www.evrensel.net  |  istatistik emek.net  |  arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Politika

Ekonomi

Dünya

Kültür-Sanat

Toplum-Yaşam

Kadın

Medya

Dosya

Köşe Yazıları



1991 yılında dünyada sürekli yerleşim olanağından yoksun durumda bulunan insan sayısı 17 milyondu. Kendi devletlerinin korumasından yoksun oldukları gibi bulundukları ülkedeki yurttaşlık haklarından da yoksun olan bu milyonlarca insanın dramı, kapitalizmin
kirli sicilidir.

Tarihsel bir trajedi: mültecilik - 3 ....... Serhat Yıldız
Kapitalizmin kirli sicili
Kapitalizmin ilk dönemlerinde her ulustan sermeyadarların kendi ulusal pazarlarına sahip çıkma eğilimleri; ulus-devletlerin ortaya çıkışını ve devlet sınırlarının çok daha sıkı koruma altına alınmasını koşulladı. Pasaport ve vize uygulamalarının kurumsallaştığı 19. yüzyıl ve çokuluslu feodal imparatorlukların yıkılarak yerlerini ulus-devletlere bırakma sürecinin sona erdiği 20. yüzyılın ilk çeyreği, mültecilerin görülmemiş oranda kitlesellik kazandıkları dönemler oldu. Örneğin Lozan Antlaşması uyarınca, yüzyıllardır Anadolu’da yaşamakta olan 850 bin Rum yine yüzyıllardır Yunanistan’da yaşamakta olan 400 bin Türkle mübadele edildi. Burjuvazi ulusal sınırları çizerken halkların payına mültecilik düşüyordu.
Mülteci komünarlar ve bolşevikler
Kapitalizme damgasını vuran çelişkinin; çoğunlukta olmasına rağmen emekgücünü ücret karşılığında satarak yaşayan işçi sınıfıyla, azınlıkta olmasına karşın üretim araçlarının mülkiyetini elinde tutan sömürücü burjuvazi arasında oluşu; kapitalist çağ boyunca mülteciliğin bu çelişki üzerinden yeni formlar kazanmasına yolaçmıştır.
Belirli bir kitlesellik ve gelişim kazanan her işçi-emekçi hareketinin ardından burjuvazi, özellikle hareketin önderlerini ve kimi zaman harekete katılanları da toplu sürgün ve sınırdışı etme yöntemini, hareketi bastırmanın ve kökleşmesini önlemenin bir aracı olarak kullandı, kullanıyor.
1871’de Paris’i ele geçirerek tarihin ilk işçi-emekçi iktidarını kuran Paris komünarlarından çoğu, Avrupalı birleşik burjuva orduları tarafından yenilgiye uğratılmalarının ardından sınırdışı edildiler. Ne var ki işçi sınıfının enternasyonal karakteri, burjuvazinin oyununu bozacaktı. Mülteci komünarlar sığındıkları ülkelerde sosyalist işçi hareketlerinin oluşmasında tarihsel bir rol oynadılar.
Kapitalizmin iç çelişkilerinin ürünü olarak çürüme eğilimine girmesi ve tekelleşmeler temelinde ortaya çıkan emperyalizm aşaması, dünya çapında proleter devrimler ve ulusal kurtuluş hareketleriyle karşılık buldu. Buna bağlı olarak, emperyalizm ve proleter devrimler çağının devrimcileri, mültecilik dramını yaşamak zorunda kaldılar. Örneğin Ekim Devrimi öncesinde binlerce bolşevik, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde mülteci hayatı sürmek zorunda kaldı. Çarlık baskısının sonucunda, geçici olarak da olsa yurdundan ayrılmak zorunda kalanların arasında, proletaryanın büyük önderi V.I.Lenin de vardı. Ve aynı Lenin, burjuvazinin kendi baskı ve saldırganlığı sonucunda mülteci olarak yaşamak zorunda kalan devrimcileri “yabancı güçlerin ajanı” olmak ithamıyla lekelemeye çalışma çabasının da hedefi oldu. Rus burjuvazinin Lenin’e karşı uyguladığı bu kirli propaganda yöntemi, sonraki yıllarda ve günümüzde de farklı ülkelerin egemenleri tarafından kullanılacaktı. Ne var ki yıllar boyunca işçi sınıfının enternasyonal karakterinin gereği olarak kaldıkları ülkelerde işçi-emekçi hareketiyle yakın bağlar kurmayı ve o ülkenin egemenlerine karşı da mücadeleye katılmayı bir gelenek haline getirmiş olan işçi sınıfı devrimcilerinin bu tutumları, burjuvazinin bu karaçalma oyununun altını boşalttı.
Dünya çapındaki emperyalist paylaşım savaşlarının ilk örneğini oluşturan I. Dünya Savaşı’nın yarattığı çalkantı, kitlesel mülteci hareketlerine yolaçtı. Yeni ulusal devletlerin doğuşu, etnik çatışmalar ve dünyanın farklı emperyalist güçler arasında yeni hegemonya alanlarına bölünüşü; bu durumu belirleyen temel etkenler oldular.
Faşizm ve mültecilik
1920’li yıllardan itibaren tekelci sermayenin gerici özlemlerinin ifadesi olarak ortaya çıkan ve giderek güçlenen faşizm, toplu sürgün ve sınırdışı etmeyi yaygın bir yöntem olarak kullanarak mülteciliğin devası bir kitlesellik kazanmasına neden oldu. İlk olarak İtalya’da iktidara gelen faşizm, onbinlerce sosyalist ve komünisti sınırdışı etti. İspanya’da -iç savaşın ardından- iktidara gelen General Franco önderliğindeki falanjistlerin kurduğu azgın faşist terörden kaçan yüz binlerce antifaşist, 1940’ta Fransa’ya sığınacak ve Nazilerin Fransa’yı istilasıyla birlikte çok daha ağır koşullarla yüzyüze kalacaklardı. Almanya’daki Hitler faşizmi ise; komünistler, antifaşistler ve yahudilerden oluşan 7-8 milyon kişiyi sınırdışı edecek ve II. Dünya Savaşı’ndaki yayılımın bir ürünü olarak bu insanlardan 5 milyonunu toplama kamplarında katledecekti.
Ve sonrası...
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da mültecilerin sayısı artmaya devam etti. Emperyalistlerin kışkırttığı dini-etnik çatışmalar sonucu Hindistan’da gerçekleşen bölünme, Pakistan’da yaşayan Hindularla Hindistan’da yaşayan Müslümanların mübadelesine yolaçtı. 1947 yılında gerçekleşen bu olay sonucunda resmi rakamlara göre 18 milyon insan takas edildi.
1948 yılında ise, yeni kurulan İsrail’in Filistin topraklarını işgali sonucunda Filistinli yüz binlerce Arap yurtlarından ayrılmak zorunda kalarak mülteci durumuna düştü.
Yüzyıllar boyunca sömürgeciler tarafından iliklerine değin sömürülen siyah Afrika halkları da emperyalizm döneminde mültecilikten paylarına düşeni aldılar. Emperyalistlerin kışkırttığı kabile savaşları ve gerici rejimlerin uygulamalarının bir ürünü olarak 1968’de 860 bin olan siyah Afrikalı mülteci sayısı 1980’de 4 milyonun üzerine çıkacaktı.
Mültecilerin sayısı artık milyonlarla ölçülüyordu. 1971’de Bangladeş’in kurulmasını takip eden bir dizi politik olay sonucunda, bölgede yaşayan 8-10 milyon insan mülteci durumuna düştü.
‘80’li ve ‘90’lı yıllar boyunca da kitlesel mülteci hareketleri eksik olmadı. Bulgaristan’da yaşayan yüzbinlerce Türk kökenli insan çeşitli umutlarla Türkiye’ye iltica edecek fakat bunların yarıya yakını ilk on yıl içerisinde Bulgaristan’a geri döneceklerdi. Irak’ta Halepçe katliamı ve Körfez Savaşı da iki milyonu aşkın Kürt’ün komşu ülkelere iltica etmesine yol açtı. Yugoslavya’nın emperyalistlerce bölünmesi üzerine 1992’de yüz binlerce Boşnak ve Hırvat ülkelerini terk etmek zorunda kalarak mülteci durumuna düştüler.
Mültecilerin dramı
Resmi rakamlara göre 1991 yılında dünyada sürekli yerleşim olanağından yoksun durumda bulunan insan sayısı 17 milyondu. Kendi devletlerinin korumasından yoksun oldukları gibi bulundukları ülkedeki yurttaşlık haklarından da yoksun olan bu milyonlarca insanın dramı, kapitalizmin kirli sicilidir.
Kapitalist devletlerin, bu konuda oluşan kamuoyu duyarlılığının da etkisiyle, bu kirli sicili temize çıkarma çabalarının başlaması ancak 1920’li yıllarda gerçekleşti. 1925 yılında, Milletler Cemiyeti bünyesinde bir Mülteciler Komisyonu oluşturuldu ve yurtsuz kalanlar için bir tür “Dünya Vatandaşlığı” anlamına gelen Birleşmiş Milletler Pasaportu (Nansen Pasaportu) uygulaması başlatıldı. Bu uygulamaların ve uygulamalara bağlı olarak 1930’ların başlarında oluşturulan Nansen Uluslararası İltica Bürosu’nun mültecilerin sorunlarını çözmede pek de başarılı oldukları söylenemez. Nitekim 1938’den sonra bu örgütün yerini alan Hükümetlerarası Mülteciler Komitesi de sadece çok elit bir mülteciler kesiminin sorunlarına çözüm getirebilecekti. 1946-1952 arasında Birleşmiş Milletler’ce oluşturulan Uluslararası Mülteci Örgütü ise, II. Dünya Savaşı sonrasının özgün koşulları içerisinde bir milyondan fazla mülteciyi çeşitli ülkelere yerleştirmeyi başardı. 1952’de ise Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği oluşturuldu.
Sınıflı toplumların ürünü olan mülteciliğin topyekün ortadan kalkışı, sınıflı toplumların yıkılışının ardından kurulacak olan, ülkeleri ve dolayısıyla insanları ayıran sınırların olmadığı, dünyanın herkesin ortak yurdu olduğu, kelimenin gerçek anlamıyla özgür yeni bir dünyada mümkün olacaktır.

KAYNAKÇA
1. Uluslararası İlişkiler Tarihi Cilt I-(SSCB Bilimler Akademisi)
2. Bizans Siyasal Düşüncesi - G.L. Seidler
3. Konstantinopolis -Philip Mansel
4. Ana Biritannica Ansiklopedisi
5. Grand Master Ansiklopedisi

- BİTTİ -
Başa dön


Portre

Wilhelm Reich
(1897 - 1957)

24 Mart 1897’de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu sınırları içindeki Galiçya’nın Dobzau kasabasında doğan Reich, 1918’de I. Paylaşım Savaşının sona ermesinden sonra Viyana Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girdi. 1919’da üniversitede düzenlenen Cinselbilim Öğrenci Toplu çalışmasına katıldı ve bu dönemde psikanaliz düşüncesine ilgi duydu. Freud’un yakın ilgisiyle Viyana Psikanaliz Derneği’ne üye oldu. Reich, 1922’den başlayarak Viyana Psikanaliz Derneği’nin yoksullar için açtığı Psikanaliz Polikliniği’nde sürdürdüğü çalışmalarla toplumsal koşullar bakımından güçsüz durumdaki insanlarda görülen ruhsal rahatsızlıklar konusunda birçok gözlem ve bilgi sahibi oldu.
Freud’un libido(cinsel-ruhsal enerji) kuramını hem bir siyasal, toplumsal çerçeve içine oturtmak, hem de biyolojiyle bağlantılandırmak çabasına girişti. Bu çabalarının ilk sonucunu 1927’de yayımlanan ve cinsel-bedensel boşalma olgusunu inceleyen “Bedensel Boşalmanın İşlevi” adlı kitabıyla ortaya koydu. Aynı yılın temmuz ayında Avusturya Komünist Partisi’ne girdi. 1930’da Berlin’e taşındı. 1931’de Berlin’de Cinsel Siyaset yayınevini kurdu; Proleter Cinsel Siyaset Birliği’nin kuruluşuna katıldı. 1933’de Hitler iktidarı ele geçirince Viyana’ya kaçtı, daha sonra Danimarka’ya geçti. Bu arada “Kişilik Çözümlemesi” ve “Faşizmin Kitle Ruhu Anlayışı” adlı yapıtlarını yayımladı. Sürdürdüğü laboratuar çalışmalarında orgazm kuramını biyolojik açıdan temellendirmek için uğraştı. Deneyleri sonucu bulduğunu öne sürdüğü şeye “bion” adını verdi ve bunu her türlü canlı maddenin çekirdeğini oluşturan işlevsel birim ve cansızlıktan canlılığa geçişte ilk evre olarak tanımladı.
Canlılardaki yaşam enerjisinin, o güne dek bilinmeyen biyolojik-fiziksel etkileri olan bir tür elektrik enerjisi olduğu savını ileri sürerek bu enerjiye “orgon” adını verdi. 1947’de New Republic dergisinde çıkan ve Reich’i bilimsel dolandırıcılıkla suçlayan bir makale Reich’in başını derde soktu. 1954’te hakkında dava açıldı. İki yıl hapis cezasına çarptırdı. Ayrıca tüm orgon aygıtlarıyla, Reich ve arkadaşlarının bütün kitaplarının yok edilmesine karar verdi. Temyiz mahkemesinden sonuç alınamayınca Mart 1957’de Lewisburg cezaevine giren Reich orada öldü.
Güncel Tarih


DÜNYA ÖĞRETMENLER GÜNÜ


1923
POLONYA’DA
GENEL GREV

Polonya Komünist Partisi ve diğer devrimci örgütlerin çağrısıyla genel grev yapıldı. Krakov’da polis ile işçiler arasında çatışmalar çıktı. Bir ay süren eylemlerde 100’e yakın işçi katledildi.

1934
İSPANYA’DA İŞÇİLER AYAKTA
İspanya’da Asturias bölgesindeki maden işçileri devlet baskısı ve faşist teröre karşı ayaklanma başlattı. Eyalet başkenti Oveldo’yu ele geçiren işçiler, Asturias Komünü’nü kurdular. İki hafta süren işçi yönetimi terör örgütlerinin ve askeri birliklerin saldırısıyla sona erdi. Kanlı biten ayaklanmanın bilançosu ise; 1300 ölü, 3000 yaralı ve 40 bin tutukluydu.

1937
KOMİNTERN KURULDU
İkinci Dünya Savaşı’nda Alman faşizmine karşı büyük başarılar elde eden ve Avrupa’da birçok ülkede iktidarı ele geçiren uluslararası komünist hareket, Komintern çatısı altında birleşti. SBKP Genel Sekreteri Jozef Stalin’in önerisiyle kurulan Komintern’in ilk Genel Sekreteri, Bulgaristan Komünist Partisi Genel Sekreteri Georgi Dimitrov oldu.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net