www.evrensel.net  |  istatistik emek.net  |  arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Politika

Ekonomi

Dünya

Kültür-Sanat

Toplum-Yaşam

Medya

Dosya

Köşe Yazıları



Ekonomi Dünyası ____ Tahir Şilkan
Ücret artışları

Emek Dünyası ____ İhsan Çaralan
Toz duman içinde yürümeyi öğrenmek

Hayatın İçinden ____ Arif Nacaroğlu
Bir yıl

Ada Notları ____ Kenan Ateş
GM’nin bayram ikramiyesi

İşçi Üniversitesi ____ Yüksel Akkaya
Neden şimdi?

  Ekonomi Dünyası..........Tahir Şilkan

Ücret artışları

Aralık, ocak ve temmuz aylarında işyerlerinde ücret artışları konuşulur. Özel sektörde olsun, kamu işyerlerinde olsun ücretli çalışanlar tek taraflı olarak belirlenecek ücretlerinin ve diğer sosyal haklarının ne olacağını öğrenmek isterler.
Ülkemizde toplusözleşme hakkının yasalarda yer almasının üzerinden 37 yıl geçmesine karşın, ücretleri toplusözleşme ile belirlenen çalışan sayısı bir milyonu bile bulmamaktadır. On milyonu aşkın ücretliden toplu sözleşme yapma hakkına sahip bu bir milyonun neredeyse yarısının TİS’le belirlenen ücreti asgari ücretin sadece biraz üstüdür.
Ücretlerini pazarlık yaparak belirleme hakkından yoksun biçimde çalışan ücretlilerden kamu emekçilerinin maaşları bütçe yasasıyla, özel sektör çalışanlarının ücretleri de patronları tarafından tek taraflı olarak belirleniyor. Ülkemizin devlet bütçeleri üzerinde IMF’nin belirleyiciliği o kadar fazladır ki; kamu emekçilerinin, kamu işçilerinin ücretlerini IMF’nin belirlediğini söylemek gerçeği ifade etmektir. Bilindiği üzere IMF geçen yıl TÜSİAD, TOBB ve TİSK gibi patron örgütleri ile yaptığı görüşmelerde, özel sektör çalışanlarının ücret artışlarının da hedeflenen enflasyon oranında yapılmasını istemiş, patron örgütleri de patronlarının talimatlarına harfiyen uymuş, sektörün özelliği vb. gerekçelerle farklılık yapanlara da tepki göstermişlerdi.
2001 yılında kamu emekçilerine hedeflenen enflasyon doğrultusunda yüzde 12-15 oranında ücret artışı yapılacağı bütçe yasasında belirlenmiş durumdadır. Kamu emekçileri örgütlülükleri aracılığıyla bu sefalet zammını güçlü bir şekilde protesto etmişler ancak eylemleri protesto ile sınırlı kaldığından sonuç elde edememiş durumdadırlar. Hükümet milyonlarca kamu emekçisini aldatmak amacıyla bütçe yasasına bir madde ekleyerek yıl içinde tüketici fiyat endeksi oranı, hükümetçe belirlenen ücret artışlarından fazla olursa aradaki farkın yüzde 2 refah payı artışıyla birlikte çalışanlara verileceğini ilan etmiş, haziran ayında bu “fark” ücretiyle (hesaplama biçimi emekçiler aleyhine yapılmış olmasına karşın) verilmişti.
Şimdi aynı durum kasım ayı enflasyonunun ilanıyla ortaya çıkmış, Hükümet bütçe yasasının açık hükmüne karşın 15 Aralık’ta bu farkı kamu emekçilerine vermemiştir.
Maliye Bakanı ile görüşen Kamu-Sen Başkanı’nın talebi aralık enflasyonunun da beklenerek enflasyon farkının ocak ayında verilmesi, 2001 yılı ücret artışının bunun üzerine yapılmasıdır. Bu konuda savunulması gereken tutum (şüphesiz toplusözleşme yapma hakkı sonuna kadar savunulmalıdır) kasım ayı enflasyon farkının refah payı artışıyla aralık ayında verilmesi, aralık enflasyon artışının da aynı şekilde ocak ayında verilmesi, 2001 yılı ücret artışlarının da bunun üzerine eklenerek verilmesini istemektir.
Kamu-Sen’in bu konuyu önemseyerek gündeme getirmesine karşın KESK olsun KESK’e bağlı sendikaların olsun bu konuyu önemsememeleri ve bu konuda tutum belirlememeleri emekçiden yana bir tutum değildir. Emekçilerin yasalardan doğan hakları sonuna kadar savunulmalı, küçüksenmemelidir. Bu talep bütçede taraf olma taleplerinden biri olarak değerlendirilmelidir. Bu konu önümüzdeki yılda da gündeme gelecektir. Çünkü aynı hüküm 2001 yılı Bütçe Tasarısı’nda da vardır.
Özel sektör çalışanlarının dukumu daha da vahimdir. Onlarda “enflasyon farkının” ödenmesi söz konusu dahi edilmemiştir. 2001 yılı için konuşulanlar da iç açıcı değildir. İnsan kaynakları şirketlerinin, ücret belirlemeleri için düzenlediği seminerin başlığı bu konuda bize iyi bir fikir verecektir.
“Yeni yılda, ücret artışı olmayacak.” Bu başlık altında düzenlenecek seminerin alt başlıkları şöyle sıralanmış:
“Gelecek dönem enflasyon mu yoksa geçmiş dönem eneflasyonu mu baz alınacak?”
“Sıfır zam yaklaşımı”
“Hangi pozisyonlardaki personele zam yapmalı”
“İş güvencesini öne çıkaran yaklaşım”
“Çalışma saatleri ile dengeleme yaklaşımı”
İşçi, emekçi maaş ve ücretlerindeki reel gerilemelere karşın, patronların tutumu, bu aşınmayı gidermeyerek, kendi kârlarından taviz vermeyerek çalışanların ücret ve sosyal yardımlarını daha da düşürmek olmuştur.
Emekçilerin, patronların bu tutumunu iyi değerlendirmeleri ve örgütlülüklerini güçlendirmeleri, mücadeleyi yükseltmeleri gerekmektedir.

  Başa dön

  Emek Dünyası..........İhsan Çaralan

Toz duman içinde yürümeyi öğrenmek

Polisler yürüdü; şimdi de “Göreve çıkmıyorlar”mış! Onlar çıkmak istese bile görevi verecek olanlar, nasıl görev yapacakları konusunda endişeliler. “Bizi satanı biz de satarız” diyene nasıl güvenecekler! “Kana kan intikam” haykırışları, öfkeli tavırları, sağa sola saldıracakmış gibi gösterdikleri tepkileri de halkı endişelendiriyor. “Ya, bu devlet tarafından tepeden tırnağa silahlandırılanlar, düşman ilan ettikleri kişilerin, kurumların üstüne saldırırsa ne olur” sorusunun yanıtı da halkı endişelendiriyor. Ama, olup bitenden asıl olarak; ülkeyi yönetenlerin gözüne uyku girmiyordur. Öyle ya; geceleri onlar rahat yataklarında gönül rahatlığı ile uyusunlar diye eğitilip, silahlandırılıp karınları doyurulanlar; şimdi, “Biz de satarız!” diyorlar. Ve dahası ülkeyi yönetenler de gördü ki; bu bir “anlık tepki” değildir. Dahası; “ücret sorunları”ndan polisteki “kadrolaşmalar”a, “dış kışkırtırcılar”dan “iç çatışmalar”a, “dincilik-ırkçılık saflaşmaları”na kadar bir dizi köklü neden olduğunun açığa çıkması, elbette ki egemenler için kolayca üstesinden gelinir çelişmeler değil. Onun içindir ki; bir “kitlesel tasfiye”den, “reform”dan söz ediyorlar. Ama, öyle kolay üstesinden gelinecek şeyler değil bunlar.
KURUMLAR SIK SIK KARŞI KARŞIYA
FP’nin kapatılması Anayasa Mahkemesi’ne kadar gelmiş. Meclis’tekiler, “Ya kapatılırsa oluşacak kaostan nasıl çıkarız”ın telaşı içinde. Ama Genelkurmay da; “Ya kapatılmazsa; üç yıldır şeriat tehlikesi üstünden sürdürdüğümüz operasyonun Anayasa Mahkemesi’nce yasadışı ilan edilmesi olan bu gelişmeyi nasıl engelleriz” diye telaşta. Ve işin ilginci Başbakan büyük bir gayretle FP’yi kurtarmak için Anayasa değişikliği hazırlığı yapıp Meclis’te “görüşme gündemi” bile ilan etmişken, Genelkurmay Başkanı’nın ziyareti arkasından bütün hazırlıklar “askıya alınmış” bulunuyor.
Cumhurbaşkanlığı, MİT, Genelkurmay, Hükümet, Anayasa Mahkemesi, Cumhuriyet Başsavcılığı vb. kurumlar sıkça (Şeriat, 12 Eylül, AB, rutinlik, rutindışılık, Kürt sorunu vb. gibi konularda) birbiriyle rakip odaklar gibi karşı karşıya gelmekte; kimi hükümetin tavrının temsilcisiyken öteki, “devletin kadim gücü” gibi davranmaktadır.
HER GÜN DAHA GERİYE GİTMEKTEN BAŞKA ÇARELERİ YOK
Özelleştirmeler en stratejik kurumlara dayandı. Telekom, THY, enerji, petro-kimya, demir-çelik ve kamu bankalarının satışına hazırlanılıyor. Hükümet IMF’nin de baskısıyla, verilen sözleri yerine getirmek için “tam teçhizat” yatıp kalkıyor. Ama bakıyorsunuz; özelleştirilecek kurumun başındaki bakan; “özelleştirmeye karşı çıkıp” “vatana ihanet tartışması” açıyor; altında imzası olan kararnamenin “cumhurbaşkanı tarafından onaylanmaması” için dua ediyor. Ya da bir başka bakan “IMF’nin istediği her şeyi yapmak zorunda değiliz” açıklamasıyla Eti Holding’in özelleştirmesini en azından şimdilik, engellemeyi başarıyor. Yani; “pişmiş aşa soğuk su katarak”, IMF uşaklarının, özelleştirmeci takımının ve elbette hükümetin diğer bakanlarının tüylerini diken diken ediyor ve “piyasalara yeni kaygılar yayılması”nın vesilesi oluyor. Örneğin, TÜSİAD, habire, “Hükümet özelleştirmeler konusunda yeniden kararlılık ilan etsin, kendi içindeki engelleri tasfiye etsin” diye bastırmaktadır.
Sermayenin en tanınmış simaları, kendi bankasını soymaktan hayali ihracata kadar sayısız adi suçlar, çeteleşme hareketlerinden sorumlu olarak cezaevlerine atılır ve bir “temizlik” yapılıyor görünürken, öte yandan da; bu hortumcu, hayalici takımı, devletin ve politikanın en üst katlarından korunmaktadır.
HER KONU ‘İKİ UCU PİS DEĞNEK’
Hükümet partileri ve onların liderleri, kendi “kariyerlerini” ortaya koyup, bir “af yasası” çıkarıyor. Ama, hükümetin başının eşinden başlayarak, hiç kimse yasanın sorumluluğunu kabul etmiyor. Kime mikrofon uzatıldıysa, “Bu af iyi oldu” diyen yok. Kimisi “Apo’nun affı için tezgâh yapıldı” diyor; kimisi “Bu hırsız haydutların affı”dır diyor. Kimisi de; kendi genel başkanını “vatan hainlerini affetmekle” suçlayıp “disiplini” boylamayı göze alıyor. “Peki ama bu yasayı kim çıkardı” sorusu tamamen sahipsiz halde. “Ya cumhurbaşkanı bu yasayı imzalamazsa” sorusu kadar, “Ya imzalarsa?” sorusu da “bir kaos”a işaret ediyor.
Bütün gericilik ve sözde ilericiler, AB’ye girmekte hem fikirler; Ama AB’nin, kimi zaman Kürt sorunu, kimi zaman Ege, Kıbrıs, Ermeni sorunları kimi zaman insan hakları, kimi zaman tarihsel kimi sorunlara el atmasıyla da tam bir panik havasına kapılıyorlar. “Ya hükümet AB’nin dediklerini yapmaya kalkarsa” endişesine kadar, “Ya hükümet AB’nin dediklerini yapmayacağını açıklayıp köprüleri atan bir çıkış yaparsa” korkusu da bu güruhu hop oturtup hop kaldırıyor. İşin kötüsü; eskisi gibi, Müslüman-Hıristiyan, Türk’ün dostu-düşmanı üstünden (örneğin Yunanistan karşısında olduğu gibi) bir propaganda da yürütemiyorlar. İlginçtir ki; son yarım yüzyıldır, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” edebiyatı üstüne politika yapmış olan MHP’nin yayın organı Ortadoğu gazetesi; “Türk dostu Clinton güle güle” diye Clinton için uğurlama yazısı yazıp; bunu birinci sayfasına koyuyor. (Yoksa Clinton Türk kökenliydi de saklandı mı?) F tipi cezaevleri konusu da; aslında sistemin içinde sürüklendiği açmazların bir başka yönü olarak ortaya çıkmış; cezaevi sistemi, adaletsizlik, infaz sistemi, binlerce siyasi mahkûmun içerde tutuluyor olmasıyla, demokrasicilik oyununun çelişkisi bizzat bakan ve diğer ve üst görevliler tarfından savunulamaz hale gelmiştir.
‘DÜZENİN DİREĞİ’ SARSILIYOR
Tansu Çiller; politik bakımdan emek düşmanlığı bir yana, işçilere hakaretler yağdıran, “”emek düşmanı” ilan edilen kişi; Emek Platformu’na “iftar yemeği” veriyor. Ve Emek Platformu’nun mümtaz simaları bu yemeğe icabet ediyorlar. “Haydi arkadaşlar” diyen çağrılarını bekleyen milyonları görmezden gelirken, Çiller’den destek bekeleyen trajikomik bir sefaleti sergiliyorlar.
Ve “düzenin direği” olduğu söylenen, köylüler, esnaf ve zanaatkârlar, geleneksel partilerine de tavır alıp, kendi mesleki üst örgütlerini de suçlayarak “eyleme geçme”nin yollarını arıyor. Kimi işçilere özenerek sendika kurmaya yöneliyor, kimisi kepenk kapatarak, sokağa çıkarak işçinin, memurun mücadele araçlarını kendisine uydurmak için uğraşıyor.
İşçiler ve memurlar ise; kendi tarihlerinin en yığınsal eylem yıllarını yaşıyorlar. Bütün bilinen zaaflarına karşın emekçi hareketi dinamik, giderek daha çok birleşme ve daha ileri atılmak ihtiyacının derinden hissedildiği öğeleri biriktirerek ilerliyor.
‘KARGAŞA’ OLANAKLARI GENİŞLETİR
Bir yandan bakıldığında; tablo çok “karışık” ve her eğilim, açıkça kendi karşıtını da kışkırtarak ilerlemektedir. Ve herkes, kendisine biçilen “doğal” yolun, sistemin olağan işleyişi içinde alması gereken tutumu reddederek, bir başka “seçenek” arayışında; bu nedenle de her şey çok “karışık” görünüyor. Bu yüzden dünkü Evrensel’in manşeti, “toz duman” derken bu karışıklığa dikkat çekiyordu. Ama öte yandan bu “mecrasına sığmamak” düzenin kendisine biçtiği role razı olmamak, sistemin kendi muhafızlarının bile kendi rolünden hoşnutsuzluğunu ifade etmesi, düzenin direklerinin sarsılması, elbette yeni bir dünya kurmak isteyenler; işçiyi, emekçiyi kendi talepleri etrafında örgütleyip ülkenin kaderine el koymasını isteyenler için bu “kargaşa” sınırsız olanaklar sunuyor. Aslolan da bu olanakların görülüp değerlendirilmesidir. Çünkü, “kargaşa” kısa vadede dikkatleri dağıtsa da; “toz duman” ortamı az çok açıldığında; emekçiler süreçten; her tür kargaşada da kendi yollarını bulma konusunda yeni bilgiler öğrenmiş, puslu havalarda nasıl yürüyeceğini anlamış, en azından bilinçlerine yeni bir şeyler katmış olarak çıkacaklardır.
İLERİ BİR BİLİNÇLE DONANMA İHTİYACI
Yeter ki; ona yol gösterme ve ilerlemesinde yardımcı olma rolünü benimsemiş olan partisi, diğer emek örgütleri olup biteni açıklamada, bundan çıkarılan sonuçların emekçilere mal edilmesinde üstüne düşeni yerine getirsin.
Kuşkusuz ki; emekçilerin müdahalesi artıkça, bugün birbiri içine geçmiş girift ilişkiler çok daha karmaşık bir görünüm kazanacak, ama bundan çıkan sonuç; elbette karşı cephedeki kargaşadan emekçilerin daha büyük bir inisiyatif ve yetenekle yararlanma imkânı olmaktadır.
Yani gidilecek yol, toz duman içinde, ağır sis bulutlarıyla kapalıdır. Bunun için emekçilerin kılavuza, bunun için partiye ihtiyacı vardır. Bunun için, emekçilerin bütün bu kargaşa içinde yolunu bulabilmesi için, ileri bir bilinçle donanmaya ihtiyacı vardır.

  Başa dön

  Hayatın İçinden..........Arif Nacaroğlu

Bir yıl

Zaman, büyük patlamayla başladı. Evren olmazdan önce zaman yoktu. İnsanoğlu zamanı dilimlere ayırdı. Ona, başlangıç ve bitiş koydu. Bir şeyler anlatabilmek için günleri, ayları, yılları tanımladı. Ömrünü yıllarla, hasretlerini günlerle, aylarla, sevinçlerini, hüzünlerini saatlerle sınırladı. Bazen yıllar çabucak, bazen dakikalar yıllar gibi geçti.
Bu köşeyi sizinle paylaşmaya başlayalı tam bir yıl oldu. Koca bir yıl. 52 haftada kimi kızgın, kimi ciddi, kimi komik ama hepsi umut dolu 47 yazı yazmışım. Yazdıklarımı, mektup göndererek benimle paylaşanlar, bazen beni eleştirmiş, bazen kutlamış. Haklı bulanlar, kızanlar olmuş. Ama hiçbiri “Artık yazma” dememiş. Ben de bundan güç alarak yeni yılımın ilk yazısını yazmaya başlayacağım. Ama ne yazsam acaba. Var olanları yazacağım. Yok olanlar yazmaya değmez.
Olanlara bakınca, yazmak çok önemsiz gibi geliyor. Bir tarafta polis eylemleri, bir tarafta saniye saniye ölüme giden gençlerimiz, kızlarımız. Bir tarafta tüm olanlara kulaklarını tıkamış, sessizce IMF bütçesini onaylatmaya çalışan ama sıkışınca tüm suçu diğer ortağına atan ortaklar.
Polisten başlayalım. IMF’nin direktifleriyle uygulanan, ücretliyi ezen, ülke kaynaklarını ülke dışına taşımaya yönelik, sömürünün en kurnazca taktiklerini içinde barındıran ekonomi politikaları, tüm emekçileri perişan ederken, sonuçta bu ülkede yaşayan polis de uygulamadan nasibini alıyor. O da sabah çocuğunu okula gönderirken cebine bir simit parası koyamamanın sıkıntısını yaşıyor. O da, aldığı maaşla açlık sınırında yaşıyor. Tıpkı çocukları ölüm orucuna yatan anneler, babalar gibi. Tıpkı “IMF defol” diye bağıran gençler gibi. Tıpkı “Çetelere değil, eğitime bütçe” diye çırpınan öğrenciler gibi. Ama o tepkisini nasıl gösteriyor? Duvarına “IMF için değil, Halk için bütçe” pankartı asılmış binayı taşlayan, çoğu diğerleriyle aynı kaderi paylaşan, çoğu işsiz, eğitim olanaklarından faydalanamamış diğer gençlerimizi koruyarak. Dışarıdan bakanı, “Yahu bunlar IMF vatandaşımı” diye düşünmeye zorlayacak insanları destekleyerek. “Çocuklarımız ölmesin” diye çabalayan yaşlı anneleri, babaları, ağabeyleri meydanlarda coplayarak, tekmeleyerek. Yaşadığı sıkıntının sorumlusunun farkında bile değil. Onun için tek sorumlu solcu. Sanki son yirmi yılda dış borcumuzu altıya katlayan solcular. Sanki ülkenin, halkın dişinden tırnağından arttırarak meydana getirdiği kuruluşları yabancılara peşkeş çekenler solcular.
Ölüm orucundaki gençlerimiz, bu satırlar yazıldığı saniyede hala direnişlerini sürdürüyorlardı. Her saniye bir yıl gibi. Her an kötü bir haber alırım korkusuyla her sabah bilgisayarımı korkuyla açar oldum. Gelen mektuplarda, gönüllü ölümü saniye saniye izlemek dayanılır gibi değil. Zeynep’ler, Ali’ler erimiş. “İnsanın evladının hücre hücre ölmesi kadar acı bir şey yok; yüreğim yanıyor, ama o çocuğa “Oğlum hücreye git” diyemem. Ben anayım, içim yansa da diyemem” diye feryat eden ananın yanında benim “Ölmeyin” deme hakkım var mı? Bunları yazmanın faydası var mı?
Peki tüm bunlar olurken yıldızları seyreden ortaklar için ne yazabilirim. Hiç.
E-mail: Arif1@gantep.edu.tr


  Başa dön

  Ada Notları..........Kenan Ateş

GM’nin bayram ikramiyesi

Dünyanın en büyük tekeli, Amerikalı otomotiv devi General Motors (GM) İngiltere’nin Luton şehrindeki 95 yıllık fabrikasını kapatacağını açıkladı. Neredeyse İngiltere’nin ulusal simgesi haline gelmiş Vauxhall’un üretimine kısa zamanda son verilecek. İlk etapta 2200 işçi işini kaybedecek, ancak sayı bununla sınırlı kalmayacak. Vauxhall fabrikasının kapanması, çevresinde ona bağlı çalışan küçüklü büyüklü çok sayıda işyerinin kapanmasını da getirecek ve böylece toplam 8 bin işçi işsizliğin kucağına atılmış olacak.
GM işçi çıkarma uygulamasını yalnız İngiltere ile sınırlı tutmayacak. Avrupa’nın yanısıra ABD’deki fabrikalarından da işçi kıyımı yapılıp 10 bin işçi işten atılacak.
GM’nin işçi atma bahanesi her zamanki klasik gerekçe: Pazarın doyması ve aşırı kapasite ile çalışılması. Şirket, üretim kapasitesini dört yıl içinde 400 bin azaltacağını açıklıyor. Ancak bu, işçi atmanın sadece bir bahanesi. Birkaç yıl önce “düşük kapasiteli üretim var zarar ediyoruz, üretimi artırmazsanız fabrikayı kapatacağız” diyenler şimdi de “aşırı üretim var” diye işçi atıyorlar.
Bütün bunlar kuşkusuz bahane. GM işçi sayısını bilinçli bir politika sonucu sürekli düşürüyor. 1980’lerde dünya çapında toplam 900 bin işçi çalıştıran General Motors, 1994’lerde sayıyı 690, 1996’da ise 640 binlere düşürdü. GM’nin bugün çalıştırdığı işçi sayısı ise sadece 388 bin. İşçi sayısının hızla düşürülmesine ve yirmi yıl içinde neredeyse üçte bire indirilmesine karşın üretim az çok aynı kaldı ve kâr ise düşmek bir yana giderek arttı. GM hâlâ her yıl 7 milyon civarında araba üretiyor ve dünyanın en büyük tekeli olma ünvanını uzun yıllardır kimseye kaptırmıyor.
GM de her yerdeki klasik taktikleri uyguluyor. Başka yerlerde olduğu gibi Vauxhall fabrikasında da yıllardır “aman krizdeyiz, krizi aşmak için daha fazla iş çıkarmak, kapasiteyi artırmak zorundayız” dediler. İşçiler, sendika ağalarının da yardımı ile bu yalanlara kandılar ya da kanmak zorunda kaldılar; işlerini kaybetmemek için iki kat kapasite ile çalıştılar. Üretim kısa zamanda aynı sayıda işçi ile ikiye katlandı. İşçiler sevinçliydi. Hıristiyan dünyasının en büyük bayramı olan Christmas (Noel) geliyordu ve herkes ikramiye bekliyordu. Tatile çıkmaya birkaç gün kala GM bayram ikramiyesini açıkladı: “2200 işçi işten atılacak!”
30 yıllık Vauxhall işçisi, John Ciba şunları söylüyor: “Bizden ne istedilerse yaptık. İki kat üretim yapın dediler, iki adamın yapacağı işi yaptık. Mesai dediler, dinlenmedik gece gündüz çalıştık. Bunları bütün işçiler birlikte karar vererek yaptık. Bayram geliyordu, ödül bekliyorduk; ödülümüz işten atılmak oldu.” John hemen ekliyor: “51 yaşındayım. Bundan sonra nasıl iş bulacağım? Sigorta primlerimi nasıl ödeyip, nasıl emekli olacağım? Satıldık. Birlik olup bizi sattılar.”
İşçi düşmanı, kaşarlanmış sendika ağaları bir günde işçi dostu kesildiler. GM patronu ve hükümete sözde ateş püskürüyor görünüyorlar. “Böyle de olmaz ki” diyorlar, “bayram öncesi böyle de yapılmaz ki.” Yüzbinlerce üyeli sendika, milyonlarca üyeli konfederasyon başkanları eylem kararı alma yerine işverene yalvarıyor, ağlıyorlar: “En ucuz, en uysal işçi İngiliz işçisi, niye böyle yapıyorsunuz?” Kızdıkları şey işçilerin işten çıkarılması değil. Onları kızdıran işveren ve hükümetin kendilerini muhatap almaması, işçi atılacağını önceden kendilerine haber vermemesi. Önceden haberdar olmalıydılar ki, işçiyi hazırlamalı, ikna edip yatıştırmalı, eylem yapmasını engellemeliydiler. Oysa şimdi hazırlıksız yakalandılar. Eyleme geçmek değil, eylemleri engellemek için zamanları kalmadı. Bu yüzden “ateş püskürüyorlar”.
Sendika ağaları “Niye bize önceden haber vermediniz?” diye Blair hükümetine sitem ediyor. “İşçi atılan bölgeler işçi bölgeleri, İşçi Partisi’nin kaleleri. Genel seçimler yaklaşıyor. Bir şeyler yapın. Yoksa seçimlerde zor oy alırsınız” diyorlar. Ama hükümet, ağaları ciddiye alıp cevap verme gereği bile duymuyor.
Onların yerine işveren konuşuyor, sosyal demokrat Blair hükümetini savunuyor. “Aldığımız karardan hükümetin haberi yoktu” diyor; işçilere, sözde hükümete yazılmış, “Biliyorsunuz, bu karardan sizin önceden haberiniz yoktu” yollu göstermelik mektuplar dağıtıyor. İçli dışlı olduğu “İşçi” Partisi’nin puan kaybetmesini önlemeye çalışıyor.
Sendika ağaları hükümete ve hükümetin içinde bu kararı işverenlerle birlikte hükümet adına alan Ticaret ve Sanayi bakanı Stephen Byers’e ateş püskürüyor görünürken, bakanın yalnızca seçim masraflarının değil, bütün ofis giderlerinin yıllardır sendikaların bütçesinden ödeniyor olmasından hiç söz etmiyorlar. İşçilerden kesilen aidatları, milyonlarca sterlinlik alın terini güya işçi hükümeti diye “İşçi Partisi”ne peşkeş çekmelerinden, bu partinin yönetim kurulunda olup kararları birlikte alıyor olduklarından bahsetmiyorlar.
GM patronu, Blair hükümeti ve sendika bürokrasisi üçü bir olup kumpas kurdular, işçiye “iyi” bir oyun oynadılar. Bayram hediyesi olarak işçiye açlığı sundular. Bir Vauxhall işçisi olayın iç yüzünü aslında çok net açıkladı: “Küreselleşme denilen şey buymuş demek.” Evet, emperyalist kapitalizmin, küreselleşmenin bayram hediyesi de ancak böyle olur: Daha fazla işsizlik, daha fazla açlık, daha fazla yoksulluk.
E-mail: kenanates@aol.com


  Başa dön

  İşçi Üniversitesi..........Yüksel Akkaya

Neden şimdi?

Her şey birden tersine mi dönüyor? Dönüyorsa, neden?
1999 Temmuz ve Ağustos ayları, işçilerin, kamu emekçilerinin, meslek örgütlerinin ayrımsız olarak birlikte mücadele etmeye başladıkları aylardı. Mücadele, tüm emekçilerin emeklilik hakkının gaspı anlamına gelen “sosyal güvenlik reformuna karşı”ydı. Toplumsal muhalefet ivme kazanmış, farklı görüşlerden sendikalar, konfederasyonlar, birlikler hep beraber bu yasa tasarısına karşı direnmeye çalışıyordu. İşçi sınıfı, kamu emekçileri ve meslek örgütlerinin üyeleri çıkarlarının ortak olduğunu görüyor, mücadelenin birlikte sürdürülmesinin gerekliliğini daha iyi kavrıyordu. Ancak, bu süreç, “17 Ağustos Depremi” ile kesintiye uğradı. Doğal afeti bir fırsat, bir nimet bilen “halkın vekilleri” ve “ülkenin yöneticileri” yine “halkın çıkarı” için bu “sosyal güvenlik reformunu” gerçekleştirdiler. Kuşkusuz burada doğanın suçu yok! Ancak, toplumsal muhalefeti örgütleyenlerin de çıkarması gereken dersler vardı.
1 Aralık, 1999 yazında olduğu gibi, yine kamu emekçilerinin, işçilerin ve meslek örgütlerinin, ikinci kez, hep birlikte hareket ettiği, mücadele etmeye başladığı bir eylem oldu. Toplumsal muhalefet yeniden canlandı. Özellikle kamu emekçilerinin örgütlerinde hissedilir bir canlılık ve örgütlenme gereksinimi ortaya çıktı. Sendikaların en önemli örgütlenme fırsatı olan eylem süreci 1 Aralık’taki eylem ile bir kez daha doğrulanmış oldu. Sendika üyeliğinden kaçıştan sendika üyeliğine doğru bir yöneliş başladı. Böylece örgütlülük açısından olumsuz seyreden süreç tersine çevrildi. 1 Aralık eyleminde kendine özgüveni artan emekçiler, yeni eylemlerin heyecanını duyup, yoğun olarak tartışmaya başladı. Kamu emekçilerindeki bu güven ve coşkunun -şimdilik- aynı derecede işçi örgütlerine, sendikalarına yansıdığını söylemek oldukça zor. Ancak, bu süreç mevcut sendikal yapıları ve politikaları da sorgulamaya zorlamaktaydı. İşçi sınıfının öncü, bilinçli işçileri bu fırsatı sınırlı ölçüde de olsa değerlendirmeye çalışmaktaydı.
“Ölüm oruçlarının” ulaştığı noktanın acilliği, eylem planlarında bir değişikliğe yol açtı. Pek çok sendikal ve mesleki örgüt, böylesi acil bir ortamda önceliğin “ölüm oruçlarında” olması gerektiğini, haklı olarak, dile getirdi. Ama, unutulan, öncelik ile ertelemenin birbirine karıştırılması oldu. Tartışmayı F tipi cezaevinin felsefi arka planı üzerinde yapmak yerine, tersine “ölüm oruçlarına ve oruççularına” takılıp, kalındı. Ölüm oruçlarının nedeni arka plana atılırken, eylemin ulaştığı düzey ve sonuçları üzerinde yoğunlaşıldı. Aslında 1 Aralık’ta başlayan eylem ile F tipine direnişin bir ifadesi olan ölüm oruçları birbirlerini tamamlayan eylemlerdi. Bu iki eylem birbirini tamamladığı için de biri diğerini arka plana atmayı gerektirmiyordu. Her iki eylem de mücadelenin bileşenleri olarak değerlendirilmeli, muhalefet bu temelde hayata geçirilmeliydi.
Bu ülkenin tarihi, cezaevlerindeki baskı ve özgürlükle, toplumdaki baskı ve özgürlüğün birbirini izlediğini göstermektedir. F tipi, cezaevlerindeki siyasi tutsaklar için değil, aynı zamanda dışardaki emekçiler içindi. Bir caydırıcı, tehdit unsuru olarak emekçilerin karşısına çıkarılmaktaydı. Ortaçağın devasa kiliseleri ve camileri boşuna bunca görkemli yapılmamıştı. Halka bir saygı ve bir korku yaratması istenmişti. F tipi cezaevleri de aynı amaçla işçi sınıfının önünde birer korku ve saygı abideleri olarak yükseltilmekteydi. İşte bu felsefi arka plan üzerinde mücadele gerçekleştirileceğine, tartışmaya bütünlükten uzak, eksik bir şekilde katılınmıştır. Sonuçta, bu yaklaşım emekçilerin muhalefetinin hızını kesmiş, bileşenlerinin ortak paydalarını zayıflatmıştır. İşte tam da bu noktada devreye yeni şeyler girmiştir. Önce “pankart astığı gerekçesi ile” bir kişi polislerin kurşun yağmuruna hedef olmuş, ardından bu kez polisler birilerinin kurşun yağmurlarına hedef olarak iki kayıp vermiştir. Bu olay da polisin bir kesimince bir fırsat olarak değerlendirilmiş, Türkiye’nin tüm büyük kentlerinde, ama özellikle işçi muhalefetinin güçlü olduğu bölgelerinde, silahlı, intikam duygulu “yürüyüşler” gerçekleştirilmiştir. Bazı çevrelere göre, bu yürüyüşlerde inanılmaz olan ise, gösterici polislerin “amirlerini” dinlememeleri, “siyasal taleplerde” bulunmalarıydı! Ama bu ilk kez olmuyordu ki, Menzir’in ve Ağar’ın çocukları bunu daha önce de yapmışlardı, ama bir farkla, işin içinde “amirleri” de vardı.
Tam da toplumsal muhalefetin yükselmeye, emekçilerin bileşik olarak birlikte hareket etmeye başladığı, F tipi direnişinde ölüm oruçları ile belli bir amaca da ulaşılmışken polislerin işçi muhalefetinin geliştiği kentlerde intikam yeminleri ile gösteri yapmalarının elbette tesadüfi olduğunu söyleyecek kadar saf olmamak gerekiyor. Bunun için de “neden şimdi” sorusunu sormak ve doğru yanıt aramak gerekiyor. Emekçiler ile kır ve kent yoksulları F tipi cezaevlerini felsefi arka planını göz önünde tutarak eylemlerinin bir parçası olarak değerlendirmelidir. Bu ülkede, başbakanlık yapanların bir kısmının da cezaevlerinde yattığını, birinin ise hâlâ bu tehlike ile karşı karşıya olduğu hatırlandığında, yarın sıranın kime geleceği daha iyi değerlendirebilir.
Hukuk da cezaevi de bir gün “herkese” lazım olabilir! Ancak, sermayenin egemen olduğu düzenlerde emekçilere daha çok hukuk lazım olurken bunun doğal bir uzantısı olarak da daha çok F tipi cezaevi uygun görülür. Emekçilerin ekmek kadar, onurlu yaşamaya da ihtiyaçları vardır. Çünkü, ne içerde ne dışarda hiçbir emekçi ve temsilcisi dört duvar içinde çürütülmeye, kütlesel yoksulluğa mahkûm değildir. Gerçek ve hayali duvarları yıkıp özgürleşmek, yoksulluğa son vermek emekçilerin kendilerine olan güvenlerinin ve üzerine ölü toprağı serilmiş olan devasa güçlerinin hayata geçirilmesi ile mümkün olacaktır. Bu da emekçilerin bu güveni yaratacak olanlarla bütünleşmesini gerektirmektedir.

 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net