soruyorum; ‘Ne demiş? Nasıl demiş?’ bu iki soruyu bir birlik halinde soruyorum, öyle bir birlik esası ‘Ne demiş?’ Yani tayin edici unsur bu soru olmak üzere, ne ve nasıl demişi soruyorum... Elbette ki bu soruyu konkre olarak sormak gereklidir. Hangi devirde, nerede sorusunu da unutmamak icabediyor.” (330-331)
Bir sanat eserinde, içerik ile biçim arasındaki ilişki, materyalist diyalektiğin devingenliği içerisinde yorumlanırsa, içeriği, ‘öz’ü belirleyici öğe olarak kabul etmek, ancak diyalektikteki devingenliği unutmayarak, biçimin öz üzerindeki değiştirici rolünü göz önünde bulundurmak gerekir. Zaten diyalektik bir bütün oluşturan içerik ve biçim, karşılıklı bir etkileşim içerisindedirler. ‘Öz’ bir dünya görüşünü temsil eden altyapı olarak kabul edilirse, ‘biçim’ üstyapıdır ve genel olarak diyalektik materyalizmdeki, altyapı-üstyapı irdelemesindeki her şey sanat eserleri için de geçerlidir.
Nâzım’ın yukarıdaki alıntıda, ‘Hangi devirde ve nerede?’ sorusunu sorarak konunun somutlaştırılması gereğine parmak basması, bütün insanların belirli üretim ilişkileri içerisinde yorumlanması ve sanat eserlerinde böylece yansıtılması gereğini kavramış olmasıdır. Marx’ın sözleriyle, “Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır.” (***)
İçerik-biçim irdelemesi yapılırken, öz’ün mekanik bir tarzda biçim’i belirleyen ‘nihai’ öğe olmadığını, bu iki öğe arasında bir etkileşim bulunduğunu Engels’in “Materyalist tarih anlayışına göre, tarihte en son belirleyici öğe, gerçek hayatın üretilmesi ve yeniden üretilmesidir” cümlesiyle başlayan ünlü mektubunda da görmek mümkündür. Engels şöyle devam eder: “Ne ben ne de Marx bundan fazlasını savunmadık. Şu halde, eğer birisi çıkıp da, ekonomik etkenin biricik belirleyici öğe olduğunu söyleyerek sorunu çarpıtırsa, bizim önermemizi, anlamsız, soyut ve budalaca bir ifadeye dönüştürmüş olur. Ekonomik durum temeldir ama üstyapının çeşitli etmenleri-sınıf savaşlarının politik biçimleri ile bunun sonuçları, yani: başarılı bir savaştan sonra, zaferi kazanan sınıfın oluşturduğu anayasalar, vb., hukuksal biçimler ve hatta bütün bu fiili çatışmaların, bunlara katılanların beyinlerinde uyandırdığı yansımalar, politik, hukuksal, felsefi teoriler, dinsel görüşler ve bunların bir dogmalar sistemi halinde gelişmeleri... İşte bütün bunlarda da, tarihsel çatışmalar boyunca etkilerini gösterirler ve birçok hallerde kendi biçimlerinin belirlenmesinde baskın bir rol oynarlar. Bütün bu etken öğeler arasında karşılıklı bir etkileşim vardır... Böyle olmasaydı, teorinin, tarihin herhangi bir dönemine uygulanması, bir bilinmeyenli yalın bir denklemin çözümlenmesinden daha kolay olurdu.” (****)
Nasıl ki, sırf biçimcilik, insanın, çevresiyle birlikte toplumsal bir varlık olduğu gerçeğinin yadsımasına ve bireyciliğe götürürse, sırf öz’ü öne çıkartarak biçim üzerinde gereği gibi durmamak, diyalektiği anlamamak demektir. Diyalektik her şeyden önce devinim ve karışılıklı etkileşim demektir. “Muhtevayı en uygun, en basit, en berrak bir tarzda kalıplayan şekil.... Şekli eldivenlikten de çıkarıp, deri haline getirdiğimiz nisbette muhtevayı ön plana, esasa aldığımız nisbette muvaffak olacağız. Biliyorum bu gayet zor iştir. Bu zorluğu halletmenin yegane çaresi muhtevadan şekle gitmektir. Tabii şeklin muhteva üzerindeki mütekabil -fakat kemiyetteki- tesirini de unutmayarak.” (93)
Görüldüğü gibi her iki alıntıda da, içerik-biçim arasında karşılıklı bir etkileşim olduğu, bunun gerçekçi sanatta uygulanmasının pek de kolay olmadığı vurgulanıyor. Gerçekçi sanat insanı, en çetrefil toplumsal ilişkiler içerisinde vermek zorundadır. Birey bütün özel ve ruhsal yapısı ile birlikte, ‘birey-toplumsal varlık’ beraberliği içerisinde çok yönlü olarak verilmelidir. Bunun eksikliği, yaratıcı bir biçimde uygulanması gereken maddeci diyalektik yöntemin yozlaştırılarak, genel olarak marksizmin sekterce bir yorumu olur.
***
Nâzım Hikmet bir ‘dünya’ şairidir. Amerika ya da Afrika kıtasındaki zenciden, Japon balıkçısına, Küba’dan Hindistan’a, Lumumba’dan Robson’a dek bütün dünya onun şiirleri içerisindedir. Yalnız Kurtuluş Şavaşı’nda Anadolu halkının destanının değil, tüm dünyada, emperyalizme, işgalciliğe, zorbalığa karşı yazılan destanların yazarıdır O. Marx ile Engels’in birlikte oluşturdukları Marksizmi kavrayan, diyalektik materyalizmi şiirlerinde yaratıcı bir incelikle uygulayandır O. Yalnız bir şair, tiyatro ve roman yazarı değil bir sanat kuramcısı ve estetikçidir O. Emeğe saygı duyan ve bütün hayatını emekçi sınıf ile özdeşleştiren insandır O:

Türkiye işçi sınıfına selam!
Selam yaratana!
Tohumların tohumuna, serpilip gelişene selam!
Bütün yemişler dallarınızdadır.
Beklenen günler, güzel günlerimiz ellerinizdedir,
haklı günler, büyük günler,
gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç
yatılmayan,
ekmek, gün ve hürriyet günleri.
Lenin, Marx’ın Kapital’inin, “diyalektik materyalizmin ete kemiğe bürünmüş şekli” olduğunu söyler. “Hafız-ı Kapital” olmak isteyen Nâzım’ın şiirleri de, diyalektik materyalizmin ete kemiğe bürünmüş destanıdır.

DİPNOTLAR
(*) Nâzım Hikmet: Kemal Tahir’e Mahpusaneden Mektuplar, Bilgi Yayınevi Ankara, Ağustos 1968, s. 51. Bundan böyle bu kitaptan yapılan alıntıların sonuna ayraç içerisinde sayfa numaraları konulacaktır.
(**) Karl Marx and Friederick Engels, Selected Correspondence, Moscow, 1955, s. 402
(***) Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Sol Yayınları, Çeviren: Sevim Belli, Ankara, Temmuz 1979, s. 25
(****) Engels’in, Joseph Bloch’a yazdığı 21-22 tarihli mektuptan. Marx-Engels Seçme Mektuplar, Çeviren: Alaattin Bilgi, Evrensel Basın Yayın, İstanbul 1996, s. 101.


Başa dön



Dünden Bugüne

1946
MAHABAD KÜRT CUMHURİYETİ KURULDU


1977
FAŞİST CİNAYETLER SÜRÜYOR
YTÜ kantinini basan ülkücü faşistler, Levent Ersoy’u öldürdü. İskenderun’da da lise öğrencisi Yavuz Çalışkan, üzerine dinamit atılarak katledildi.

1980
TARİŞ DİRENİŞİ
Milliyetçi Cephe (MC) hükümetinin İzmir Tariş’te faşist kadrolaşma amacı ile, daha önce işe alınmış işçileri çıkarıp, yandaşı olan faşistleri işe alma girişimine karşı direnen işçilere polis saldırdı. Bunun üzerine başlayan ve tüm şehire yayılan Tariş direnişi, Türkiye işçi sınıfı hareketi tarihinde önemli bir yere sahip oldu. Bu direnişe destek için, üniversite öğrencileri yolları kesti, belediye işçileri iş bıraktı. DİSK yönetimi “kanlı” olayların çıkacağı gerekçesiyle 31 Ocakta direnişi bitirmeye karar verdi. Tariş yönetimi bir hafta üretime ara verdiğini duyurdu. Çiğli İplik Fabrikası’nda 1500 işçi fabrika kapılarını kapatarak barikat kurdu. Çimentepe halkı da sokaklara barikatlar kurarak, mahalleye girişlere engel oldu. Mahallelerden çok sayıda kişi silahlarla fabrikaya gelerek direnişçi işçilere katıldı. Aynı gün işçilerle polis arasında uzun menzilli silahların da kullanıldığı bir çatışma yaşandı. Çatışmalar şehrin çeşitli bölgelerine yayıldı. 14 Şubatta direnişi kırmak amacı ile devlet güçleri, büyük bir operasyona girişti. 10 bin jandarma komandosu ve piyade panzerlerle, kapıları kırarak fabrika bahçesine girdiler. 500-600 işçi pamuk balyaları ile oluşturdukları barikatları ateşe vererek ve çatıdan ateş ederek bu saldırıya karşı koymaya çalıştılar. Tüm çabalara karşın direniş zorla kırıldı.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net