www.evrensel.net  |  istatistik emek.net  |  arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Politika

Ekonomi

Dünya

Kültür-Sanat

Toplum-Yaşam

Medya

Dosya

Köşe Yazıları



GÖRÜNTÜ - Bülent HABORA
Türkiye’nin onuru
Ecevit, Bahçeli, Yılmaz olmasaydı...
Lord Curzon’dan öpücüklerle


Özgürlükler, Korkular ve Fıkralar
Bugün pek içimden gelmiyor yazmak, insan haklarından başlamak üzere tüm özgürlüklerin ayaklar altına alınışını sürekli görmek yüzünden ve buna bağlı olarak da insanlarımızın garip bir korkuya kapılışlarını yaşamak yüzünden... Ama yazımı götüreceğim yere dek sürdüreceğim, sonra fıkralarla bitireceğim köşemi...
Öncelikle ve özellikle söyleyeyim, Türkiye’de özgürlüklerin hiçbiri yoktur. Ekonomik özgürlük de yoktur, düşünce özgürlüğü de, gezi özgürlüğü de, kılık-kıyafet özgürlüğü de, hiçbiri, ama hiçbiri yoktur. Aralarından birini ele alalım, örneğin gezi özgürlüğünü. Ben, istediğim yere gitme özgürlüğüne sahip değilim. Tunceli’ye mi gitmek istiyorum, önüme türlü-çeşitli engeller çıkar... Bir yerde konuşma mı yapmak istiyorum, neredeyse anamın babamın evlilik cüzdanlarının noterden onaylı kopyalarını istiyorlar...
Ama birtakım adamlar, “Türkiye’de özgürlükler vardır ve tamdır,” diye utanmadan konuşurlar. İnanmayın onlara, Türkiye’de özgürlüklerin olduğunu söyleyenlerin tümü de yalancıdır...
Ülkemizde, insanlarımız, gencinden yaşlısına tüm insanlarımız, şöyle ya da böyle garip bir korkuya kapılmışlardır. En silik insanlarımız da korkar, en demokrat ya da cesur görünenleri de... Geçtiğimiz 1 Mayıs Mitingi öncesi, bir sivil toplum kuruluşunda, katılıp, katılmama tartışılıyordu. Yaşını-başını almış bir arkadaşımız, pek katılma taraftarı değildi. “Polis falan gelecek,” diyordu... Bir başka toplantıda, bir liseli öğrenci, “Öğrenciler mahkum, öğretmenler gardiyan,” diyerek korkunun bir başka biçimini ortaya çıkarıyordu...
1954-55’te başlayan yazarlığım süresince, çok az dergi ya da gazetede özgürce yazabildim. Bunlardan biri, sevdiğim, saydığım ve yiğitliğini hiçbir zaman unutmayacağım Güngör Ağabey’in (Güngör Gençay) yayımladığı “Gerçek Sanat” Dergisi’dir. Bir diğeri Cengiz Gündoğdu’nun “İnsancıl” Dergisi, bir üçüncüsü Hasan Sayar’ın “Hür Gerze” Gazetesi, bir başkası da dost insanlar İhsan Çaralan’la İsmail Kayhan’ın yönettiği “Gerçek” Dergisi’dir... Sürekli yazdım buralarda. Ama bir kez bile “Şu yazının, şu tümcesini çıkarsak, nasıl olur,” demediler. O günün koşullarına göre, çok ağır yazılar da yazdım. Biri dışında, tek bir dava açılmadı. “Ayşe Teyzesi, Türkiye’nin ar damarı cırt dedi” başlıklı bir yazıydı; o günlerin ünlü televizyon reklamından yola çıkarak, Türkiye’yi anlattığım bir yazıydı. Mahkemeye verildi. Ama avukatlarımın savunmasına gerek kalmadı, çünkü yargıç, “Adam doğruları söylemiş. Yalan mı dedikleri?” diyerek davayı düşürtmüştü.
İsmet İnönü’nün bir sözünü çok severim. Şöyle diyordu: “Namuslular da, en az namussuzlar kadar cesur olmalıdır.” Böyle ya da buna benzer bir söz.
Namuslular korkmaya başlarsa, bilin ki Türkiye’nin artık kurtuluş umudu yoktur...
Neyse... Ben, “Bugün içimden yazı yazmak gelmiyor,” sözümü az da olsa açıkladım sanıyorum, tabii kendime göre. Onun için fıkralara geçeyim...
Efendim, 70-75 yaşlarında bir adam, doktoruna gitmiş. “Doktor Bey,” demiş. “Günde iki büyük rakı içebilir miyim? Doktor, şöyle bir ellerini açmış, “Aman beyefendi, bu yaşta, her akşam iki büyük rakı içilmez ki!.. Kısa sürede öteki dünyaya doğru yolculuğa başlarsınız...” diye yanıtlamış. Adam, boynunu bükmüş, “Ama, kahvedeki, ben yaştaki arkadaşlarım, her akşam iki büyük rakıyı devirdiklerini söylüyorlar,” demiş. Doktor gülmüş, “Boşverin,” demiş, “Siz de her akşam iki büyük rakıyı götürdüğünüzü söyleyin. Söylemekten zarar gelmez.” Bu fıkrayı duyunca, birden Ecevit, Bahçeli, Yılmaz üçlüsü aklıma geldi. Onlar da Türkiye’nin büyük bir ülke olduğunu söylüyor da...
Adam hasta, sırtüstü yatmış yatağına. Başında doktorlar... Hasta, içhastalıkları uzmanına soruyor: “Doktor Bey, midem nasıl, ciğerlerim nasıl?” Doktor yantlıyor: “Mideniz harika, ciğerleriniz çok güzel...” Hasta yürek uzmanına soruyor: “Kalbim nasıl Doktor Bey?” Doktoru yanıtı patlatıyor: “O denli iyi ki, tıkır tıkır işliyor...” Hasta, diğer doktora dönüyor: “Kulaklarım, burnum, boğazım, gözlerim nasıl?” Doktor, “Gerçekten çok iyi. Bundan iyisi olmaz,” diyor. Hasta, beyin uzmanına dönüyor: “Beynim nasıl Doktor Bey?” Doktor gülümsüyor: “Beyniniz çok iyi çalışıyor. Benimkinden bile iyi...” Hasta duruyor, tek tek yüzlerine bakıyor doktorların ve, “Desenize, sağlıklı bir durumda ölüyorum. Ne mutlu bana! “ diyor... Bu fıkrayı dinleyince de, yine Bülent Ecevit, Devlet Bahçeli ve Mesut Yılmaz ile arkadaşları geldi aklıma. Bu muhteşem hazretler, Türkiye’nin çok büyük bir ülke olduğunu, ekonomisinin fena halde harika olduğunu, demokrasiyle birlikte onun KDV’si olan özgürlüklerin, insan haklarının çok nefis bir halde varolduğunu ileri sürüyorlar. Ne demiş öteki doktor: “Söyle, söyle, söylemekten zarar gelmez...”
Fıkra deyince, sevgili Hasan Kıyafet’in “12 Mart Fıkraları” başlıklı kitabını unutamam. 1979’da yayımlandı, ama acıttı birilerini ve toplatıldı. Oradan bir fıkra alıyorum, zülf-ü yare dokunmayacak ve korkanları korkutmayacak olan:
“Şeho Bildik’in suçu, devrimci öğrencilere yataklık etmekti. Mahkemeye çıkınca yargıç sormuş:
-Oğlum sen anayasayı tağyir, tebdil ve ilga ettin mi?
-O anlamaz:
-Buyurun efendim?
-Bak evladım, savcı diyor ki, sen anayasayı tağyir, tebdil ve ilga etmişsin, ne diyosun?
-O dediğinizden vallaline, hiç yapmamamışsam komitanım. Biz köylüyüz, ne anlarız anayasodan, babayassodan. Anayasoyu ettiyse şeherliler tangur tungur etmiştir. Onların aklı her gavurluğa erer hani...”
Haksız mı Şeho Bildik? Şehirliler değil mi, tangır tungurcular?
Lafa gelince “En kahraman Rıdvan” tümü de...

e-mail: bhabora@hotmail.com


Türkiye’nin onuru
  • Türkiye’yi yönettiklerini sanan üç-beş kişi, bu ülkenin onurunu iyice ayaklar altına aldılar...
  • Örneğin IMF’nin aslanları Türkiye Cumhuriyeti’nin bakanının koltuğundan emirler veriyor, emirlerini dikte ettiriyor. Bu kadarı olmaz. Bu denli ucuz değil bu ülkenin onuru...
  • Emekçiler de, işadamları da, aydınlar da, yazarlar da aynı şeyi söylüyor: “Ülke ekonomisini götürüp IMF’nin eline teslim eder, onların dikte ettirdiği her şeyi kayıtsız, şartsız uygularsanız, olacağı budur!..”
  • Herkes dalga geçiyor artık bu iktidarla. Örneğin, “Bu başarılı günler hükümetimize kutlu olsun,” diye ti’ye alıyorlar...
  • Ya da, “Adamların karşısında el pençe divan duruyoruz, ama Türkiye yine de gümbür gümbür çöküyor...Neden? Çünkü hırsızları doyuramadık. Çünkü onurlu bir yönetime kavuşamadık...” diyorlar.
  • Telekom’u satın, enerji santrallerini satın, kıyılarımızı satın, göllerimizi satın, ırmaklarımızı satın, dağlarımızı satın, fabrikaları satın, emekçinin hakkını satın, aydının düşüncesini satın...Yine de kurtaramayacaksınız bu ülkeyi. Ama hiç olmazsa bu ülkenin onurunu düşünün. Devletin bakanının koltuğuna oturup, emir vermesin bu adamlar. Bu kadar küçülmeyin. Biraz nokta olun, virgül değil...
    Ecevit, Bahçeli, Yılmaz olmasaydı...
  • Ecevit olmasaydı, Avrupa Birliği’nin Aile Fotoğrafı’nın (Süleyman Demirel’in Aile Fotoğrafı’yla ilgisi yoktur) en silik, en görünmez adamının kim olduğunu nasıl anlardık?
  • Bahçeli olmasaydı, milliyetçiliğin böyle ayaklar altına alınıp, paspas gibi çiğnendiğini nasıl anlardık?
  • Yılmaz olmasaydı, krizlerin tüm yükünün kerizlerin sırtına yüklendiğini nasıl öğrenirdik?
  • Ecevit olmasaydı, katillerin serbest bırakıldığını, düşünen insanların zindanlarda çürüdüğünü nasıl görürdük?
  • Bahçeli olmasaydı, Türkiye Cumhuriyeti halkının mallarının üç-beş yabancıya peşkeş çekildiğini nasıl öğrenirdik?
  • Yılmaz olmasaydı, iktidar partilerinin zeginleri daha zengin, yoksulları daha yoksul yapmak için verdiği uğraşları nasıl görürdük?
  • Ecevit olmasaydı, demokrasinin açık açık katledildiğini nasıl anlardık?
  • Bahçeli olmasaydı, insan haklarının katledildiğini nasıl anlardık?
  • Yılmaz olmasaydı, özgürlüklerin yokedilişini nasıl anlardık?
  • Sağolsun B.Ecevit-D.Bahçeli-M.Yılmaz ve saz arkadaşları... Sizler sayesinde Türkiye’nin insanları yavaş yavaş gerçekleri görüyor...
    Lord Curzon’dan öpücüklerle
  • Lozan’da, İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon şöyle demişti: “Sizin paranız yok, nasıl kalkınacaksınız? İster istemez bize geleceksiniz. O zaman, şimdi reddettiğiniz önerilerimizi teker teker size kabul ettireceğiz...”
  • Lord Curzon öper sizi, benim aslan parçacıklarım. Mahkemeler, hani o bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin mahkemeleri, Eurogold adlı kan emicinin eylemlerini durdurmasını yasaklar. Ama başta Başbakanlık olmak üzere, üç Bakanlık Eurogold’a izin verir...Lord Curzon’un torunları “Muck, muck” diye öptü sizi, hayırlı olsun...
  • Lord Curzon öper sizi, benim aslan parçacıklarım. Mahkeme, Cargill adlı Amerikan firmasının Türkiye’deki eylemlerini durdurma kararı alır. Ama bir iktidar valisi, mahkemeye, “N’olur kardeşler, kararınızı değiştirin, çünkü gavurlar kaçıyor” gibilerden mektup yazar...Lord Curzon’un torunları “Muck, muck” diye öptü sizi, hayırlı olsun...
  • Lord Curzon öper sizi, benim aslan parçacıklarım. Afşin-Elbistan A Tipi Termik Santrali’ni beleşe deve ettiniz, tamam. Telekom’un başına bir elalem gelecek, ona da tamam, çünkü size yakışır. Pekiii, Türk bayrağının altına, Türk Lirasının arkasına ne zaman reklam alacaksınız? Bir de bunu açıklasanız, Lord Curzon’un torunları o zaman kallavi bir biçimde “Muck, muck” diye öper sizi, yanağınızda da izi kalır...
  • Neyse, herşey hayırlı olsun size. Ecevit-Bahçeli-Yılmaz Takımı’na oy verenlere de, onların yalakalarına da hayırlı olsun...

    Başa dön



  • Bize ulaşmak için;

    Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net