www.evrensel.net
|
istatistik
|
emek.net
|
arşiv
|
linkler
|
posta
Güncel
____
Kamil Tekin Sürek
Deniz olunmalı
Ufuk
____
Fatih Polat
Enerji operasyonları ve hegemonya mücadelesi
Sağlıcak
____
Celal Emiroğlu
İşçi sağlığı ve iki etkinlik
Haftanın İçinden
____
İlhan Ulusoy
‘Krizi fırsat bilmek lazım’
Yaşama Kültürü
____
Cengiz Bektaş
Ferhatların kenti
Güncel
..........
Kamil Tekin Sürek
Deniz olunmalı
Denizlerin idam edilmesinin üzerinden yirmi dokuz yıl geçti. Yirmi dokuz yıl geçmesine rağmen Denizlerin adı unutulmadı. Her 6 Mayıs’ta Deniz, Yusuf, Hüseyin anıldı. Onların mücadelesi yeni kuşaklara anlatıldı.
Denizlerin asıldığı günlerde onlarca devrimci, Denizlerden sonra da binlerce devrimci öldürüldüğü halde niye Denizler her yıl anılmaya devam etti? Çünkü Denizler devrim mücadelesinin birer simgesi oldu. Halkın zulme, sömürüye başkaldırışının bayrağı oldu. Tarihte her zaman haksızlığa, zulme, sömürüye karşı başkaldırıların simgeleri olmuştur. Halklar kahramanlarını yaratmıştır. Halkların kahramanlara ihtiyacı olmuştur. Spartaküs, Pir Sultan Abdal ve diğerleri böyle kahramanlardır. Deniz, Yusuf, Hüseyin de Türkiye halkının bağımsızlık ve demokrasi mücadelesinin kahramanlarıdır. Belki de son kahramanlardır.
Denizleri kahraman yapan özellikleri ise hepimizin bildiği gibi, halka derin bağlılık, baskı, zulüm ve sömürüye isyan, fedakârlık ve adanmışlık ruhu vb. özelliklerdir.
İçinde bulundukları en zor anlarda bile, kendilerini değil, halkı düşünmeleri, en çaresiz anlarında bile halka zarar vermekten kaçınmaya çalışmaları halka olan sevgilerini gösterdiği gibi; girdikleri en zor sınavlarda halkın temsilcileri gibi davranma ve halkın başını önüne eğdirmeme tutumları, halka karşı sorumluluklarını gösterir.
Tabii, Denizler olağanüstü insanlar değildi. Gerek Denizlerden önce, gerekse Denizlerden sonra halkın mücadelesi için de binlerce Deniz vardı. Bundan sonra da olacak. Onun için çocuklarımıza Deniz ismini koyduk. Onun için “Deniz olunmalı” dedik şarkılarımızda.
Ama, Deniz olmak, Deniz gibi olmak her dönem ve her koşulda aynı şeyleri yapmak değildir. Denizleri halk kahramanı yapan kıstaslar değişmez elbet. Tarihin her döneminde insanlığın ilerlemesi, insanlığın refah, kardeşlik, sömürü ve baskının kaldırılması, savaşsız ve sınırsız bir dünya özlemi vb. için mücadele etmek...
Hedefler değişmez, hedeflere ulaşmak için atacağımız adımlar, gideceğimiz yol ve yön değişir.
Bugün Deniz olmak için, geleceğini işçi sınıfının geleceği ile birleştirmek gerekir.
Bugün Deniz olmak için, işçi sınıfı partisinin kararlı bir militanı olmak gerekir.
Bugün Deniz olmak için, işçi sınıfının teorisini öğrenmeye çalışmak, işçi sınıfı partisinin hedef ve taktiklerini kavramak, öğrenme istek ve azmini göstermek gerekir.
Bugün Deniz olmak için, işçi sınıfı partisinin verdiği görevleri eksiksiz yerine getirmek gerekir.
Bugün Deniz olmak için, işçi sınıfı ve halkın içinde, onlar gibi yaşamış onlardan öğrenmek gerekir.
Bugün Deniz olmak için, Denizlerin fedakârlık, halka bağlılık, adanmışlık ruhunu yaşatmak gerekir.
Ne mutlu bize ki; Denizler aramızda, yanımızda ve önümüzde.
e-posta:
surek@evrensel.net
Başa dön
Ufuk
..........
Fatih Polat
Enerji operasyonları ve hegemonya mücadelesi
Dünyada emperyalistler arasındaki hegemonya mücadelesinde enerjinin stratejik önemi ve Türkiye’nin stratejik konumu düşünüldüğünde, enerji operasyonlarının bir iç mesele olmayı aşan özellikler taşıdığı kabul edilecektir. İki stratejik olgunun kesişmesinden stratejik olmayan, vakayi adiyen sonuçlar çıkması mümkün mü?
“Beyaz Enerji” ve “Mavi Akım” soruşturmalarını, uluslararası bağlamından bağımsız ele aldığımızda, bu soruşturmaları yürüten Jandarma ve Ankara DGM Cumhuriyet Savcısı Talat Şalk’ın neden aynı titizliği ABD’li tütün tekeli Philip Morris’in ve daha birçok ABD tekelinin Türkiye’deki icraatları ve onlara lobicilik yapanlar için göstermediğini anlamak güçleşecektir.
Gerek TEAŞ ve TEDAŞ’ın açtığı ihalelerdeki rüşvete odaklanan “Beyaz Enerji” gerekse “Mavi Akım” soruşturmalarında ANAP’ın rolünün tüm boyutlarıyla açığa çıkarılması ve sorumluların cezalandırılması için çaba gösterilmesi gerçeği ile birlikte, ne ANAP’a karşı yürütülen operasyonda birilerinin yapmaya çalıştığı gibi Jandarma’nın rolünü parlatarak olayın arka planını örtme, ne de Yılmaz’ın bu konudaki tepkisini “sivilleşme” ve “demokrasi kahramanlığı” olarak cilalama tutumuna düşülmemelidir.
Bu da, Türkiye’nin enerji politikası üzerinde ABD, Rusya ve AB ülkeri arasındaki kapışmanın etkilerini bilmek, enerji operasyonlarını da tüm bu ilişkilerin bağlamı içinde tartışmayı gerektirmektedir. Böyle bir dikkat, senaryo ile komplo arasındaki ince çizgiyi görmek ve uluslararası hegemonya mücadelesini, çıkar savaşlarını tahlil ederken komplocu bir noktaya düşmemek açısından da gereklidir.
Gazetemizi izleyenler hatırlayacaklardır. 16 Şubat 2001 tarihli günü “Meclis’e Amerikan Müdahalesi” başlığıyla manşete taşıdığımız haberde, ABD hükümetinin TBMM’de görüşülen Elektirik Piyasası Kanunu’na müdahale ettiğini duyurmuştuk. ABD Elçiliği aracılığıyla hükümete çekilen bir faksla “yap-işlet-devret” ve “yap-işlet” projelerine ilişkin süre kısıtlamasının, öngörülmüş olan 31 Mart’tan haziran sonuna kadar uzatılması istenmişti. Washinton’dan gelen bu talimat üzerine hükümeti oluşturan partilerin verdiği bir önerge ile süre ABD’nin istediği tarihe uzatıldı. Aralarında Pabody, Haword Enerji gibi enerji tekellerinin bulunduğu ABD şirketlerinin Yeniköy, Kemerköy ve Yatağan başta olmak üzere ağırlıklı olarak termik santrallere talip oldukları biliniyor. Şu an kanunlaşmış bulunan ve Sezer tarafından da onaylanan Elektirik Piyasası Kanunu’nun görüşmeleri boyunca Meclis koridorlarında büyük enerji tekellerinin temsilcileri ellerinde dosyalarla cirit atıyorlardı.
Elektirik Piyasası Kanunu, Türkiye’nin altında imzası bulunan Avrupa Enerji Şartı Anlaşması’nın (AEŞ) uygun olarak devreye sokuldu. Ve AEŞ, Türkiye’ye “geçiş ülke” -daha açık bir ifade ile taşeron- olmaktan başka bir konum tanımıyor. ABD, AEŞ’in tarafı, ona karşı değil, ancak bu kapsamdaki düzenlemelerde ağırlığı kimin alacağı hesaplaşma konusu. ABD mi, yoksa ABD’ye karşı Rusya ile de flört etme riskinden söz edilen AB ülkeleri mi?
Bilindiği gibi Mesut Yılmaz’ın üzerine titrediği ve şu an soruşturma konusu olan Mavi Akım projesi, Türkiye’nin Rusya’dan doğalgaz alması, Türkmenistan’ı ise devre dışı bırakması üzerine kurulu. ABD’nin ciddi rahatsızlık duyduğu bu gelişme karşısında, ABD’nin çıkarlarını dillendiren Türkmenbaşı’nın Yılmaz Moskova’da enerji ile ilgili temaslarda bulunurken Ersümer’e “Neden Rusya’dan doğalgaz almakta ısrar ediyorsunuz” diye çıkıştığı hatırlanacaktır. Bakü-Ceyhan konusunda da, ABD ile Rusya arasındaki rekabet sürüyor.
ABD, Sovyetler Birliği’nin varlığı koşullarında onun hegemonyasında olan petrol ve doğalgaz bölgelerinin, enerji yataklarının bundan sonra kendi denetimindeki bir koridorda akmasını istediği için Türkiye gibi bir stratejik gücün de tamamen kendi projesinin bir parçası olmasını istiyor.
Kafkaslar’dan Orta Asya’dan Avrupa’ya aktarılacak olan enerjinin pazarlanmasında, yani lokmanın büyüğünde emperyalistlerin belirleyici olacağı ilgili anlaşmalarla zaten hükme bağlanmış durumda. Türkiye’nin rolü bir enerji taşeronluğu ile sınırlı. Ancak mücadele, Türkiye’nin kimin taşeronu olacağında, Türkiye’nin enerji politikasında kimin etkin unsur olacağında düğümleniyor. ABD bu konuda, Rusya, İran gibi ülkelerin tamemen devre dışı tutulmasını, AB ile kıyaslandığında da kendi ağırlığının esas oluşturmasını istiyor.
ABD’nin, saldırgan “Füze Kalkanı” projesine, Rusya ve bölgede ABD’nin hedefinde bulunan diğer ülkelere karşı bir tehdit unsuru oluşturmak açısından Türkiye’yi de alması aynı kapsamlı planının ayaklarındandır.
Amerikan karşıtı muhalefetin gelişme gösterdiği her dönemde askeri darbeler yaşanan Türkiye’de Jandarma’nın etkin rolüyle öne çıkan enerji operasyonlarının, enerji alanındaki ABD çıkarlarının düzenlenmesi bakımından gördüğü işlevi göz ardı etmemek gerekir. Ama bunu, bir partiden çok Türkiye’de türlü tezgâhların içinde olan çokuluslu bir tekel gibi çalışan ANAP’ı korumaya vardırmak da başka bir körlük ve darlık olcaktır. Böyle bir kaygı hem başka emperyalist güçlerin hesaplarının, hem de ANAP’ın marifetlerinin örtülmesine yol açacaktır. ABD, Rusya ve AB’nin başını çektiği emperyalist güçlerin etkisinden bağımsız bir enerji politikası için bağımsız bir iç ve dış politika esastır. Buna yetenekli tek politika ise işçi sınıfı ve emekçileri eksen alan bir politika olabilir, ancak. Ne cunta şakşakçılığı, ne de şu ya da bu emperyalistin oyuncağı olmamanın, onların planlarına eklemlenmemenin yegâne yolu budur.
e-posta:
polat@evrensel.net
Başa dön
Sağlıcak
..........
Celal Emiroğlu
İşçi sağlığı ve iki etkinlik
Nisan ve mayıs bilimsel etkinliklerin yoğunlaştığı aylar. Geçtiğimiz hafta Bursa’da “Ulusal İş Sağlığı ve İşyeri Hekimliği Günleri” yapıldı. Çok sayıda panel, konferans, sözlü ve poster bildirinin ana teması “çalışanların sağlığı” oldu. Yoğun ve canlı katılım birçok bilimsel etkinlikten çok daha iyiydi. 3 gün boyunca iki ayrı salonda tek bir mesaj verildi.
Önce insan!
Çalışma ortamında sağlığın korunması, çalışma sürelerinin azaltılması, ücretlerin artırılması, işgüvencesinin sağlanması, çocuk ve kadın işçiliğinin istismar edilmemesi bu mesajın altbaşlıklarından bazılarıydı.
Sorunlar tüm çalışanları ilgilendirirken, katılımcıların büyük çoğunluğu sağlıkla ilgili meslek gruplarından oluşuyordu. İşçi, sendikacı, bürokrat, işveren, yerel yönetici ise yok denecek kadar azdı.
Böyle bir etkinliğe yazılı ve görsel medya her zaman olduğu gibi hiç ilgi göstermedi.
Aylar öncesinde görüşülerek davet edilen bazı bürokratlar ve sendikacıların kendi konuşmasının olduğu saatlerde salona gelmesi inanılmaz duyarsızlık örneğiydi. Çalışma Bakanlığı’ndan bir genel müdürün konuşacağı oturum başladıktan sonra, ne rastlantıdır ki tam konuşma sırası geldiği dakikalarda salona gelmesi bir kaçışın göstergesiydi. Ancak konuşurken kendinden önceki konuşmacıların konuşmasına atıfta bulunması ise salonla iletişim halinde olduğunu kanıtlıyordu. Konuşulanları çok iyi biliyor olabilirler, ya da cevap hakkını kullanamayacak durumdalar.
Bu olumsuzluklar katılımcıları etkilemedi, tüm coşkuları ile son dakikaya kadar salondan salona koşturdular.
Bugün Ankara’da bir başka etkinlik başladı: “İş Sağlığı ve Güvenliği Bölgesel Konferansı”.
Yıllar öncesinde tüm illerde yapılan “İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Haftası” etkinlikleri sonraları sadece Ankara’da yapılan sığ toplantılar haline getirilmişti.
Giderek amacından tamamen kopan bu etkinlik şiddetle de eleştirilmeye başlandı. Eleştirenler Türk Tabipleri Birliği (TTB)’nin düzenlediği etkinlikleri örnek gösteriyordu.
Çalışma Bakanlığı tarafından toplanan ceza paraları ile işçi sağlığına hiçbir katkısı olmadığı halde gösterişli törenler ve medya aracılığı ile de geniş tanıtım yapılıyordu.
Tepkilerden sonra bu yıl Bakanlık tarzını değiştirdi. Bugün Ankara’da başlayan etkinlikte; ILO tarafından başlatılan bir projenin (HESME - İşyerlerinde Sağlık, Çevre ve Güvenlik Yönetimi) tartışılması ve tanıtılması kurgulanıyor.
Türkiye’de iş sağlığı, meslek hastalıkları ve iş kazaları sorunu dünyanın en geri ülkeleri düzeyinde. Henüz bu konularda anlamlı düzenleme yapılmamış bir ülkede tabii ki çevre sorunları da çok ciddi boyutlarda.
Buradaki endişe, konu genişletilerek biraz daha mı seyreltiliyor kaygısıdır. Çalışma Bakanlığı -kendi görevi olan- çalışanların sağlığı ve güvenliğini koruyamazken, ILO’nun finansmanı sağlaması ile birdenbire çevreyi de düzeltme iddiasıyla ileri fırlaması oldukça düşündürücü.
Bakanlık ayrıca; ulusal düzeyde varlığını hissettiremezken, bu etkinliği “uluslararası” düzeyde yapma iddiası ile ortaya çıktı ve çağrı yaptı.
Bakanlığın çıkışının güvenilirliğine kuşku düşürebilecek bir başka tespit daha var. Birkaç gün önce Bursa’da ulusal bir etkinlik düzenlenmiş, beş yüz kişi Bursa’ya yönlenmiş. Burada konuşan yazan-çizen uzmanların tamamına yakını TTB çalışmaları içerisinde bulunuyor ve birlikte hareket ediyor. “Sağlık-Çevre-Güvenlik Yönetimi” konferansında sağlığın en üst düzeyde meslek örgütü TTB, çevrenin en üst düzeyde örgütü Çevre Mühendisleri Odası, güvenliğin en üst düzeyde örgütü olan TMMOB birikimlerini yararlanıma sunmak istemelerine ve bu konularla ilgili etkili kadrolara sahip olmalarına rağmen birikimin değerlendirilmemesi anlaşılır gibi değil. Ya da anlaşılan odur ki; niyet işçinin sağlığını korumak değil bir taraftan finansmanı kullanmak, diğer taraftan Yaşar Okuyan tarzında şov yapmak.
Çalışma Bakanlığı yararlanabileceği bu meslek örgütlerinden kaçıyor ve yararlanmak istemiyor. Bakanlığın belirlediği “Danışma Kurulu” içerisinde son zamanlarda Türkiye’de işçi sağlığına önderlik eden hiç kimse yok.
Boşa mı kürek çekiyoruz?
e-posta:
celale@arkadas.com.tr
Başa dön
Haftanın İçinden
..........
İlhan Ulusoy
‘Krizi fırsat bilmek lazım’
Patronlar krizi fırsat biliyor; işyerlerini ‘yeniden yapılandırma’ adı altında düzenlerken işçi çıkarıyor, krizi fırsat bilip ücret zamlarını erteliyor, zorunlu ücretsiz izinlerle çalışanları açlığa itiyor, krizi fırsat bilerek ürünlerine zam yapıyor, krizi fırsat bilerek ‘fedakârlık üstüne fedakârlık’ istiyorlar. Sonra bir de bakıyorlar ki, kriz fırsat olmuş ve bilançoda kârlar ikiye katlanmış. İşte bunun adına da ‘fırsatlar ülkesi’ deniyor.
Devlet Bakanı Faruk Bal da krizi ‘fırsat bilmek’ten yana. O da bu fırsatı ‘devleti yeniden yapılandırmak’ için kullanmak gerektiğini söylüyor. Bakın neler söylüyor: “Ortaya çıkan ekonomik krizi fırsat bilip, devleti yeniden yapılandırmamız lazım. Türkiye’yi, Batı insanının sahip olduğu temel hak ve hürriyetlerden mahrum bir ülke olmaktan çıkarmalıyız. Devletimizi, bilerek hizmet eden ve bu ülkenin vatandaşına saygı gösteren bir kamu hizmeti anlayışına kavuşturmak gereklidir. Krizi bir fırsat bilip, devleti yeniden yapılandırmamız lazım. Ekonomik manada da kabuğumuzu kırmalıyız.”
Bakan Bal’ın bu sözlerinin ardından insan ne iyi bakanlarımız var diye düşünüyor. Temel hak ve özgürlüklerin kullanılması için her fırsatta çaba harcıyorlar diye düşünüyor. Ancak işin rengi konuşmanın devamını dinlerken ortaya çıkıyor. Bakan Bal, bu sözlerin ardından ‘krizi fırsat bilerek’ neler yapılması gerektiğini şöyle açıklıyor: “Sanayiciler ekonomimizin lokomotifleridir. Sanayicilerimiz, büyüyebildiği kadar büyümeli, taşabildiği kadar da yurtdışına taşmalıdır. Yürütülen yolsuzluk soruşturmalarına sonuna dek destek veriyoruz. Ancak işadamlarının, elleri bağlı ve başları eğilerek götürülmelerini doğru bulmuyoruz. Ola ki suçsuz çıkabilirler. Şeref ve haysiyetleri de düşünülmelidir.”
Peki Bakan Bal, işadamlarının kelepçelenmesi karşısında bu kadar üzüyor, temel hak ve özgürlükleri düşünüyor, insan haklarından söz edebiliyor da neden 14 yaşındaki bir kız çocuğunun üstünde kimliği yok gerekçesi ile karakolda saatlerce tutulması karşısında sessiz kalıyor? Bakan Bay işadamlarının suçsuz olma ihtimalinden söz ediyor, pek güzel. Bu zaten sürekli akılda tutulması gereken bir hukuk ilkesidir.
Peki ama o, bütün haysiyetleri ve şerefleri bilançodaki kâr hanesinin arkasına sıkışmış işadamlarının suçsuz olma ihtimali var da 14 yaşında ablasına giderken yanına kimliğini almayan kız çocuğunun elindeki ‘bomba poşetinin’ ablasına götürdüğü tencereler olması ihtimali yok mu?
Başa dön
Yaşama Kültürü
..........
Cengiz Bektaş
Ferhatların kenti
Böyle dedimdi son yazımda. Eğin (Kemaliye) için... Ferhatların kenti... Neden mi dedimdi?
Eğinlilerin evlerini de, kentlerini de, deme ki kendilerini de oluşturan ilginç bir yaşama kültürleri var. Eğin’den kopamıyorlar bu yüzden sanırım. İşin aşın ardından zorunlulukla dışa gidiyorlar ya, Eğin’i hiç unutmuyorlar. Unutmak şöyle dursun, her yıl belli bir süre için bile olsa dönüyorlarmış. Eğinlerine. Emekli olur olmaz kesin dönüş yapanları da tanıdım.
Kendi yaşama kültürünü severek sürdürüp ilerletmenin en iyi göstergelerinden biri müzik. Önceki yazımda anlattım ya hani “fasıl”ı. Toplumun her kesiminden kişilerin bir araya gelip müzik yaptıklarını hani... İşte o yüzden besbelli arabesk girmemiş buraya... Yaşama kültürlerinden doğan o güzelim evlerinin aralarına apartımanların girememesi de bundan besbelli... (Bir iki tane gördüm o kadar.... Buna bile üzüldüm.)
Eğin’e anlatmaya çalıştığım bağlılık, gidiş-gelişi önemli kılıyor.
Nereye?
Yüzyıllardır İstanbul’a....
İstanbul’a uzaklıkları 1350 kilometre...
Ne etseler de kısaltsalar?
Fırat’ın oyduğu; söylediklerine göre yeryüzünün ikinci büyük kanyonunun geçit veresi yok. İki yanı dimdik kaya...
1860’larda...Yanlış okumadınız yaklaşık yüz kırk yüzelli yıl önce Belediye Meclisi toplanmış, karar almışlar; tünel açılacak....
Nasıl?
Nasıl olacak Fıratın bir yakasını oluşturan kayaları, kanyon boyu içinden içinden delerek...
Ne uzunlukta biliyor musunuz? Sekiz kilometre, iki yüzelli metre.
Başlamışlar da....
Devletti, yardımdı, yöntemdi söze konu değil.. Bilek gücü... Ferhatlık kısacası... Elbette bir arpa boyu (Yüz metre mi ne?) oyabilmişler.
Anlatabildim mi neden Ferhatların kenti dediğimi?
Tünel işini yıllar geçmiş hiç unutmamışlar.
Çünkü becerirlerse Divriği’ye ulaşacaklar, oradan Sivas’a...Yol 200 km kısalacak...
1995’te yeniden sıvamışlar kolları...
Beni oraya eğitim gönüllüsü (hani koca bir okul yaptıran) Muhlis Bey’le kaymakam götürdü. Kaymakamın adı da Ferhat...
Önce İstanbul’da Eğinliler gecesi yapmışlar. Bir gecede o günlerin parasıyla 1.150.000.000 TL. toplamışlar. Bir o kadar parayı da o günlerin valisi R. Yazıcıoğlu bir yerlerden sağlamış. Toplamıyla Amerika’dan dağdelen bir aygıt alıp girişmişler işe...
Bugüne dek 4500 m. tünel, 2000 m. yarma yol (uygun yerlerde) açmışlar.
İnanılır gibi değil... Görmesem...
650 m. tünel, 1250 m. yarma yol kalmış geriye.
Her olasılığı, yolu kullanıp ayda 34 milyar harcıyorlarmış.
Ben inandım, becerecekler...
Peki bu işin bilimsel yönü? Çevreyle, kanyonla ilişkisi?
Onu hiç bilmiyorum, değerlendiremiyorum.
Ama bilim bu “Ferhat”lığı yalnız bırakmamalı...
Bilimse eğer, insanlarına yardıma koşmalı...
Biz o gün tepemize çöker mi, kaya düşmez mi demeden sonuna dek gittik yolun. Altı metre genişlikteki, beş metre yükseklikteki dağın içindeki yola, arada bir Fırat’a doğru pencere açmışlar. Arada da dağın içinde yollarını tam belirleyemedikleri için kendiliğinden olmuş bu iş... Yarım çark edip yeniden dalmışlar dağın içine...
O pencerelerden birinden bakınca, çok küçük duyumsuyor kişi kendini..
Fırat’a ta tepelerden bakınca korkmuyor mu?
Korkuyor... Hem de nasıl?
İşte bu insanoğlu...
Hangi korku durdurabilmiş ki ilerlemesini?
Şunu bir bilseler daha insanlaşamamış olanlar...
Tünel bitince sekiz köyün de insan içine yolu açılacakmış.
Bu kanyonu görmek için yeryüzünün dört bir yanından geleceklerdir bir gün. Kuşkum yok...
Başlı başına bir destan bu iş.
Bildiğimiz Ferhat’ın destanı bunun yanında ne ki?..
O Ferhat, Şirin tutkusunda... Bu Ferhatlar “memleket” tutkusunda, insan tutkusunda...
İnanın bağırası geliyor kişinin avazı çıktığınca...
Ey benim ülkem!
Tüm cücelere karşın Ferhat’ların ülkesi ülkem...
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 212 665 69 36 (6 hat)
Fax
: +90 212 665 69 43 - 44
E-mail
:
posta@evrensel.net