|
|

|
           

GÖRÜNTÜ - Bülent HABORA
HANEDAN’ın Babası
Niye korkmasınlar senden?
Başka Türkiye yok


Ecevit’in sindirim sistemi yine bozuldu
DSP’lilerin Başbakanı Bülent Ecevit, iktidara geldiği ilk günlerde sık sık rahatsızlanıyordu. “Şunu sindiremiyorum, bunu sindiremiyorum, ötekini sindiremiyorum,” diyordu, ara vermeden. Doğal olarak heyecanlanmıştı. Çünkü ilk kez ciddi, rahat bir Başbakanlığa soyunuyordu. Evet, daha önce de bu koltuğa oturmuştu, ama o zaman karşısında adam gibi bir muhalefet vardı, Meclis’te. Örneğin bir Süleyman Demirel vardı. Oysa şimdi Mesut Yılmaz’la birlikte kirlilerini aklayan Tansu Çiller’in başında bulunduğu DYP ile “kapatılacak mıyız, kapatılmayacak mıyız?” diyerek papatya falına gömülen FP vardı, muhalefet olarak. Onlardan korkmaya gerek yoktu. Süleyman Demirel de Çankaya’ya kurulmuştu. O tehlike de dolaylı olarak bertaraf edilmişti...
Ve Bülent Ecevit’in sindirim sistemi zaman geçtikçe iyileşti. Öylesine iyileşti ki, demir gibi oldu midesi. Her şeyi, ama her şeyi, sindirebiliyordu. Ben, bir yurttaş olarak, Başbakan’ın sindirim sisteminin iyileşmesinden mutluluk duymaya başladım.
Hele şu son zamanlarda, midesi öylesine güçlüydü ki, aklınızın alamayacağı her şeyi öğütüyor ve hallediyordu. Bülent Ecevit’in sindirim sistemi iyileştikçe, dili de gelişti. Ara vermeden konuşuyor, yurdun insanına önemli mesajlar veriyordu. Örneğin terör üzerine şöyle diyordu: “Terörün hedefi istikrar ortamını bozmak...” İşte tam bu sırada, Ecevit’in sindirim sisteminin ne denli güçlü olduğu ortaya çıkıyordu. Çünkü IMF’nin önde gelenleri artık resmen ülkemize yerleşmişlerdi. Hatta büro falan da açıyorlardı. Üç-beş dolar verecekleri için, Türkiye’ye açık açık posta koyuyorlar, garanti istiyorlardı. Sindirim sistemi güçlü olan Ecevit, bunları da sindiriyordu.
Verileceği söylenen üç-beş dolar, banka hortumcularına akıtılan parayı bile karşılamıyordu, ama varsın olsun, dolar geliyor ya... Bu arada Türkiye’nin para işlerinden sorumlu olan, ekonomisini halleden, özür dilerim ekonomisini düzenleyen iki kuruluştan ikincisi olan Dünya Bankası’nın ileri gelenleri, dünyanın en ciddi, en çok okunan gazetesi Financial Times’da Türkiye üzerine yazıyorlardı. Dünya Bankası’nın Türkiye Temsilcisi Ajay Chhibber ile yine Türkiye’den sorumlu Johannes Linn şöyle diyorlardı: “Türkiye yolsuzluklar ülkesi, çürümüş bir ülkedir...”
İşte sindirim sistemi bozuk olanlar, bu ağır lafları sindiremezler. Şükürler olsun ki DSP’lilerin Başbakanı’nın sindirim sistemi çok güçlü olduğu için bu lafı sindirdi. Ve yine aynı günlerde, batının saygın kuruluşlarından biri, Türkiye’ye mansiyon vermiş, yolsuzlukta dördüncülük kürsüsüne çıkarmış. Aslında hakkımızı yemiş adamlar, çünkü bizim yerimiz kürsünün en tepesi olmalıydı. Neyse, bu onların ayıpları...
Bir yanda Bülent Ecevit “Türkiye’deki istikrar”dan sözediyor, öte yandan, ülkenin ekonomisini yöneten iki kuruluştan, Dünya Bankası adını taşıyanın önde gelenleri “Yolsuzluklar ülkesi, çürümüş ülke” diyor. İşte bu aradaki ince ayrımı ben anlayamıyorum. Sindirim sistemim bozuk, herhalde...
Bülent Ecevit, sindirim sisteminin güçlü olduğu günlerde DGM Savcısı Talat Şalk’ın IMF ve Dünya Bankası’ndan bilgi istemesinin, devletimizin saygınlığına gölge düşürdüğünü söyledi. Adamlar, örneğin Cottarelli, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir bakanının koltuğuna oturup ahkam keserken, Türkiye’nin saygınlığına gölge düşmüyor... “Her ay gelip, yaptıklarınızı denetleyeceğiz,” diyorlar, yine gölge düşmüyor o saygınlığa... Endüstri bölgeleri ile ilgili yasa tasarısı da gölge düşürmüyor... Türkiye’yi ilgilendiren elektrikle ilgili bir karar alınca bizimkiler, IMF hemen postasını koyuyor, itiraz ediyor, üzerinize afiyet, bu da saygınlığımıza gölge düşürmüyor... “Dünyanın en iyi borç alan ülkesi madalyası”nı bir İngiliz komedyen bizimkilerin göğsüne takıyor, bizimkiler de gurur duyuyor, tabii bu da saygınlığımıza gölge düşürmüyor... “Dünyanın en kötü parasının sahibi” olarak Rekorlar Kitabı’na geçiyoruz, bu da saygınlığımızı gölgelemiyor... F tipini uygulayabilmek için yapılanlar da saygınlığımıza gölge düşürmüyor... İşkenceler, gözaltında kayıplar da o gölgeyi düşürmüyor... Amaaa, DGM Savcısı Talat Şalk, bir yağmanın, bir talanın üzerine gitmek için araştırmaya başlayınca ülkenin saygınlığına gölge düşüyormuş.
Ve birden, Bülent Ecevit’in sindirim sistemi bozuluyor: “Talat Şalk’ın sözlerini içime sindiremedim...” Tam ben, Ecevit’in sindirim sisteminin iyileştiğini söylerken, sen kalk bu lafları et... Dünya Bankası ileri gelenlerinin, “Yolsuzluklar ülkesi, çürümüş ülke” sözlerini sindirecek kadar güçlü bir mideye sahip olan Ecevit, “Beyaz Enerji Yolsuzluğu’’nun üzerine giden DGM Savcısı’nın sözlerini sindiremiyor. Yani illa içine sindirmek için, DGM’ye Dünya Bankası’ndan bir savcı atanması mı gerekli, bilemiyorum...
Evet, Ecevit’in sindirim sistemi yine bozuldu... Ülkemiz için çok önemli bir konuda da sindirim bozukluğuna uğramış. Şöyle diyor: “Meclis’in mimarisini sindiremiyorum...” Mimarisini içine sindiremediği Meclis’in, torpillilerle dolu hastanesinin yeteneksizliği yüzünden bir milletvekili ölüme mahkûm ediliyor (Hastanede tek bir görevli olmadığı için) ve beyefendi bunu söz konusu etmiyor. Onun için varsa-yoksa, mimarisi... Yine mimarisini sindiremediği Meclis’le ilgili: Olaylar oluyor Meclis’te ve bir bakan, Meclis’in o sıradaki başkanına bir not götürüyor ve emirvari bir istekte bulunuyor, “Devam et, oku, oylat” gibilerden. Mimariyi boşver, içine bak. Yani, kafatasının biçimine değil, içindeki beyne bak...
Evet, Bülent Ecevit’in sindirim sistemi, “Meclis mimarisi” ya da “Talak Şalk’ın yağmacıları araştırması” gibi çok önemli konularda, bozuluyor. Ama sıradan, önemsiz şeyler yüzünden hiç mi hiç bozulmuyor. Neler mi bunlar? Birkaç tanesini, sadece başlık olarak yazayım:
Telekom’un ihale şartnamesine göre, Telekom’un yüzde 33.5 hissesini alacak olan kuruluşa yönetim hakkının yüzde 100’ü verilecek... Devletin çıkardığı yasaları, tüzükleri kimse sallamıyor, örnek mi, işte, ekmeğin poşete konulması olayı ya da Eurogold adlı Türkiye zararlısının mahkemelerce yasaklı olduğu dönemde, gizlice altın üretmesi... İşveren örgütlerinden birinin, işadamlarının yüzde 30’unun rüşvet verdiğini açıklaması... Devletin “korsan” diye nitelediği bir yayın kuruluşunun, yine devletin açtığı bir ihaleye katılması ve kazanması... Faili meçhul cinayetlerin bir türlü aydınlatılmaması... İşkencelerin aralıksız sürmesi... Anadolu Ajansı’nın bir elemanının yabancı dil bilmeden yaptığı bir çeviri yüzünden İnsan Hakları Derneği’ne baskın yapılması... Mumcu, Kışlalı gibi faili meçhul cinayetlerin sanıklarının, Eskişehir’den Ankara’daki DGM’ye ödenek yokluğundan gönderilmemesi... İzmir Adliyesi’nde, para yokluğundan yakıt alınmadığı için görevlilerin soğuktan donması... Azerbaycan darbesine adı karışan Ferman Demirkol’un, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde ders vermesi... İzmir’de 11 tane “Amerikan tipi” okulun yapılmasının düşünülmesi... Çocuklar için zararlı olduğu kesinleşen Pokemon’un devletçe yasaklandığı halde sinemaların çocuklara bedava Pokemon kartları dağıtması... DSP ve MHP’lilerin Meclis’teki oy sahtekârlığına soyunması... F tipi cezaevlerinin tartışıldığı yerlere gözdağı verilmesi... Emekçilerin yürüyüşlerinin yasaklanması... Yalnız yürüyüşlerinin değil, şenliklerinin engellenmesi... İktidarı eleştiren afişlerin, bildirilerin yasaklanması... Bazı karanlık ölümlerin, “Zatürreye yakalanarak öldü” diye açıklanması... Gözaltında kayıpların yine artması... Küçük üretici ve köylülüğün açlığın sınırına gelmesi... Her yıl en az 30 bin küçük işyerinin kapanması... Süt üreticilerinin teslim bayrağını çekmesi... Tavukçuluğun ölmesi... Ülkede ekilebilecek arazinin, talanlar-yağmalar yüzünden, kalmaması... 12 milyon insanımızın açlık sınırında olması... İşsizlik yüzünden hırsızlıkların, cinayetlerin artması... Ekonomik durumun rezilliği yüzünden işverenlerin bile intihar etmesi... Bir yandan “8 Yıllık Eğitim” şovu için halktan para toplanırken, çocukların, her geçen gün sayıları artan bir biçimde sokaklarda, izbe işliklerde çalışması... Sağlık kuruluşlarının çökmesi...
Daha yüzlerce, binlerce şey yazabilirim, Ecevit’in sindirim sistemini bozmayan. Onun sindirim sistemini sadece Meclis’in mimarisi ile Talat Şalk’ın, yağmacıların üstüne gitmesi bozuyor...
Yazımın başlığı, “Ecevit’in sindirim sistemi yine bozuldu”ydu. Yanlış yazmışım, aslında Ecevit’in sindirim sistemi demir gibi, az önce yazdıklarımı (ve yazmadıklarımı) hazmettikten sonra...
e-mail: bhabora@hotmail.com
HANEDAN’ın Babası:
Süleyman Demirel
Nazi toplama kamplarından kurtulabilen Alman Papaz N.Müller şöyle demişti: “İlk önce geldiler, komünistleri alıp götürdüler. Ben sesimi çıkarmadım. Beni ilgilendirmiyordu... Sonra Yahudileri aldılar toplama kamplarına, işkenceyle götürdüler. Ben yine sesimi çıkarmadım. Çünkü bana göre bir şey yoktu... Sonra sosyal demokratları vurmaya, hapse atmaya, toplama kamplarına götürmeye başladılar. Ben yine sesimi çıkarmadım. Çünkü bana dokunan yoktu... Bir gün kapım çalındı. Beni alıp toplama kamplarına götürdüler, işkenceye. Hiç kimse ses çıkarmadı. Çünkü ses çıkaracak kimse kalmamıştı...”
Süleyman Demirel’le ilgili bir haberi okuduktan sonra, N.Müller’in söyledikleri aklıma geldi. Haber şöyleydi: “Köşk’ten ayrıldıktan sonra gözden düşen Demirel herşeye küstü. Artık başkanı olduğu olimpiyat komitesiyle bile ilgilenmiyor.”
Oysa bir zamanlar neydi kendisi? Herşeye çağrılıyor, çeşitli toplantılarda konuşuyor, hatta nikâh törenlerinde tanıklık yapsın diye insanlar sıraya geçiyordu. Ya bugün? “Yalnızlar”ı oynuyor kendisi. Bir televizyon programında mı izlemiştim, yoksa bir yazıda mı okumuştum, Nazmiye Hanım’la Süleyman Bey’i, o bayram günlerindeki televizyon reklamında olan anneyle babaya benzetmişlerdi...
Süleyman Bey, sanırım artık gerçekleri, biraz geç de olsa, görmüştür. Yalakalar da, yağcılar da, “Babaaaa, Babaaaa” diye haykıran topluluklar da, bir gün gelir, tepeden inme günleri başlayınca, hemen bırakır onu, yalnızlığa iter. İşte Süleyman Bey bugün bu noktada.
Eğer Süleyman Demirel gerçekten halkının yanında olsaydı, ezilen çoğunluğu destekleseydi, bu gün “Küsme” durumunda kalmazdı...
Artık Süleyman Demirel’in yapacağı tek şey kaldı. O da, videosuna eski şaşaalı günleriyle ilgili filmleri koyup, “Maziye bak, bir zamanlar ne kadar şendik” türküsünü söylemektir...
Niye korkmasınlar senden?
Jülide Kalıç arkadaşımız, “Niye korkuyorsunuz benden!” başlıklı yazısında bir annenin, Berna Yıldırım’ın haykırışını yazıyor. Berna Yıldırım, emekli bir öğretmen. Oğlu cezaevinde. Ecevit’in “saygın devlet”inin cezaevlerindeki kanlı operasyonlarından sonra oğlunu araştırmış. Görmek istemiş. Günlerce görüştürmemişler oğluyla. Şimdi Adalet Bakanlığı’na (Başında Hikmet Sami Türk adlı DSP’li Bakan var) sesleniyor: “Niye korkuyorsunuz benden? Ben bu ülkenin vatandaşıyım, bu kapıları kapatamazsınız bana.”
Ne acıdır ki bu iktidar, kendi halkından korkmaktadır. İşte Başbakanlığın bulunduğu sokağın durumu. Sokağa Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının girişi, çıkışı yasak. Tel örgüler, gözetleme kameraları, külliyetli miktarda polis ve diğer görevliler. Bu, halktan korkuyu gösterir...
Ya bazı kentleri dolaşan Mesut Yılmaz ve Devlet Bahçeli gibi kişilerin korkusu... Gittikleri, kaldıkları otelin çevresi polislerle korunuyor, hem de neredeyse adım başı bir polis... Hani halk seviyordu bu insanları?
Korkuyorlar... Kitaplardan da korkuyorlar. İşte İstanbul Şişli’deki kitapçıları kaldırdılar. Kitaplar da Zabıta Müdürlüğü’nde bir çöp yığını gibi üstüste atıldı...
Korkuyorlar... Çiçeklerden bile korkuyorlar. Bakırköy Kadın ve Çocuk Tutukevi’ne gidip, ellerindeki çiçekleri vermek isteyen kadınlara, “çiçekler canlı olduğu için” izin verilmedi. Çiçekten bile korkan düzenciler, evladını görmek isteyen anneden korkmaz mı?
Ne demişti Aşık İhsani: “Korkuyorlar, korkacaklar, korksunlar...” Ve ne demiş atalarımız: “Öldürme, korkut...”
Başka Türkiye yok
Vakıfbank, polisten, 20 milyarlık borca kefil olan Bayındırlık Bakanı Koray Aydın’ın bulunmasını istedi. Polis, “Koray Aydın bulunamadı,” yazısı gönderdi. Oysa Koray Aydın, o sırada bakandı...
Denizcilikten sorumlu Devlet Bakanı Ramazan Mirzaoğlu, yakın arkadaşı olduğu söylenen Süleyman Büyükköken’i olmayan bir genel müdürlüğe atadı. Başbakan Ecevit, Başbakan Yardımcısı Bahçeli ve Cumhurbaşkanı da, olmayan genel müdürlüğe yapılan bu atamayı onayladı. Bakanlık müsteşarı da, olaydan sonra bu genel müdürlüğün oluşturulacağını açıkladı...
”Görevi ihmal” iddiasıyla yargılanan Emlakbank eski Genel Müdür Yardımcısı Süleyman Odakır’ın üç yıldır TBMM adına Emlakbank’ı denetlemekle görevli olduğu ortaya çıktı...
Parfüm, biryantin, şampuan, deodorant, saç boyası, vazelin, saç kremi, jöle, talk ve sprey için, yani Türk halkının güzelliği için yılda harcadığımız döviz 1 milyar dolarmış. IMF üç yılda 5 milyar dolar verecek. Bunun 3 milyarı güzelliğimiz için geri gidecek, kalacak olan 2 milyar dolar da hangi banka hortumcusuna yetecek, bilemiyorum...
EUROGOLD, İzmir’in Altay ve Göztepe takımlarına 40’ar bin dolar veriyormuş. Bergama topraklarını, insanlarını katlederek elde edilecek olan paranını çok küçük bir bölümü... Bakalım Altay ve Göztepe yöneticileri bu parayı alarak Bergamalı yurtseverlerin üzülmesini sağlayacaklar mı?
Üç Bülent’ler: Birinci Bülent (Ecevit olanı) ülkeyi yönetiyor. İkinci Bülent (Ersoy olanı) üzerinde şunları taşıyor: Chanel altın gözlük: 20 milyar, zümrüt küpe: 70 milyar, zümrüt kolye: 200 milyar, pırlanta yüzük: 335 milyar, pırlanta Chopard saat: 40 milyar, pırlanta bilezik: 200 milyar, diğer bilezik: 100 milyar... Üçüncü Bülent (Habora olanı), “Zenginin malı, züğürdün çenesini yorar” diye yazıyor bunu...
Başa dön


|
|

|