www.evrensel.net  |  istatistik emek.net  |  arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Politika

Ekonomi

Dünya

Kültür-Sanat

Toplum-Yaşam

Medya

Dosya

Köşe Yazıları



Güncel ____ Kamil Tekin Sürek
Sönük kongre

Yaşama Kültürü ____ Cengiz Bektaş
Eğin / Kemaliye, Ferhatların kenti

Sağlıcak ____ Celal Emiroğlu
1 Mayıs ve esnek üretim

Haftanın İçinden ____ İlhan Ulusoy
İşimiz borç ödemek

  Güncel..........Kamil Tekin Sürek

Sönük kongre

DSP’nin 5. Kongresi dün yapıldı. Aslında yasal zorunluluk olmasa Ecevit’in kongre yapmaya niyeti de pek yoktu. Yasal süre geçtiği halde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın muhalif partilere asla göstermediği hoşgörü sınırlarının da tükenmesiyle kongre kararı alındı.
Ecevit kongrelerinde alışık olunmayan bir şatafat görülüyordu DSP’nin 5. Kongresi’nde. Her taraf Ecevit mavisi kumaşlarla kaplanmış, beyaz güvercin figürleri ile süslenmişti. Kongre salonu parfümlerle yıkanmıştı. Görevli gençler mavi gömlekler giymişti. Çok para harcanmıştı kısacası. Ecevit’in bugüne kadar hiçbir kongrede harcamadığı kadar para harcanmıştı. Ama, mavi kumaşlar, beyaz güvercinler, tek tip kıyafetli gençler, sıkılan parfümler coşkuyu artırmaya yetmiyordu. Kongrede coşku yoktu. Ecevit siyasi hayatının en coşkusuz kongresini yaşıyordu. Belki bu yüzden, belki yaşlılığından, belki de halkın gözünde değer yitirişinin verdiği rahatsızlık sonucu en kısa, en sönük, en basmakalıp kongre konuşmasını yaptı Ecevit. Konuşmasını kös kös dinleyenleri hareketlendirmek için görevlendirilmiş amigoların canhıraş çabası bile yetmedi izleyicileri coşturmaya. Ecevit’in konuşması sırasında kitleyi harekete geçirmeye çalışan parti yöneticileri, kitle önderleri değil, gerçekten amigo idi. Slogan yerine maçlarda hep bir ağızdan söylenen saçma sapan şarkılara benzer bir şeyleri acemice söyletmeye çalışıyorlardı.
Esasen Ecevitler ve Hüsamettin Özkan dışında bir parti ve parti örgütü olmadığı için, parti yöneticileri, parti önderleri ya da kitle önderlerinden de söz etmek elbette abes olur ve bu yüzden amigo tutmak doğal olarak zorunludur. Zaten Ecevit de salonun düzenini sağladıkları için parti görevlilerine değil, polise teşekkür etti. Bu yazıldığı sıralarda diğer genel başkan adayı Pişkinsüt’e Divan söz vermemekte direniyordu. Yani Ecevit’in kongresi bu kadar da demokratikti. İki başkan adayı var, birisi konuşuyor diğerine ise söz hakkı verilmiyor!
Ecevit, bir sonraki seçimde tek başına iktidar olmaktan söz ediyordu ama DSP kongresi tersini söylüyordu. Kongreyi izleyenlerin zihinlerinden 6. kongrenin olup olmayacağı sorusu mutlaka geçiyordu. 5. Kongre belki de bir yok oluş kongresiydi.
Emekçi halk Ecevit’ten umudunu kesti. 5. kongre bunun ifadesiydi. Ecevit’in kongresinde görülemeyen coşku, umut; yarın 1 Mayıs alanlarında görülecek. Emekçiler yoksulluğa ve yolsuzluğa karşı kendi programlarını, emeğin programını hayata geçirmenin umudu ve coşkusuyla yürüyecekler bütün ülke sathında.
e-posta:
surek@evrensel.net

  Başa dön

  Yaşama Kültürü..........Cengiz Bektaş

Eğin / Kemaliye, Ferhatların kenti

Ad değişikliklerine oldum olası üzülmenin ötesinde kızdım, kırıldım. Nasılsa bir “koltuk”a oturmuş bir sivri akıllı çıkar, yüzlerce yıldan, binlerce yıldan gelen yer, kent adlarını değiştiriverir. Böyle bir yetkiyi kendilerinde görecek denli us yoksunu bu kişilere nasıl karşı çıkılmaz anlaşılır gibi değil. Hele bunun nedeni günlük politika oldu mu, böylesi insanların kısacık görüşlerine, sizin yaşamınızı etkileyen bilgisizliklerine gelin de öfkelenmeyin.
Komuta ile geçmiş değiştirilebilir mi?
Kimileri öyle sanır.
Oysa yüzyıllar geçer bir gün “gerçek” topraktan başını kaldırıverir.
Eğin’den çağrı geldiğinde sevindim.
Yaşama kültürü ile ilgili bir konuşma istiyorlardı benden.
Elazığ’a, Malatya’ya, oralara birçok yere birçok kez gittim de Eğin’e gidemediydim.
Eğin’i türkülerden, halk sözlerinden biliyordum. Ne bileyim adının Kemaliye’ye döndürüldüğünü...
Eğin Fırat’ın oyduğu bir çanağın içine yerleşmiş. Ne var ki yetmiyor o çanak Eğinlilere yüzlerce yıldır. Zorunluluktan, işin ekmeğin ardına düşüp gurbete çıkıyorlar. Çıkıyor çıkmasına da Eğin’den kopamıyorlar, kalıyor içlerinde... Her yıl bir süre kalıp dönüyorlarmış işyerlerine...
Eğin’den İstanbul’a yaklaşık 1350 km. Eskiden aylar sürermiş o yol... Şimdi Keban’ı göre göre... Eğin’e bir okul armağan etmiş Ahmet Muhlis Cüher’le Cumhuriyet güncesinden Özkan Güven’le geçtik bu yolu. Sert dönemeçlerde sürücü Apo bizi korkutmamaya özen gösterdi de Eğin’e yaklaştıkça heyacandan her şeyi unuttu...
Karlı tepeleriyle Munzur Dağları’nı unutamayacağım besbelli... Arapkir’in ortasından oralı arkadaşım Ahmet Eraslan’a telefon ettim. Koca bir ahtapotça, yiğitçe, insanca karşı koyan, bütün insanların onuru Bergama köylülerinin, arsenik savaşlarının onuncu yılında, onları yalnız bırakmayanlardan, “ihanet” etmeyenlerden biri olarak bana da verecekleri ödülü benim adıma git sen al dedim ona. Sordu Ahmet; “Sen neredesin?”
“Ben senin ilçendeyim!” deyince sesi değişti Ahmet’in...
Sonra Çit köyünden geçtik.
Çit köyü de neresi mi?
Enver Gökçe’nin köyü...
Keşke ona da seslenebilseydim buradan...
Çit köyü bin bir çiçek içinde. Kır çiçekleri elbette...
İnsanın toprağa uzanası geliyor.
Başpınar Köprüsü’nü gördük. Vali Yazıcıoğlu’nun öne düşüp yaptırdığı, iki yakayı yüzlerce binlerce yıl sonra bağlayan...
Eğin çanağına Fırat’ın çıktığı yönden girdik, Fırat’a tepelerden bakarak... Sonra gördüm... Fırat’ın kolları masmavi göl gibi, deniz gibi... Ya Fırat kendi boz bulanık... Divriği demir madeninin artıklarıyla...
Eğin’de, Hilmi beyin evine konuk olduk. Alt katı taş duvar, üstü tahta çatı. Onun da üstü, killi toprağa gömülü çocuk yumruğu büyüklüğünde taşlarla döşeli dam... Loğlamak gerek sürekli... Bıkmışlar... Oluklu saçtan bir çatı yapıvermişler. Bütün Eğin evleri şimdi böyle, ahşap duvarları da damları da galvanizli saç kaplı. Loğlamaktan kurtulmuşlar kurtulmasına ya gene de teneke kaplamaları sevmiyorlar.
Damların hepsi Fırat’a bakıyor....
Bir güzellik ki anlatılır gibi değil...
Her damdan klarnete, uda, dümbeleğe katılan insan sesini, türküleri düşünün. Eğinliler evlerini çok seviyorlar. Koruyorlar ellerinden gelebildiğince... 530 ev... Yerden göğe haklılar... Bu sevgiye Çekül Vakfı da katılmış “7 Bölge 7 Kent Projesi” içinde Eğin’i Dünya Kültür Mirası içine alınması için aday göstermişler. Bir dizi çalışmalar yapıyorlar bu bağlamda... Var olsunlar... Hemen o akşam “fasıl” vardı, Ermeni Kilisesi iken, onarılıp müzeye dönüştürülmüş, koskocaman ilginç bir yapıda...
Ermenilerin taş ustalığı tartışılmaz. Mimarlıkları Doğu Roma’yı da etkilemiş, o kanaldan batıyı da... Kilisenin duvarları, kemerleri, tonozları taş, döşemeleri ahşap... Haftada bir akşam “fasıl” da yapılıyormuş burada... Eğinli müziksiz olamıyor. Ne güzel!
Fasıl ilginç olmanın ötesinde güzeldi.
Neden mi?
Berber, ahçı, sürücü, “internet kafe” işleticisi, öğretmen, müdür, memur her uğraştan Eğinliler keman, klarnet, cümbüş, dümbelek eşliğinde türkülerini söylüyorlardı da ondan. Bu birlikteliğe bütün Eğinliler elleriyle ayaklarıyla “usul” tutarak katılıyordu da ondan...
Eğinliler Ferhat’ların çocukları, kendileri de birer Ferhat. Bunu da gelecek yazımda anlatacağım.

  Başa dön

  Sağlıcak..........Celal Emiroğlu

1 Mayıs ve esnek üretim

Üretim biçimleri değişirken sömürü biçimleri de değişiyor. Ancak değişmeyen iki olgu var; işverenin “verimlilik” söylemi ve emek dünyasının “mücadele” çağrısı.
İşçi sınıfı çalışma sürelerinin kısaltılması için çok uzun mücadeleler verdi. Bu hak öylesine bir haktı ki Fransız Devrimi dahi çalışma sürelerini aşağıya çekememişti. Bu hak Fransız Devrimi’nden Paris Komünü’ne kadar da yüzyıla yakın mücadele sonucu onbinlerce kişinin kanı ve canı pahasına alındı.
“Sekiz saatlik işgünü ve insanca yaşamaya yetecek kadar ücret” şiarıyla 1 Mayıs 1886’da genel grev yapan Amerikalı işçilerin eylemi uluslararası destek gördü. Bu destek İkinci Enternasyonal’de 1 Mayıs’ın dünya işçilerinin Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü olmasını getirdi.
Türkiye’de 1 Mayıs geleneği yirminci yüzyılın ilk yıllarında başlar. Türkiye’de de işçiler 1 Mayıslarda bedeli kanları ve canları ile ödediler.
1 Mayıs üzerine çok söz söylenebilir. Ancak sözün özü; verilen tüm mücadeleler insanın varlığının korunması, mutlu olması, sağlığın ve çalışma güvenliğinin sağlanmasına yönelik.
Yenilik, modernlik, katılımcılık, özerkleşme, özgürleştiricilik, özelleştirme, toplam kalite yönetimi vb. gibi üretim ve çalışma ilişkilerinde her şey “yeni”, adı da yeni; yeni sömürgecilik. Yeni kavramları eleştirmek yeniliklere karşı çıkmak gibi algılanabiliyor.
Örneğin “toplam kalite yönetimi” söylemine karşı çıkmak çok zor. “Kalite” kavramını kabullenip “Nasıl sağlanabilir?” sorusunu sorduğunuzda aldığınız yanıt hep aynı; “esnek” yöntemlerle, kamunun özelleşmesiyle vs.
Küreselleşme adı ile imaj değiştiren sömürgecilik, yeni söylemlerinde emek-sermaye uzlaşmasını arzuluyor. Esnek üretim, esnek istihdam, hukukun esnekleşmesi ve toplam kalite gibi modeller özünde “verimlilik” kavramını her ne pahasına olursa olsun öne çıkartıyor. Emeğin üretkenliğini artırarak en az ücret, en uzun çalışma süresi ve en kötü çalışma koşullarında sömürmenin yöntemlerini arıyorlar.
“Verimlilik” anlayışı Ortaçağ’dan bu yana sadece modernize oldu. Her karşımıza çıkışında farklı biçimlerde sunuldu ve sadece kârlılık artışını sağladı. Çalışma koşullarında iyileşme ise uzun mücadeleler sonucu gerçekleşti. Ancak, alanlarda alınan haklar; emeği denetim altına alarak ve örgütlenmeyi esnekleştirerek “yeni” yöntemlerle tek tek gasp ediliyor. Üretim ilişkilerinden sadece emeğin üretkenliğini, çalışma ilişkilerinden insan kaynaklarının yönetimini algılamak istiyorlar.
Yeni kavramlara karşı 1 Mayıslarda ve her yerde, her zaman örgütlü ve dayanışma halinde yeni mücadele biçimleri toplu pazarlık gücünü artıracak.
e-posta:
celale@arkadas.com.tr

  Başa dön

  Haftanın İçinden..........İlhan Ulusoy

İşimiz borç ödemek

Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığı’na getirildiği günden beri sürekli olarak dış finansmanı sağlamak için hazırlık yapan Derwiş, sonunda muradına erdi. Ama, o bir masal kahramanı gibi anlatıladursun, ve padişahın bilmecelerini bilerek masalın mutlu sonunu hazırlayan prens rollerinde dolaşsın, biz henüz, “Biz de çıkalım kerevetine” demekten çok uzağız. Çünkü borçlanmanın nasıl bir bağımlılık yarattığı Türkiye’nin borç ödeme takvimine bakıldığında rahatça görülüyor. Derwiş’in bulduğu ‘dış kaynak’ da en nihayetinde borcun adı olduğuna göre Türkiye’yi emperyalist ülkelere bağlayan iplere yenilerinin eklenmesinden başka bir sonuç doğurmayacaktır. İşte bu tabloyu özetleyen iç ve dış borç takvimi: Hazine 2001 yılında yaklaşık 80 katrilyon iç borçlanma gerçekleştirecek. Bunun 60 katrilyon lirası daha önce alınan iç borçların ödenmesi için kullanılacak. Sadece haziran ayında yapılacak olan 9 katrilyon liralık iç borç geri ödemesi bile Derwiş’in “Buldum” müjdesi verdiği 14 milyar dolarlık ‘dış kaynağın’ büyük bir bölümünü götürecek.
Dış borçlarda ise durum daha da vahim. Hazine’nin yıl toplamındaki dış borç geri ödemesi 11 milyar doları bulacak. Bunun için Hazine’nin ek olarak 7-8 milyar dolar daha borç bulması anlamına geliyor. Bu da önümüzdeki yılların da ipotek altına alınması anlamına geliyor.
Öte yandan yoğun borçlanma trafiğini yönlendirmek için hükümet boş durmuyor ve bunun için de bir kanun tasarısı hazırlıyor. Daha önceki uygulamalarda, yapılacak borçlanmalar Bütçe Kanunu içinde yer alırken, yeni kanun taslağı ile iç ve dış borçlanmalar, ayrı bir kanun çerçevesinde belirlenmiş olacak. Böylece Bütçe Yasası’na bağlı kalmaksızın hükümetlere daha kolay borçlanma yolu açılmış olacak.
‘Sıcak para afyon gibidir’

 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net