www.evrensel.net  |  istatistik emek.net  |  arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Politika

Ekonomi

Dünya

Kültür-Sanat

Toplum-Yaşam

Medya

Dosya

Köşe Yazıları



Makro ____ Nevzat O. Gün
Erçel’in ‘kumarhane kapitalizm’ kriz analizi

Gerçek ____ İ. Sabri Durmaz
2001 mücadele gerektiriyor

Güncel ____ Kamil Tekin Sürek
Operasyonu Kriz Merkezi yürütüyor

Yaşamanın Yedi Rengi Var ____ Gülsüm Cengiz
Umutlar ve beklentiler

  Makro..........Nevzat O. Gün

Erçel’in ‘kumarhane kapitalizm’ kriz analizi

Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel, geçen kasım ayında bankacılık sisteminde yaşanan mali krizle ilgili baklayı ağzından çıkardı. Erçel’in analizde, son günlerindeki bilinen ismiyle ‘öteki Türkiye’nin adı hiç anılmadı... Kriz, yerli ve yabancı ‘oyuncuların’ konumuyla izah edildi (Sabah, 25-26 Aralık 2000). Çözümü de, buna göreydi: “Aman oyuncular küsmesin...”
Yerli ve yabancı oyuncular olarak nitelendirilenler, aslında ‘spükelatif sermaye’ sahipleridir. Elindeki kaynağını, para ve sermaye piyasalarında faize, hisse senedine veya tahvile ya da daha başka finansal enstrümana ‘çok çok kısa vadeli’ yatırarak ‘artık’ sağlamayı yani kâr etmeyi amaçlayanlar, genel olarak piyasadaki ‘oyuncular’ olarak tanımlanıyor.
Bunların sağladığı trilyonluk borsa kazancından ve hazine bonosu faizinden vergi alınmaması (Vergi uzmanı Prof. Dr. Şükrü Kızılot, Sabah 18-19 Ekim 2000) da, oyuncuların sistemdeki rolünü ortaya koyuyor!
“Sıcak parada, yabancı oyuncuların getirdiği sermayedir.
Ekonominin reel sektöründen en geniş anlamıyla üretimden kopuk bu sermayenin alanı da, iktisadi gerekçeler dışındaki faktörlere (Bush’un başkan seçilmesi, Ecevit’in sağlığı gibi) karşı çok ‘duyarlı’dır...
İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İMKB)’nda hisselerinin ortalama fiyatı 1999’da yüzde 478,4 oranında arttı. Bunun iktisadi gerekçesi var mı? Yok! Çünkü, aynı yılda ekonomi, 1940’lı yılların İkinci Paylaşım Savaşı’ndaki gibi yüzde 6,4 oranında küçüldü. İşte bu, spekülatif sermayenin konumunu en özlü anlatımla ortaya koyuyor...
Spekülatif sermayenin işlemlerinin ‘sabun köpüğü’ misali nasıl bir şişkinlik yarattığının ve ne denli manipülasyonların yapıldığının bir başka örneği: Konsolide bütçe harcamalarının 28 katrilyon 17 trilyon lira olarak gerçekleştiği 1999’da, İMKB’de işlem hacmi 36 katrilyon 347 trilyona ulaştı.
Dünyada spekülatif sermaye şişkinliği de dikkat çekiyor. Bu sermayenin dünyadaki günlük işlem hacmi 1,3 trilyon dolar civarında olduğu tahmin ediliyor. ABD’nin 1995 yılı gayri safi milli hasılası da 7 trilyon dolara yaklaşıyor ve dünya dış ticaret hacmi (ithalatının ve ihracatının toplamı) de 10 trilyon dolardır (1995 yılı verileri, DİE, 1999 yıllığı). Yani spekülatif sermayenin birkaç günlük hacmi, bir yıllık dünya ticaret hacmine ve ABD’nin yıllık ulusal gelirine eşit bir büyüklükte. Sürekli şişen bir mali piyasaların varlıağı, ekonomik sorunları azaltmıyor...
Sermayenin ‘spekülatif’ amaçlı olmasından dolayı, işlemleri de, bir nevi bilinen ‘kumar!” niteliğindedir... ‘Atılan zar, ya tutarsa’ misali.
Esas olarak dünyada spekülatif sermayenin bilgisayar teknolojisiyle, birlikte bir globalleşmesinden bahsetmek mümkündür. Türkiye de, bu tip sermayenin dünyayı saran zincirinin bir halkası konumunda olması nedeniyle, yabancı ‘oyuncular’ da geliyor ve gidiyor...
Sermayenin serbest dolaşımı ve özelleştirme bunun için isteniyor... İMF ve Dünya bankasına “evet” diyen hükümet, bunun için seviliyor... Dünya Bankası Başkanı Wolfensohn, Türkiye’ye geldiğinde, bunun için Ecevit’i ve hükümetini övdü: “Dünyanın en hızlı çalışan hükümetisiniz” (Sabah, 27 Mayıs 2000)...
Erçel, Merkez Bankası rezervlerinden bir haftada çıkan 6 milyar doların 4,5 milyar dolarının yabancılara ait olduğu söyledi. Yabancıların bir hafta gibi kısa bir sürede alıp, götürdükleri sermaye 4,5 milyar dolar.
Kapitalizmin ‘oyuncularına’ dayandırılan analizde, şu değerlendirmeler yaptı Erçel: “Uzun vadeli varlıklarını büyük oranda gecelik repo yükümlülükleri ile finanse etmeye çalışan bu bankaların üstlendikleri riskler arttı. Piyasadaki yerli ve yabancı piyasa oyuncuları bu bankalara karşı pozisyonlarını azaltma ve kapatma yoluna gittiler. Bu durum söz konusu bankaların kendilerini piyasadan ve yurtdışından fonlamasını zorlaştırdı.”
Genel gibi yorum içeriğinde olsa da, daha sonra Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu tarafından el konulan Demirbank’ın piyasadan fon bulmasının zorlaştığı ve diğer bankaların ‘tavrı’ tespiti yapılıyor.
Bir başka soruya verilen yanıt da Erçel, şunları da söylüyor: “Kara Çarşamba olarak adlandırılan 22 Kasım günü, söylentilerin odak noktasında olan banka (yani Demirbank, N.O. Gün) gün içinde piyasadan yaptığı fonlamayı tamamen durdurmuş ve kendisini piyasadan çekmiştir... Sorumlu bankanın kendini piyasalardan soyutlaması, borçlanacağı likiditeyi piyasada bırakarak kendisini Merkez Bankası ile ‘başbaşa’ bırakması...”
Bankanın bir tercihinden bahsediliyor; Demirbank, elindeki devlet kâğıtlarını satmadığına dikkat çekikiliyor.
Erçel’in çelişen yorumu...
IMF’ye verilen (iki imza sahibinden birisi de Erçel) mektubun 7’inci maddesinde de, Demirbank’ın elindeki kâğıtları ikinci piyasada satması üzerine piyasa yapıcısı (Hazine’nin belirledği, N.O.G.) bankaların (çok önemli, banka sermayeleri arasındaki çelişkiye dikkat çekiyor N.O.G.) faiz oranını açıklamasını askıya almaları üzerine faizin arttığı ve büyük çaplı sermaye çıkışının olduğu ifade ediliyor.
Böylece çelişki, mektupla da sürüyor...
Tüm çelişkili analizlere karşın, krizi, yerli ve yabancı oyuncuların tavrıyla açıklayan Erçel, bunların ‘oyunlarına’ devam edeceği ortamı yaratmayı da çözüm olarak sunuyor...
Masa başındaki oyuncularla ‘kumarhane kapitalizm’ analizi yapılıyor.

 
Başa dön

  Gerçek..........İ. Sabri Durmaz

2001 mücadele gerektiriyor

Patronlar ve hükümetleri, yeni yıl vesilesiyle yaptıkları açıklamalarda ortak bir noktaya; “2001’in zor geçeceği”ne ve “kritik bir yıl” olduğuna vurgu yapıyorlar.
Böylece ülkeyi yöneten güç odakları; daha baştan, TİS görüşmeleri başlayacak olan 500 bin kamu işçisine, 2001 Bütçesi’ne isyan edip sokaklara dökülmüş olan yüzbinlerce kamu emekçisine, taban fiyatlarından, gübreye, tarım araçlarına, mazota yapılan zamdan hoşnut olmayan köylüye, asgari ücrete tepki gösteren işçilere, emeklilere, ev kadınlarına, gençlere; eğitim ve sağlığın paralı hale getirilmesine karşı çıkan, yeni zam ve vergileri “halk düşmanı” gören emekçilere; “Aman sesinizi çıkarmayın, aman fazla ücret istemeyin, devletten hizmet beklemeyin” demek istiyorlar; “Aksi halde her şey daha da kötüye gider”, “mazallah gemi batar” demenin yolunu açıyorlar.
Halka, “Aman fedakârlık et” diyen patronlar; bu fedakârlığı nerelere kadar götürmeyi amaçladıklarını yılbaşı vesilesiyle yayınlanan bir “araştırma”da açıkladı.
Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) tarafından yayınlanan “1999 Çalışma İstatistikleri ve İşgücü Maliyetleri” adlı araştırmaya göre, Türkiye’de “işçilik ücretleri çok yüksek”tir. Dahası patronlar hafta sonu pazar ücreti ödeyerek, işçiye yılda 52 işgünü fazla ücret ödemektedirler! Çünkü onlara göre; Türkiye’nin uluslararası pazarlarda rekabet ettiği ülkelerde “saat ücretleri 14 sente kadar düşmüş” (günlük 1 dolardan biraz fazla). Bu yüzden hükümetler, TİS’lere müdahale edip, bir çerçeve anlaşması yapmalı; kamu ve özel sektör de bu çerçeve anlaşmasını aşmayacak biçimde TİS imzalamalıdır.
Yani söylenenleri konuşma diline çevirirsek, patronlar, “ücretlerin düşürülmesini ve hafta sonu tatillerinin kaldırılmasını” da istemektedir. Ve daha da ileri giderek, TİS’lerin de hükümetin belirleyeceği bir çerçevede yapılmasını da isteyerek, aslında TİS düzeninin iptal edilmesini, asgari ücreti belirledikleri gibi, ücretlerin de hükümet ve patronların ağırlıkta olduğu bir kurulca yapılmasını istemektedirler.
Öte yandan IMF’ye verilen “Ek Niyet Mektubu”, hükümetin bütçeye koyduğu ve krizin yükünü emekçilere yıkma amaçlı vergi ve zamlar; TÜSİAD, TOBB gibi sermaye kuruluşlarının kendi taleplerini dayatmak için (IMF’den geleceği belirtilen 7.5 milyar dolardan paylarını da kapmak için) hükümet kapısında “kuyruğa girmiş” olması gibi sorunlar göz önüne alındığında, Emek Platformu ve sendikaların “yıl sonu”ydu, “bayram”dı, “yılbaşı”ydı aymazlığını hızla aşması gerekmektedir. Aksi halde, TİSK’in yayınladığı araştırmadan da anlaşılacağı gibi, sermayenin gözü; ülke kaynaklarının sınırsız yağmalanabileceği, halkın elindeki avcundakinin gasp edileceği, “1 dolar günlük ücrete çalışılacak, tatilsiz, sosyal haksız bir çalışma düzeni”ndedir.
Sadece bu gelişmeler bile açıkça göstermektedir ki; işçinin kamusu özeli, sendikalısı sendikasızı fark etmeden, hatta işçisi, kamu emekçisi, esnafı, köylüsü fark etmeden sermaye güçleri saldırılarını genişletmiştir. Ve yılın sadece ilk üç ayında 11 katrilyon (yaklaşık 17 milyar dolar) dış ve iç borç ödenecektir. Yani halktan toplanan vergiler, zamlarla alınanlar, ücretlerden, maaşlardan, tarım ürünlerinin desteklenmesinden, esnaftan esirgenen her kuruşun 17 milyar doları yılın ilk üç ayı içinde yerli yabancı patronların, rantiyenin cebine konacaktır. Ve işçiye, memura, köylüye, esnafa “fedakârlık yap”, “para yok” denilirken işte bunun için denmektedir.
Bu yüzdendir ki; Emek Platformu sorunu ele almak, şu anda tüm emekçileri birleştirebilecek tek organizasyon olarak kendi rolünü oynamak zorundadır. Yok efendim... “şu memurun sorunu”, “bu asgari ücret sendikalı işçiyi çok ilgilendirmez”, “esnafın, köylünün sorunu bizi ilgilendirmez” gibi ayrımların zamanı olmadığı gibi, böyle ayrımlar “doğruluğu”nu da yitirmiştir. Çünkü; sermaye güçleri tek bir amaç etrafında toplanmış ve bu amaçlarını gerçekleştirmek üzere belirledikleri politikalarla, yani “tek bir merkez”den planlanan saldırılarında, emeği ile geçinen herkesi hedef almış durumdadırlar. Bu yüzden de, maaş ve ücretleri sınırlayanlar, taban fiyatlarını düşük tutanlar, asgari ücreti 102 milyon lira ilan edenlerle, esnafa vergi salanlar aynı çıkar gruplarıdır.
İşte bu gerçeklerden dolayıdır ki; emekçiler de tek bir program etrafında birleşip aynı hedefe yöneldikleri ölçüde başarı şanslarını artıracaklardır. Bu yüzdendir ki; Emek Platformu acilen toplanıp izleyeceği hattı, emekçilerin birleşik eyleminin hattını ortaya koymak, sendikalar ve kitle örgütlerinin bu hatta birleşmesi için gereken çabayı göstermek yükümlülüğündedir. Ve elbette Emek Platformu’nun bu pozisyona geçmesi için; her şeyden önce sınıf partisinin, işçi ve emekçilerin ileri kesimlerinin, sınıftan yana her kademedeki sendikacıların ve sendikal platformların Emek Platformu’nu baskılaması gerekir. Çünkü, Emek Platformu’nun bugünkü yapısı, kendiliğinden bu rolü oynaması için engeldir. Bu engellerin en başta sendikal temsilcilerin mücadele içinde aldıkları tutumla ilgili olduğu da biliniyor. Dahası birbuçuk yılı aşan Emek Platformlu mücadele döneminin pratiği de bu platformun ancak tabanın baskısıyla bir şeyler yapabileceğini göstermiştir. Öyleyse asıl görev; sınıfların mücadelesinin söz konusu olduğu her dönemde olduğu gibi, yine emekçilerin ileri kesimlerine sınıftan yana siyasi çevrelere ve sendikacılara düşmektedir.

 
Başa dön

  Güncel..........Kamil Tekin Sürek

Yargı da görevini yapmıyor

Af Yasası olarak adlandırılan 4616 Sayılı Şartla Salıverme Yasası 22 Aralık’ta yürürlüğe girdi. Fakat, hâlâ TCK 169. maddeden cezalandırılan onlarca hükümlü salıverilmiyor. Başka cezaevlerinde kalanlar bırakıldı. Bugüne kadar yakalanmayanlar teslim olduğunda yasadan yararlanıp elini kolunu sallayarak dolaşıyor. Bursa, Ümraniye, Çanakkale cezaevlerinde olanlar ise hâlâ cezaevinde, üstelik sabah akşam sayımlarında dayak yemeye devam ediyorlar. Şartla Salıverme Yasası’ndan yararlandıkları halde salınmamalarının gerekçesi, haklarında isyan çıkarma, devlet malına zarar verme ve adam öldürme suçlarından dava açılacak olması. Ulucanlar ve Diyarbakır cezaevlerinde yapılan operasyonlar sonrası da benzer davalar açılmış ve arkadaşları ölen, yaralananlar sanık olarak yargılanmıştı.
Bu nasıl adalet? İnsanın aklı almıyor?
Cezaevlerinin iş makinaları ile nasıl yıkıldığını hep birlikte günlerce televizyonlardan seyrettik. İtfaiyenin koğuşlara tonlarca su sıktığını biliyoruz. Operasyonu yapanlar yirmibinden fazla bomba attıklarını açıkladılar. Peki, mahkumlara, olayın mağduru durumunda olanlara nasıl devlet malına zarar vermek suçundan dava açılabiliyor?
Üstelik bu operasyon terör örgütünden sempatizanları kurtarmak için yapılmamış mıydı? TCK 169. maddeden cezalandırılanlar örgüt sempatizanı değil miydi? Onun için af kapsamına alınmamışlar mıydı? Bu nasıl kurtarma? Sempatizanları kurtaracağını iddia ederek 31 kişinin ölmesi pahasına operasyon yapıyorsun, fakat şartlı salıverilme hakkını kazanmış, sempatizan olarak tanımladığın hükümlüleri salmamak için kimsenin inanmayacağı gerekçelerle, yasaları ve hukuku zorlamayı göze alarak tutuklama kararları çıkarıyorsun.
Hükümetin niyetinin kurtarma değil, ezme olduğunu biliyoruz. Fakat, yargının tavrı da ilginç. Cezaevlerinde yapılan operasyonla ilgili daha olay tutanakları hazırlanmamış iken, operasyon sırasında hangi mahkumun hangi pozisyonda olduğu belli değilken, ifadesine bile başvurmaya gerek duymadan tutuklama kararları verilebiliyor. Bu da yetmezmiş gibi, Şartla Salıverme Yasası konusunda da açıkça yasaları ve hukuku çiğniyor.
Bir yasanın Anayasa’ya aykırı olduğunu mutlaka hükümlü vekilleri talep etmez. Eğer çıkarılan yasa Anayasa’ya açıkça aykırı ise savcılar ve hakimler de Anayasa’ya aykırılık iddiasını ileri sürebilirler. Hatta, bunu yapmaları gerekir. Yasalar onlara bu görevi vermiştir. Peki, 4616 Sayılı Yasa’nın Anayasa’ya aykırı olduğu açıkça belli midir? Evet. Bunu söylemek için çok derin hukuk bilgisine sahip olmak gerekmiyor. 1991 tarihinde çıkarılan 3713 Sayılı Yasa ile de şartlı salıverilme uygulaması getirilmiş ve bu yasada bazı suçlar kapsamdışı bırakılmıştı. Anayasa Mahkemesi TCK 125. madde hariç (bu husus da ayrı bir tartışma konusu) şartlı salıverilme hakkının Anayasa’nın eşitlik kuralı gereği tüm suçlar için uygulanması gerektiğine karar verdi. Anayasa Mahkemesi’nin 1991 tarihli kararı 4616 Sayılı Yasa için de geçerli.
Hakimler ve savcılar da Anayasa’ya aykırılık konusunda yasal yollara başvurması gerekirken, bazı hakim ve avukatların başvurularını dahi reddediyor.
Cezaevleri ve Şartlı Tahliye Yasası konusunda hükümeti ve yalancı medyayı eleştirirken yargının hali de işte böyle.
e-posta:
surek@evrensel.net

  Başa dön

  Yaşamanın Yedi Rengi Var..........Gülsüm Cengiz

Umutlar ve beklentiler

Bir yılı daha geride bıraktık. İyi kötü yaşanmışlıklarıyla, acı tatlı anılarıyla bir yıl daha yaşanıp bitti. Yeni bir yılı karşılarken beklentilerimizi dile getirir; yeni yılın ülkemize ve dünyaya barış, mutluluk, sevgi getirmesini dileriz. Kimimiz kartlara basılı ya da internet ortamında hazırlanmış sözlerden yararlanırız. Kimimiz kendi duygu ve düşüncelerimizi yazarız. Bu yıl da, sevdiklerimiz için, dostlarımız için, ya da hiç görmediğimiz insanlar için kendi ülke sınırlarımızın içinde ya da dışında, iyi güzel ve doğru olanı diledik.
Yılbaşı, geçmişin değerlendirmesiyle birlikte geleceğe ilişkin tasarılar yaptığımız bir dönemdir. Ayrıca yeni yıldan beklentilerimizi sıralarken, kendimize ve yaşama karşı görev ve sorumluluklarımızı da anlarız. Evet, beklentilerimiz var yaşama ve geleceğe ilişkin. Ülkemizde cezaevlerinde sürmekte olan ölüm ve dirim arasındaki mücadeleyi dirin kazanması, beklentilerimizin başında yer alıyor. Ülkemizde ve dünyada sömürünün, acıların, baskı ve zulmün ortadan kalkması, yaşamın demokratikleşmesi ve insanın insanca yaşayabileceği bir dünyanın kurulması uzun erimli beklentimiz. Ne var ki, beklentilerimizin gerçeklemesi bizim çabamıza ve mücadelemize bağlı. Hiçbir gün ya da yıl, kendi kendine mutluluk ya da özgürlük getirmez. Biz, mutlu yarınların kendi kendine gelmeyeceğini, onun için emek verip ter dökmek gerektiğini biliyoruz. Aydınlık bir dünyayı; yaşamı ileriye doğru değiştirip dönüştürmeye çalışan kadın ve erkeklerin birleşik mücadelesinin kuracağını; yarınların bizim ellerimizde yükseleceğini biliyoruz. Bu bilinçle dayanıyor yüreğimiz acılara. Acılarımızı paylaşıyor, ancak acıların ve ölümlerin altında yitip gitmek yerine; yaşamı, umudu ve geleceği kutsuyoruz. Çünkü iyimseriz bunca acılara karşın. Bizim iyimserliğimiz; gerçeklerden, yaşamdan kötü bir iyimserlik değil. Yaşamın umudu da içeren bütünselliğinden kaynaklanan; tarihin ileriye akışının durdurulamayacağına; yaşamın, insan olan insanın kazanacağına olan inancımızdan beslenen bir iyimserlik. Bilimsel, tarihsel bir iyimserlik... Anne karnındaki bebeğin kalp atışlarını duyuran, toprağın altında filizlenen tohumun varlığını anımsatan, çürüyen yaprakların altından fışkıran taze filizleri görmemizi sağlayan bir iyimserlik... Biliyoruz, yaşam ölümü yenecek; yaşam, insan, onur kazanacak. Yeni yıla ve bayrama hangi koşullarda girdiğimizi anımsayacak olursak iyimser ve mutlu olmanın hiç de kolay olmadığını da anımsarız. Ama yaşamın sonsuz gücüne; iyiyi, güzeli, doğruyu egemen kılmaya çalışan insanın mücadelesine inanıyoruz. Güç ama güzel olanı seçtik, sevdik. Bilinçle birleşen ellerin sıcaklığından güç alıyor, en zor koşullarda bile umudu paylaşıyoruz.
Yeni yılın bu ilk yazısında ben de umudu ve Fransız ozan Paul Eluard’ın Matbaacı Kardeşler adlı şiirini paylaşmak istedim sizlerle, bir yeni yıl armağanı olarak. Tanıdık tanımadık bütün dost insanların yeni yılını kutluyorum, 2001’in bizi özlediğimiz günlere bir adım daha yaklaştırmasını diliyoruz.

“Geceleri hepimiz bir kumaş dokuruz.
İşimiz gücümüz görmek karanlıkta.
Görmek, anlamak ve yapmaktır,
var olmak ya da olmamaktır.

İnanmak gerek, inanmak,
elimizde, kardeşler, elimizde bu,
iyi olmak, hür olmak elimizde,
bozmak elimizde alın yazısını.

Bir bahar özlüyoruz güllü çiçekli,
mutlu günler bekliyoruz, güzel arınlar.
Aydınlıklar sarsın dört bir yanı,
yıkasın kirini pasını dünyamızın.”(1)

(1) Paul Eluard, Dünya Halk ve Demokrasi şiirleri, Haz: A.Kadir Evrensel Basım Yayın. 2. Baskı: Şubat 2000

 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net