www.evrensel.net
|
istatistik
|
emek.net
|
arşiv
|
linkler
|
posta
Gerçek
____
İ. Sabri Durmaz
İşsizliğe ve açlığa karşı mücadele
Güncel
____
Kamil Tekin Sürek
Kaçmak ya da mücadele etmek
Ufuk
____
Fatih Polat
Onları izlemeye devam edelim
Konum
____
Çetin Diyar
GAP, emperyalist üs olmasın
Gerçek
..........
İ. Sabri Durmaz
İşsizliğe ve açlığa karşı mücadele
Son günlerde her vesileyle bir araya gelmekten pek hoşlandıkları anlaşılan işçi sendikaları konfederasyonları ile patron sendikaları konfederasyonunun genel başkanları geçtiğimiz 10 Temmuz günü bir kez daha bir araya geldiler. Bu seferki “ortak gündem” “işsizlik”ti.
Doğrusu; bu ortamda, krizi bahane ederek işçi kıyımı yapan patronların temsilcisiyle, işten atılan işçileri temsil iddiasındaki konfederasyon genel başkanları “neler konuştular” elbette merak konusudur. Ama, “üstünde anlaştık” (anlaşmadıkları bir şey yok zaten) dedikleri şeye bakılırsa; “işsizlik” tartışanların, işsizliğe karşı mücadeleyi değil; “işsizlik sorunu”nu “komisyona havale ettikleri” anlaşılmaktadır.
Zaten bu “Türk Çalışma Hayatı Konferansı” gibi şatafatlı adlı toplantıdan çıkan tek somut “karar” da, bir “Koordinasyon Kurulu oluşturmak” oldu. Bu “kurul”; gelişmeleri izleyip, işsizliğin nedeni hakkında gerçekçi sonuçlar çıkarılacak bir “veri tabanı” oluşturacak, işsizliği azaltıcı tedbirler konusunda projeler geliştirip hükümete sunacakmış... laf, laf, laf!
KONFEDERASYON BAŞKANLARI TOPU TACA ATMA YÖNTEMİNİ BENİMSEMİŞ
Sendikal bürokrasinin tam bir topu taca atma tarzı bu.
Beyler, zahmet edip “kurul” oluşturacak. Sonra bu kurul toplanacak, projeler hazırlayıp, “işçi” ve “işveren” tarafı bu projeler üstünde anlaşacak. Arkasından hükümete sunma süreci başlayacak. Hükümet patron ve sendika temsilcileri törenlerle, nutuklarla bu projeleri verip alacaklar. Bu arada işsizliğin ne kadar kötü olduğu üstüne uzun uzun konuşulacak... Sonra bu projeler, hükümette, bakanlıklarda bürokraside tartışılıp bunların uygulanması için “Para var mı” diye Kemal Derviş hazinesine sorulacak. Tabii Kemal Derviş, “Böyle popülist şeyler için para mara yok” diyecek. Ama diyelim ki biraz daha işler sürüncemede kalsın diye “Para yok” demedi. Dönülüp IMF’ye verilen “niyet mektubu”na bakılacak: Acaba işsizler için, istihdam için para harcanmasına “cevaz var mı” diye. Tabii orada da “hayır” çıkacak. Böylece bütün çalışma bürokrasinin labirentlerinde kaybolup gidecek...
Bu arada sendikaların çeşitli unvan taşıyan üst yöneticileri de; işten atılan işçilerin sayısının her gün artığını söyleyerek, kendilerini davet eden TV kanallarında parlatılmış, ama ağlamaklı konuşmalar yapacaklar. İşsizliğin ne büyük bir yıkım getirdiği üstüne sermaye çevrelerinin yüreğinin yumuşamasını isteyecekler.
IMF-PATRONLAR-HÜKÜMET BLOĞU İŞSİZLİK VE AÇLIĞIN DA SORUMLUSUDUR
Kaldı ki; bütün bunların ötesinde konfederasyonların genel başkanları; örneğin 3 ay öncesine göre bugün daha IMF’ci bir çizgiye gelmişlerdir. Emek Platformu’nun aktif olduğu günlerde “IMF’ye hayır” diye açıkça konuşan konfederasyon başkanları, şimdi artık; “Hükümetin dış ilişkileri nasıl geliştireceğine bir şey demiyoruz...” diye söze başlamaktadırlar. Elbette ki; bunun anlamı; “Biz IMF ile yapılan stand-by anlaşmasına karşı değiliz, onu delecek isteklerimiz yok” demektir. Böyle olunca da; kâğıt üstünde bile “işsizliği azaltacak”, “istihdamı artıracak” projeler geliştirilmesi mümkün değildir. Çünkü, pek çok başka şey gibi; işsizliği azaltmanın tek yolu; “Özelleştirmeye hayır”, “Esnek çalışmaya hayır”, “IMF programına hayır”; demekten geçmektedir.
Her şey bir yana işsizlik; sadece sendikalı işçilerin sorunu olmanın da çok ötesine geçmiş; milyonlarca işçinin, emekçinin, emekçi ailelerinin açlık ve gerçek anlamda sefalete sürüklenmesi olarak kapıya dayanmıştır.
Bu yüzden de işsizlik sorunu; işsizken de sosyal yardım alan, işsizlik yardımı alan bu nedenle; az çok geçinen bir Alman, Fransız işçisinin “psikolojik nedenlerle bunalıma sürüklenmesi sorununun aşılması” gibi ele alınamaz. İşsizlik sorunu bugün, açlık ve emekçi ailelerin sefalete sürüklenmesi sorunu haline gelmiştir. Çözümler, çözüme giden yoldaki talepler de bu gerçek duruma uygun olmak zorundadır. Yani; her şeyden önce; projeler ve benzeri gevelemeler ötesinde her gün yüzbinlerce insanın açlıkla savaştığı, en temel ihtiyaçlarını karşılayamaz duruma geldiği koşulların gereği olan önlemler acilen gündeme alınmak zorundadır.
İŞSİZLİK VE YIKICI SONUÇLARINA KARŞI TOPYEKUN BİR SAVAŞ!
Bu ise; öncelikle hangi yasada yeri var, iş yasasında da bunun yeri var mı; bütçede ödenek var mı yok mu gibi kaygıların üstüne çıkılarak yapılabilir. Örneğin şu talepler öne çıkarılmadan işsizliğe ve onun sonuçlarına karşı savaşılamaz:
Her ne ad altında olursa olsun işten çıkarmaların yasaklanması,
Fazla mesainin geçici bir süre için yasaklanması,
Çalışma süresinin günlük 7, haftalık 35 saate düşürülmesi,
İşsiz kalanlara, hiçbir ön koşul aranmaksızın işsizlik yardımının başlatılması,
Geliri açlık sınırının (açlık sınırı, Haziran 2001 hesaplarına göre aylık 267 milyon TL) altındaki ailelerin kira, elektrik, su, çocuklar için eğitim ve sağlık harcamaları gibi temel giderlerin karşılanması,
Belediyeler, ilgili sosyal güvenlik kuruluşları ile Fak-Fuk Fon gibi kuruluşların kriz koşullarına uygun görevler üstlenmesi ve yukardaki talepleri gerçekleştirmek üzere görevlendirilmesi,
Belediye ve muhtarların, bölgede işsiz kalanlar ve yardıma muhtaç olan ailelerin belirlenmesi ve yapılacak yardımın biçimini ortak belirlemesi için çalışmalarının sağlanması,
Belediyelerin kimsesizlere yaptığı yemek yardımının, belediye sınırları içinde ihtiyacı olan herkesi kapsayacak düzeye getirilmesi, kitlesel açlıkların önlenmesi için ön tedbirlerdir.
GERÇEK BİR İŞSİZLİK SİGORTASI VE İŞGÜVENCESİ İÇİN MÜCADELE
Koşullar, sendikaların ve öteki emek örgütlerinin de açlık ve yoksullukla mücadele için taleplerin yenilemesini zorunlu kılmaktadır. Her şeyden önce sendikaların sadece işsiz kalan işçi sayısını saymak ötesine geçerek, işsizlerin sınıftan ayrı değil, sınıfın parçası olduğu gerçeğini kabul ederek; işsizliğe karşı mücadeleyi krizden çıkış ve kapitalist sömürüye karşı mücadelenin bir uzantısı olarak el almaları gerekir. Bunun için de iş talebi, işsiz kalanların insanca yaşayacağı koşulların sağlanması ciddi talepler olarak ele alınmak durumundadır.
Bu amaçla;
İşgüvencesi yasa taslağının, günün ihtiyaçları gözetilerek yeniden düzenlenmesi, işgüvencesinin gerçek bir güvence olarak yasada yer almasının sağlanması,
Belediyeler, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Sanayi Bakanlığı gibi kurumların gençlere meslek edindirme amaçlı kurslar açması ve iş sağlanması için çalışmalar başlatması için mücadele,
İşsizlik sigortasının işini kaybeden her işçinin yararlanabileceği ve işsiz kalan işçi ve ailesine insanca yaşayabilecekleri bir gelir sağlaması için gerekli girişimlerin hızla yapılması için mücadele bugün en önemli işlerden birisidir.
İŞSİZLİĞİ, AÇLIĞI VE YOKSULLUĞU YENMEK İÇİN KAYNAK VARDIR
Krizi, işsizliği ve işçi kıyımının yarattığı ortamı; esnek çalışmayı yerleştirmek için kullanmak isteyen patronlar, liberaller ve onların her köşedeki uzantısı IMF uşakları; “Peki bunları yapacak para nerede?”; “Kimse vatandaşının işsiz kalmasını istemez ama bu kadar işsize nerden para bulunur da bu yardım yapılır” diye gözlerini patlatarak ortalığa fırlayacaktır.
Evet; bu ülkenin imkânları, eğer yağmalattırılmazsa, herkesin insanca yaşamasına elverecek kadar boldur:
Eğer;
Yabancıların ve yerli rantiye takımının Hazine’yi yağmalamalarına “hayır” denebilirse,
İç ve dış borç ödemeleri durdurulursa,
Bugüne kadar ülkenin bütün değerlerine el koymuş olan ve nüfusun en yüksek gelirli yüzde 20’lik bölümünden servet vergisi alınabilirse,
Az kazanandan az, çok kazanandan çok vergi alan adil bir vergi düzenine geçilebilirse,
Banka hortumlama yoluyla holdinglerine holding katanlardan hortumladıkları katrilyonlar geri alınma yoluna girilirse; görülecektir ki, Hazine’ye yağacak katrilyonlar yanında işsizlerin insanca yaşaması, yeni iş alanları açılması, KİT’lerin modernizasyonu gibi işsizlere, açlara yapılacak yardım, istihdam artırıcı yatırımlar için ihtiyaç olan miktar “devede kulak”tır.
‘IMF’YE HAYIR’ DEMEDEN AÇLIK VE İŞSİZLİKLE SAVAŞILAMAZ
Dolayısıyla iş dönüp dolaşıp aynı noktaya geliyor; Türkiye, IMF-büyük sermaye programıyla kıstırıldığı köşeden kurtulacak mıdır; yoksa, gerçekten halkın çıkarlarını ülkenin bağımsızlığını esas alan bir programa dönerek mi sorunlarını aşacaktır? Bu soruya açıkça; ülkenin iç kaynaklarına dönerek; ama aynı zamanda emperyalizme kesin tutum alan antiemperyalist bir dış politika; demokrasinin egemen olduğu, Kürt sorunundan komşularıyla ilişkilerine kadar her sorunu bu çerçevede çözen bir Türkiye fikriyle birleştiği ölçüde; işsizliğe karşı savaşmak, bu krizden ülkeyi düze çıkarmak, açlık ve yoksulluğun pençesinden kurtulmak mümkün olacaktır. Aksi halde; hem IMF olsun hem de işsizliğe karşı mücadelede başarılı olacak projeler hayata geçsin, hem IMF programı olsun hem de halkın gelirini artırıcı önlemler alınsın; eğer bu, aşırı saf bir tutum değilse açıktır ki; sınıfa, halka karşı sermayenin programıyla birleşmek, IMF’ye uşaklığa soyunmaktır. Bu nedenledir ki; konfederasyon yöneticilerinin de TİSK’le birlikte üstelik de “IMF’ye hayır” deme cesaretlerini de tümüyle yitirdikleri koşullarda “İşsizliğe çare arıyoruz” diyerek işi “komisyona havale etmeleri”, işçileri, işsizleri, milyonlarca sefalete sürüklenmiş emekçiyi oyalamanın en “sefil” yoludur.
e-posta:
durmaz@evrensel.net
Başa dön
Güncel
..........
Kamil Tekin Sürek
Kaçmak ya da mücadele etmek
ABD, Kanada ve Avrupa ülkelerinin Türkiye elçilik ve konsoloslukları bunalmış durumda. Milyonlarca TC vatandaşı bu ülkelere kapağı atmaya uğraşıyor. Yasal yollardan Türkiye’den kaçmaya çalışanlar kadar, belki de daha fazlası, yasadışı yollardan yurtdışına kaçıyor.
Gemilerle, TIR’larla, kayıklarla kaçan kaçana.
Yoksullar, işsizler gibi çok sayıda aydın ve yükseköğrenim seviyesindeki genç de, Türkiye’den umudunu kesmiş. Öğrenim görmek için ya da lisansüstü eğitim için yurtdışına gidenler de bir daha geri dönmüyor.
Yirmi otuz sene önce Amerikan filmlerinde, İtalyan ya da Yunan göçmenleri, onların kurdukları çeteleri vb izlerdik. Daha Türkiyelilerle ilgili bu tür filmler çevrilmedi ama, otuz sene öncesinin İtalyan göçmenlerinin yerini Türkiyeli göçmenler aldı. Avustralya’dan ABD ve Kanada’ya, Avrupa’nın bütün ülkelerine ve Asya ile Rusya’ya kadar yayılan Türkiyeli göçmenler dünyanın her yerinde Türkiyeli göçmen mahalleleri oluşturdu.
12 Eylül cuntasının zulmünden Türkiye’yi terk etmek zorunda kalanları, daha sonra OHAL bölgesindeki ilan edilmemiş savaşta evleri barkları yakılan, yıkılan, evletları katledilenler izledi.
Üç beş sene öncesine kadar gidenler, daha çok Türkiye’de can güvenlikleri olmadığı için terk ettiler ülkeyi (Elbette ekonomik nedenlerle de gidenler vardı). Şimdi ise durum daha farklı. Gidenler, artık Türkiye’nin geleceği hakkında umutlarını yitirdikleri için terk ediyorlar. Türkiye’de kendileri için bir gelecek olmadığını düşündükleri için terk ediyorlar.
Gelecekten umudu kesmiş olmayanların bir kısmı ise kurtuluş olarak intiharı seçiyor. Batman’da intihar eden kadınlar hakkında inceleme yapanlar; intiharların nedeni olarak işsizlik, yoksulluk, ulusal baskı vb. yanı sıra, dış dünyayı öğrenen, tanıyan, fakat feodalizmin gerici ağından kendini kurtaramayan ve kurtarma ümidini de yitiren insanların çaresizliğini gösterdiler.
Bireysel kurtuluş arayışları ya da çaresizlikten intiharı denemenin yerine kolektif kurtuluş çabalarını geçiremeyenler giderek çoğalıyor.
Mevcut sömürü ve zulüm düzenine tepki duyanlar emekçi alternatifini göremiyor. İşçi sınıfının ve emekçi halkın örgütlü mücadelesi ile Türkiye’nin kaderinin değişebileceği, emekçilerin bağımsız ve demokratik Türkiye’sinin kurulmasının olanaksız olmadığı gerçeğini kavrayamıyorlar. Burada bizlere de sorumluluk düşüyor. Emekçi alternatifini tanıtmak, çaresizlikten her şeyi yapabilecek duruma gelmiş kitleleri kendi kurtuluşları için diğer emekçilerle birlikte, örgütlü mücadeleye yöneltmek görevi her zamankinden daha da yakıcı olarak önümüzde duruyor.
e-posta:
surek@evrensel.net
Başa dön
Ufuk
..........
Fatih Polat
Onları izlemeye devam edelim
Erdoğan, FP’nin kapatılma baskısı altına sokulmasından bu yana hız verdiği Erbakan çizgisinden bağımsız bir parti kurma arayışı sırasında, gazetecilerin “Yenilikçiler” diye anılmayı nasıl değerlendirdiği yolundaki sorulara, “Bu dışarıdan, medyadan gelen bir yakıştırma, ama bizce bir sakıncası yok” diye yanıt verdi. Buradaki “dışarıdan” adlandırması, aslında Erdoğan’ın, hocası Erbakan’dan koparmaya çalıştığı geleneksel milli görüş tabanının tepkisini çekmemek için vurgulanan bir şey olmaktan öte anlam ifade etmiyordu. Zira, daha başından beri medyanın haber ve yorumlarla yönünü tayin ettiği bir hareketi kumanda ediyordu Erdoğan. Medya bu yanıyla Erdoğan ve hareketi için bir trafik ışığı vazifesi gördü. Ne zaman duracağı, nerede duracağı ve ne zaman hareket edeceğini gösteren işaretler hep medyanın komutları üzerinden değerlendirildi.
FP’nin kapatılmasının ardından Erdoğan’ın siyasi yasağının da devam ediyor oluşu, Erbakan’ın hareket içindeki geleneksel ağırlığını koyarak Erdoğan’ın çevresini boşaltmak istemesi ile de birleşince, Erdoğan ve onu destekleyen çevreler açısından riskli bir durum doğmuştu. Ancak bu handikap da medyanın Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Yekta Güngör Özden’e söylettiği, “Erdoğan isterse siyaset yapabilir” açıklamasından sonra aşılmıştı. Özden’in bu sözleri 28 Şubat’ın hakim güçlerinin eğilimi yansıtan bir açıklama olarak algılanmıştı.
Ve ondan sonra, fazla beklenmeden daha açıktan hareket edilmeye başlandı. Şimdi de yaptığı her transferden sonra “Bizi izlemeye devam edin” gibi, iddialı medyatik söylemlerle dikkat çekmeye ve taban bulmaya çalışan bir hareket var karşımızda. Tabii izlenmesi istenen, ABD’den, büyük patron örgütlerinden, ya da emekli generaller üstünden 28 Şubat kurmaylarından icazet alan yönleri değil. Onların gizli kalması isteniyor. İzlenmesi istenen Abdullah Gül’ün dünkü Hürriyet’te manşet olan, “Dindar partisi olmayacağız” türünden demeçleri.
Bu hareketi dikkatli izleyenler, onların FP’nin kapatılması karşısında, kapatmada belirleyici olan güçleri karşılarına almamaya özen gösterdiklerini, hatta kapatma karşısında sanki gizli bir memnuniyetle yollarına hızla devam etmek istediklerini görecektir. Washington’dan kumanda edilen IMF programına bağlı olarak her dalgalanmasında halka yeni zamlar ve vergiler getirmeye vesile yapılan borsa konusundaki yaklaşımları da, partilerinin kapatılmasından sonra verdikleri refleksten farklı değil. Gül, Hürriyet’e yaptığı açıklamada şöyle demiş: “Parti programını hazırlarken, İngiltere ve ABD’den de program çalışmasına destek veren ekonomistler çağrıldı. Yurtdışındaki profesyonel borsacılardan borsayla ilgili görüşler alındı.” Türkiye’yi bugünlere getiren 24 Ocak Kararları’nın mimarı Özal’ı örnek aldıklarını söylemeleri de zaten bütün programlarının temelini açıklamaya yetiyor.
Erdoğan ve ekibini Erbakan etrafındaki bir oluşumun medya tarafından emanetçi olarak adlandırılmasını da kendilerine destek sayıyorlar. Oysa, adına “Yenilikçi” ya da “Erdemliler” ne derse densin, bu hareket de başından beri medyanın emanetçisi olarak şekilleniyor. Medyanın, gizli genel başkan gibi davrandığı bir hareketteki en küçük tasarruf da, yine medyanın icazetini almak durumundadır. Dolayısıyla Erdoğan ve arkadaşlarının, alternatiflerden birisi olarak saha kenarında ısındırılmasına da, ihtiyaç duyulduğu takdirde “Haydi maça” diyerek sahaya sürülmesine de, medya karar verecek. Ve tabii onun hislerine tercüman olduğu toplumsal sınıflar ve hakim askeri, sivil güç odakları. Onları izlemeye devam ettikçe bu süreci daha iyi göreceğiz.
e-posta:
polat@evrensel.net
Başa dön
Konum
..........
Çetin Diyar
GAP, emperyalist üs olmasın
Gazetemizin dünkü “Büyükelçi Pazarlıkta” manşeti, emperyalizmin her yolu kullanarak faaliyetlerini sürdürdüğünü, ülkenin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını nasıl kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak istediğini bir kez daha gözler önüne serdi. Dünyanın jandarmalığına soyunan “büyük patron” ABD’nin Adana Konsolosu Greda Holtz ve ABD Ankara Büyükelçiliği Tarım Müsteşarı Susan R. Schayes, GAP’ın nimetlerinden uluslararası tekellerin daha fazla yararlanması için çalışacaklarını “resmen” açıkladı. Öyle ki, bu sözleri, bölgenin en büyük illerinden biri olan Diyarbakır’da söyleyip, bölge halkına “Bakın, sizin ayağınıza kadar geldik, yatırımlarımızı yerinde yapıyoruz” diyebilme cesaretini göstererek sarfettiler. Diyarbakır’da sıradan bir panel olarak görülen bu olay, aslında bölgede uzun süredir yürütülen emperyalist planların “küçük” bir parçası durumunda. Emperyalist haydutların şirinlik maskesi takmış temsilcilerinin gerek panellerde gerekse basına verdikleri demeçlerde GAP ile ilgili söyledikleri her şey “gelecekte” refah ve mutlu bir yaşamın önemli adımı olarak algılanıyor. Oysa, asıl tehlike tam da bu. Çünkü, emperyalist temsilcilerin ağızlarından çıkan her söz, bölge kaynaklarının emperyalizme teslim edilmek istenmesinin bir itirafıdır.
GAP, ‘ÜS’ OLARAK GÖRÜLÜYOR
Uluslararası tekellerin ve yerli işbirlikçilerin GAP’a ilişkin “projeleri” yeni değil. Çünkü, onların gözünde GAP, bölge halkının ekonomik kalkınmasını sağlayacak bir araç olmaktan çok, kendi zenginliklerini artırmadan başka bir anlam taşımıyor. Emperyalistler, GAP’ı başta Ortadoğu olmak üzere, ulaşabilecekleri diğer yerlerin toprakları üzerinde gıda, su, enerji gibi ihtiyaçlarını pazarlayabilecekleri bir merkez olarak görüp, burayı bu doğrultudaki bir “üs” olarak kullanma peşindeler. Dönem dönem “Kürt sorunu” noktasında dillendirdikleri çözüm önerilerini de bunlardan bağımsız olarak ele almamak gerekiyor. Çünkü, bölgede halklar arasında yaşanacak her türlü küskünlük, kavga ve çatışma emperyalistlerin işine geliyor ve emperyalistler için bulunmaz bir fırsat olan bu durum, onların daha fazla söz hakkı olmasını da beraberinde getiriyor.
TURİSTİK GEZİ DEĞİL
Bölgede, yağma ve talan peşinde olanların GAP’a yaptığı gezilerin “turistik” olmadığı görmek için “kahin” olmaya gerek yok. Çünkü, uluslararası tekellerin heyetleri, GAP’ı gezip, inceledikten sonra yetkilileri “Çok iyi bir iş başarmışsınız” sözleriyle tebrik edip bölgeden çekip gitmiyorlar. Gezi sonrasında yapılan açıklamalar bu “yabancı” heyetlerin, “Bize buradan en büyük payı vereceksiniz” buyruğunu dile getirdiklerini gösteriyor. Ülkenin neresini satacağını şaşırmış yerli işbirlikçilerin de emperyalizme “hayır” demeyeceği ortada. Üstelik, yerli işbirlikçiler, bu yağmada uluslarası tekellere yeni projeler adı altında “ahlaksız” teklifler sunuyorlar. Tüm gelişmeler, bölgenin en önemli zenginliği olan GAP’ın kurtlar sofrasında meze yapılmak istendiğini gösteriyor. Ancak, GAP’ı bu sofrada meze yapmamak, emperyalistlerin yağmasına, yerli işbirlikçilerin peşkeşine izin vermemek bölge halkının elindedir. Bölge halkının, işsizlik, yoksulluk ve açlığa karşı vereceği mücadelenin yanı sıra, özgürleşme yolunda mesafe kat etmesi emperyalizme karşı kararlı bir duruş sergilemesine bağlıdır.
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 212 665 69 36 (6 hat)
Fax
: +90 212 665 69 43 - 44
E-mail
:
posta@evrensel.net