www.evrensel.net  |  istatistik emek.net  |  arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Politika

Ekonomi

Dünya

Kültür-Sanat

Toplum-Yaşam

Medya

Dosya

Köşe Yazıları



Şiirin yollarında bir Arkadaş
alnını dağ ateşiyle ısıtan yüzünü kanla yıkayan dostum senin uyurken dudağında gülümseyen bordo gül benim kalbimi harmanlayan isyan olsun şimdi dingin gövdende uğultuyla büyüyen sessizlik birgün benim elimde patlamaya sabırsız mavzer olsun başını omzuma yasla göğsümde taşıyayım seni gövdem gövdene can olsun...

Ödülleri verildi, motor sustu!
20. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin finali, 15 günlük yoğun bir film maratonunun ardından önceki gece Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda yapıldı.


Şiirin yollarında bir Arkadaş
Barış Avşar
“Bir gün eve geliyor Arkadaş. Yokum.
Gitmek üzereyken,
- Yavrum adın ne?
- Arkadaş.
- Anladım arkadaşısın oğlumun. Ama adın ne?
- Arkadaş,
- Yavrum tamam... arkadaşısın. Ama adını söyle de seni falanca aradı diyeyim oğluma.
- Vallahi de billahi de adım Arkadaş!”*
Şiirimizin genç yaşta yitirdiği yüzlerce ‘arkadaş’tan biridir Arkadaş Z. Özger.
Kendisi almıştır ‘Arkadaş’ adını. Arkadaşı Sina Akyol’dan aktardığımız yukarıdaki anı, insana şair olmaktan başka yol bırakmayan tülden bir gizem perdesiyle örtülü -bu perde özellikle de 25 yaşındaki vedasının üzerinde örtülü-, devrimden yana çarpan bir kalbin yaşamöyküsünün parçasıdır.
Karınca...
/.../
karıncanın başı hep öne eğik mi
karınca hep neden korkar biri mi basar sırtına
kim ölür karınca mı ya üstündeki fil
o ölür mü hiç be o kocaman hem yüksekte
karınca var altında ya ben ah ya ben
/.../

Sadece yukarıda alıntıladığımız ‘Karınca Fil’de değil, özellikle ilk şiirlerinde sıkça kullanır, ‘karınca’yı şair. Karıncanın üzerindeki kocaman bir file rağmen gösterdiği ayakta durma çabasını sever. Kendisi de üzerinde kocaman bir fil gibi duran hayat karşısında tek başına bir karınca gibidir. 25 yaşında ölmüş bir şairin çıraklığından söz edilecekse eğer, çıraklık, şiirlerinde kendisi, o yanlız karınca gibidir. ‘Kendisine şiirlerdir’ yazdıkları başlangıçta.
İlkinin yayınlandığı 1967’den itibaren kendi içinde devinimler, değişmeler yaşar şiiri, ama hiç ‘kapalı’, anlaşılmaz dil oyunlarına bezenmiş bir hal almaz. Şiirin ‘yanlız karınca’lığından, kavga için yazılmış destansı şiirlerine gelene kadar geçen 6 yıla sıkışmıştır bütün üretimi, ancak bu kısa zamanda kendisine ‘yanlız bir karınca’ için oldukça iyi bir yer açmayı, önemli bir iz bırakmayı başarmıştır.
Bir proleterin oğlu
ne kadar üstelesem yanlış bir değişimi
bir proleterin oğlu olduğuma inandıramıyorum
kimseyi
inandıramıyorum babama bir proleter olduğunu

babam çok eski bir partizan
kötü bir halk partisinin kalıntısına yamamış
nefretini
acıyı ve bir dönemi benden iyi biliyor
ne zaman içki içsek bir cuma gecesi ertesi
açlığı ve yoksulluğu benden iyi anlatıyor

benim bir abim iki abim varmış
açlık ve yoksulluk kötü bir şefin döneminde
ikisine de almış
/.../
gördüm ki bir cuma gecesi ertesi
babamın eskimiş bürokrat ayakkabılarının
tamiratına
nefretle vurduğu örsü ve çekici
öfkesini köseleden ayırdığı bıçak
açılmış bir gül gibi duruyor önümde

vur gülüm vur gülüm vur gülüm
vur sen de burjuva ayakkabılarının altına

artık ne soğuk damarlarımdaki ne sıcak
sadece bıçak gülüm sadece bıçak.

‘Tamirat’tan alınan yukarıdaki dizeler, Arkadaş Özger’in şairliğe, ‘sınıfını bilerek’ devam edeceğinin ilanıdır. Zaten sınıfının ayrılmaz bir parçası olarak yaşamıştır, yaşamaktadır. ‘İki abisini alan’ koşullar, ona da dokuz yaşındayken ömür boyu sakat kalmasına neden olacak bir hastalık vermiştir: Ostomyolit. Ve o bütün yaşamı boyunca biriktirdiği öfkesini, ilk şiirlerinden ‘Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası’ndaki çocuksuluğu hiç yitirmeden, öfkeli ve kimi zaman iğneleyen bir ironiyle aktarır.
O, özeleştirisini de şiirine verir, şiiriyle verir. Şöyle seslenir ‘Aygın’da, ‘yüreğini kurtaracak’ olana:

/.../
vur umudunu kalabalık ağaçlara
yorumla beslenen dallara köpürerek akan sulara
kır çiçeği kokusuyla aygınlaşan dağlara
kurcala yaşamının gizemli torbasını
ekmeğin ve terin kardeşliğini kıskan
sana toprağı ve aşkı öğretecek
hayat denen anneye koş

Yurdunu yiğitçe savunan şair
Üniversite yurdunda ‘iki mendilini dört çift çorabını’ yıkamaktan bıkacak kadar yoksulluk içindeyken ve “Gittikçe zayıflıyorum. İskeletimin şiirini yazmalıyım” derken arkadaşı Cavit Kürnek’e yazdığı bir mektupta, genç yaşta ölen nice şairin ölüm nedenini de düşünür: “İntihar eden adamın namazı da kılınmazmış.”
Ama ölümü intihar ederek olmaz. Sokakta ölü bulunduğunda onu tanıyanların aklına bu erken ve nedensiz gibi görünen ölüm hakkında bir tek açıklama gelir: Arkadaş Özger’in de kaldığı öğrenci yurduna faşistler tarafından düzenlenen bir baskında kafasına aldığı darbeler. Asıl adı ‘Zekai’ olan genç şair, beyin kanamasından öldüğünde belki de ‘ölümüne neden olan olayın şiirini yazan tek şair’ gibi acılı bir ünvan bırakır ardında. Şiirin adı ‘Adak’tır ve ‘Yurtlarını yiğitçe savunanlara’ adanmıştır:
/.../
2.
biz üçyüz yurtseverdik
üçyüz antlı yurt bekçisi
umutla beslerdik kanımızı
yediğimiz al alma
içtiğimiz nar suyu
her birimiz bir çiçek
büyütürdük, görevimizdi bu
sevgiyle sökerdik ayrıkotlarını toprağın
sevgiyle ayıklardık yaramaz kurtlarını
açsın diye en güzel çiçek

3.
biz üçyüz yurtseverdik
bir gün sularken çiçeklerimizi
üçbin kişilik düşman ordusu
ve onun paralı sivil askerleri
saldırdılar yurdumuza

birden bastırıldık
kötü bastırıldık
ikindi güneşi vururken yüreklerimize

ve onunla beslerken çiçeklerimizi
ama andımız vardı üçyüz çiçeğe
vermiyecektik onu açtıran toprağı
bu yurdu, büyütüp göverten gövdemizi

silahımız çiçeklerdi
cephanemiz yüreğimiz
sayımız azdı ama
korkumuz yoktu,

/.../
daha da vuruşurduk
daha kaç yüzyıl saat
ah aymaz gece, oynaş gece
iğrenç karanlığıyla gelince
yurdumuzun yarısı düşman eline geçti
üçyüz yurtsever yarısı düşman eline geçti

gözü dönmüş, kan tutmuş
çılgın güruh
kanlı düşman
öfkesini tutsak ettiklerinden alırken
direnmek onları feda etmek demekti

ah kalleş gece, kancık gece
sonunda teslim olduk işbirlikçi karanlığa

/.../
5.
bu vuruşmada ölü vermedik
ama ant içtik üçyüz yaralı
başlatmak için büyük savaşı
çoğaltıcaz üçyüzleri

açıncaya kadar en güzel çiçek

Üçyüz Arkadaş’ın baskına uğradığı yurt, Ankara’daki Siyasal Bilgiler Fakültesi yurdudur. Ve ‘üçyüz yaralı’ tek ölüyü daha sonra verecektir. 1948 Bursa doğumlu şair Arkadaş Z. Özger, 5 Mayıs 1973 günü çok sevdiği Ankara’nın bir sokağında ölecektir. Yaşayabilse kimbilir daha neler söyleyecek şiir arkadaşının kısa yaşamında ürettiği elimizdeki az sayıda şiirle teselli bulmaya çalışmak zorundayız ölümünün 28. yıldönümünde de...

* Bütün alıntılar ve şiirler: Sevdadır/Arkadaş Z. Özger, Mayıs Yayınları

Başa dön


Ödülleri verildi, motor sustu!
20. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin finali, 15 günlük yoğun bir film maratonunun ardından önceki gece Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda yapıldı.
Gecede ulusal ve uluslararası yarışma dallarında ödülleri, Türk filmlerinde 4 dalda aldığı ödülle “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar” ve 3 dalda ödülle “Herkes Kendi Evinde”, yabancı filmlerde ise “En İyi Film” ve “En İyi Kadın Oyuncu” ödülleriyle “Çıkış Yok” topladı.
Uluslararası Yarışma bölümünde Filiz Akın’ın başkanlığındaki ödül jürisi, Alman yönetmen Oskar Roehler’in “Die Unberürbare-Çıkış Yok” adlı filmine “En İyi Film” kategorisinde Altın Lale Ödülü’nü verdi.
Yarışmada, En İyi Kadın Oyuncu ödülünü de bu filmin başrol oyuncusu Hanalore Elsner aldı.
Ulusal Yarışma bölümünde jüri başkanı Hale Soygazi’nin tabiriyle “gönlü bol davranan” jüri, bazı alanlarda aynı ödüle iki kazanan belirledi.
7 Türk filminin yarıştığı Ulusal Yarışma’da, “Dr. Nejat Eczacıbaşı Vakfı En İyi Türk Filmi” ödülü “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar” ve “Herkes Kendi Evinde” adlı yapımlara verilirken, “En İyi Yönetmen” ödülünü yine “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar”ın yönetmeni Serdar Akar, “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü de “Filler ve Çimen” filminin başrol oyuncusu Sanem Çelik aldı.
“En İyi Erkek Oyuncu” ödülü de iki kişi arasında paylaştırılarak, “Herkes Kendi Evinde” filminden Erol Keskin ve “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar”dan Savaş Dinçel’e bu ödüle layık görüldü.
Ulusal Yarışma’da Jüri Özel Ödülü ise “Herkes Kendi Evinde” filminin görüntü yönetmeni Haik Kirokosian’a verildi.
Uluslararası Film Eleştirmenleri Birliği FIPRESCI Ödüllerini ise, Uluslararası Yarışma’da İranlı yönetmen Bahman Farmanara’nın “Kafurun Kokusu, Yaseminin Rahiyası”, Ulusal Yarışma’da da “Filler ve Çimen” aldı.
Gecede, Yaşam Boyu Başarı Ödülü’nü İtalyan sinemasının ustalarından Taviani Kardeşler ve Amerikalı yönetmen Roger Corman kazanırken, Festivalin Yönetmeni Hülya Uçansu’ya da festivalin kuruluş yıllarından beri aralıksız ve başarılı çalışmalarından ötürü bir şükran plaketi sunuldu.
20. Uluslararası İstanbul Film Festivali, dünkü gösterimlerin ardından sona erdi.

Başa dön


Kaymakam hukuku takmadı
Kırklareli’nin ilçesi Babaeski’de Ankara Birlik Tiyatrosu tarafından sahnelenecek oyuna kaymakamlık tarafından izin verilmedi. 27.04.2001 tarihinde Belediye Kültür Salonu’nda ABT oyuncuları tarafından sergilenecek olan Ahmet Önal’a ait “Becerikli Kanguru” ve “Pir Sultan Abdal” adlı oyunlar T.C. Danıştay 10. Daire Başkanlığı’nın Türkiye genelinde izin vermesine rağmen Babaeski Kaymakamlığı ve Emniyet Müdürlüğü oyunların sergilenmesini yasakladı. Bunun üzerine Bölge İdare Mahkemesine başvuran Ankara Birlik Tiyatrosu mahkemenin olumlu karar vermesinin ardından oyunları Babaeskide oynadı. Bugüne kadar 77 kez yasaklanan ve her defasında mahkeme kararıyla oynanan oyun ile ilgili A.B.T. Turne sorumlusu Barış Özat şunları söyledi: “1991-92-93 yıllarında bu oyun Avrupa ülkelerinde 500 kez sergilendi. Ancak ülkemizde 77 kez yasaklandı. Her yasaklama sonrası mahkemeye başvurduk ve 77’sinde de kazandık. Bugüne kadar da 200 kez bu oyunu sergiledik”.
Öğretmenler tiyatro sahnesinde
Eğitim-Sen Bulancak Şubesi üyesi bir grup öğretmen, “Canavar Sofrası” adlı oyunu sahneleyecek. Oyunun yönetmeni Salih Temiz, eğitimcilerin tiyatroyu, insan yaşamının (olmazsa olmaz) koşulu olarak gördüklerini belirterek, “Çünkü tiyatro, insanın insana, insan tarafından anlatılmasıdır. Tiyatro halkın aynasıdır” dedi. Erkan Doğan’ın yazdığı, Salih Temiz’in yönettiği oyunda, köyden kente göç eden insanların dramı anlatılıyor. Oyun, 1 Mayıs Salı günü, Giresun Mürsel Gülmez Tiyatro Sahnesi’nde sanatseverlerin beğenisine sunulacak.
Maçka turizm cenneti
Turizm bakımından Doğu Karadeniz’in ve Trabzon’un en önemli ilçelerinden olan Maçka, sınırları içerisinde yer alan tarihi eserlerle adeta tarihe ev sahipliği yapıyor. Trabzon-Gümüşhane karayolu üzerinde bulunan Maçka, denizden 365 metre yükseklikte bulunuyor. Kentte; Sümela Manastırı, Vazelon Manatırı, Kuştul Manastırı, Maçka İlçesi’nde turistik değerlere sahip görülmeye değer birçok yayla da bulunurken, yaylalar arasında en önemlileri ise Kiraz, Lapazan, Gulindağı, Maura ve Lişer yaylaları yer alıyor.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net