|
|

|
           

Galatasaray; ana yüreği...
Oğulları, kızları gözaltında kaybedilen annelerin sessiz çığlığına uzun süre ev sahipliği yapan Galatasaray Meydanı, şimdi evlatları hücrelerde ölüme terk edilmek istenen tutuklu ailelerinin çığlığına ev sahipliği yapıyor.

Köylüler yardım bekliyor
Kayseri’nin Çubukharmanı köyünde 3 gün önce meydana gelen selin ardından evsiz kalan köylüler kendi imkanlarıyla kurdukları çadırlarda barınmaya çalışıyorlar. Devlet ise yine ortalıkta yok.


Galatasaray; ana yüreği...
Hacer Yücel
Aksaray’da bir çay ocağı işleten Hasan Ocak, 21 Mart 1995 annesini aradı. Kız kardeşinin doğum günüydü. Annesine “Bir şey hazırlama, ben balık alacağım” dedi. O gece Ocak ailesi kızlarının doğum gününü kutlayamadı; çünkü Hasan gelmedi, balık da...
Hasan’ın gözaltına alındığını görenler vardı. Aile ayağa kalktı. Ocak ailesi, arkadaşları ve insan hakları savunucuları 55 gün süren bir kampanya başlattılar. Hasan gözaltındaydı, ama haber alınamıyordu.
17 Mayıs 1995’te Ocak ailesine adını açıklamayan biri telefon etti. Adli Tıp’a gidip kimsesizler mezarlığına gömülenlerin resimlerine bakmalarını istedi. Hasan 25 Mart’ta Beykoz ormanlarında telle boğularak öldürülmüştü ve Adli Tıp’a getirilmiş, kimsesizler mezarlığına gömülmüştü.
19 Mayıs 1995’te İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı Alkan Hacaoğlu, Hasan Ocak’ın bulunmasından sonra Adli Tıp’a yaptığı ziyaret sırasında 297 ölümden 7 tanesinin normal dışı olduğunu görünce “Susma hakkımı kullanıyorum” diyordu.
22 Mayıs 1995’te gözaltına alınan Rıdvan Karakoç da aynı şekilde Beykoz ormanlarında ölü olarak bulundu.
27 Mayıs 1995. Galatasaray Lisesi’nin önü. Ellerinde dövizlerle 30 kişi. Bir kartona yapıştırılmış iki resim ve bir yazı: “Hasan Ocak gözaltına alındı, yüzlercesi gibi kayboldu ve ölü bulundu. Katilleri istiyoruz. Rıdvan Karakoç gözaltına alındı, yüzlercesi gibi kayboldu ve ölü bulundu. Katilleri istiyoruz...”
Galatasaray’lara gerek olmasın diye...
Cumartesi Anneleri, 200 hafta boyunca ellerinde kartona yapıştırılmış resimler ve dövizlerle “Evlatlarınızı istiyoruz. Katillerini istiyoruz” dediler. Seslerini duyurmak için sessizliği seçen analar “Galatasay’lara gerek olmasın” diye yüreklerinde evlat acısı, karanfile bürünmüş öfkeleriyle çıktıkları meydanlarda seslerini duyurdular, çoğaldılar... Gelinlikli genç kızlar da geldi bu meydana, yarınları için, çocuklarının gözaltında kaybolmaması için.
Yönetenlerinse tahammülü yoktu. Cumartesi Anneleri’nin 15 Ağustos 1998’deki 170’inci buluşmasından başlayarak 30 hafta boyunca oturma eylemlerini engellemek için sürekli gözaltı, dayak ve biber gazı kullanıldı. Bir devlet, ana oldukları için, evlatlarını aradıkları için onları mahkûm ediyordu. Ve “Cumartesi Anneleri kayıplarını dağda arasın” diyordu eski Emniyet Genel Müdürü Alattin Yüksel. Eski İçişleri Bakanı Meral Akşener ise kayıp ilan edilen 58 kişinin cezaevinde olduğunu, 3’ünü polisin aradığını, 2’sinin örgüt içi hesaplaşmada öldürüldüğü açıklaması yapıyordu. Son 8 yılda gözaltında kaybolan 520 kişiyi yok sayarak...
Bir başka bahar
13 Mart 1999, Cumartesi. 200’üncü hafta. Cumartesi Anneleri artan saldırılara karşı Galatasaray buluşmalarına “ara verme” kararıyla son açıklamayı yapmak için “Dünya Kayıplar Ormanı’nda bir araya geldiler. Yine engelleme, yine gözaltı. Hasan Ocak’ın annesi oğlu adına dikilen ağacı “Oğlum” diye okşuyordu. “Konuşamazsın” diyordu polis tartaklayarak... 10 kişiyle birlikte gözaltına alınıyordu Emine Ocak. Çiçekler, ormanlar, ağaçlar tutuklanıyordu...
Ve analar kayıpsız, dayaksız, hapishanesiz, ölümsüz günler için mücadele edeceklerini ve o güne kadar Anneler Günü’nü, yeni yılları, kadınlar gününü “bir başka bahar”a bıraktıklarını söylüyorlardı.
Yeniden Galatasaray
Anaların sessiz çığlıklarına ev sahipliği yapan Galatasaray, 8 haftadır yeni çığlıklara ev sahipliği yapıyor. Yeni saldırılara, dayaklara, gözaltılara... Analar, babalar, genç kızlar, delikanlılar, dilerinde “Hücre ölümdür, evlatlarımız hücrelere sokmayacağız” sloganlarıyla Galatasaray’a geliyorlar. Ve coplar çıkıyor, basın açıklaması yapılamadan. Polis araçları yine Galatasaray Meydanı’nı kaplıyor, bu meydanda doluyor, Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü’nde boşalıyor. Çığlıklarla inleyen Galatasaray, sessizliğe bürünüyor.
Acıyı anlatır bu meydan
“Cezaevlerini temizlemek”ten, “ıslah etmek”ten bahseden yönetenler, “F Tipi” cezaevini, bir başka deyişle hücreleri çözüm olarak sunuyorlar. Ve gezdiriyorlar hücrelerini; gazetecilere, yazarlara, avukatlara ve tabii ki cezaevlerinde evlatları olan tutuklu yakınlarına... Ama “ikna gezileri” kaygıları gidermiyor, aksine artırıyor. “Bir aradayken evlatlarımız öldürülüyor. Ayrı ayrı hücrelere konurlarsa ne yapılmaz ki” diyor analar; “Ölürüz de koydurtmayız çocuklarımızı hücrelere.” Terörle Mücadele Yasası’nın 16. maddesine göre kurulan hücrelerin tecrit (soyutlama) amacını taşıdığını söylüyorlar. Kaygılarını, endişelerini dile getirmek için açlık grevleri, basın açıklamaları yapıyorlar. Ve evlat acısının sessiz çığlıklarıyla bütünleşen Galatasaray Meydanı’nı, evlat acısını anlatır umuduyla yol eyliyorlar her cumartesi saat 12.00’de...
Bir ana, adını soruyoruz; “Ben anayım” diyor... Her hafta Galatasaray’da dolan Beyoğlu Emniyet’e boşalan bir aracın önüne geçiyor, hareket etmesini engellemek için... Otobüste oğlu var. “Oğlumu geri verin ya da beni de alın” diyor. “Oğluma vurmayın. Onu geri verin. Size bir şey yapmadı. Oğlumu vermiyorsanız beni de tutuklayın” diye bağırıyor, engelleyemediği otobüsün peşinden koşarken... Ve o da gözaltına alınıyor... Bir yürek, az önce cezaevindeki çocuğu için, az sonra da polis aracındaki oğlu için atan bir anne yüreği...
O ve onun gibi anneler her cumartesi Galatasaray’da... Yürekleri evlatları için atan onlarca anne... Saat 12.00’de...

Başa dön


Köylüler yardım bekliyor
Kayseri’nin Yahyalı ilçesine bağlı Çubukharmanı köyünde önceki gün yaşanan sel felaketinin ardından, evleri hasar gören köylüler, kendi imkanlarıyla kurdukları çadırlara yerleştiler. Yahyalı’nın dağ köylerinden Çubukharmanı’nda hasara neden olan selin kapattığı dağ yolunu ulaşıma açma çalışmaları sürüyor. Afet bölgesini görüntülemek isteyen gazetecilerin, yolun kapalı oluşu nedeniyle yaya olarak 3.5 saatte ulaşabildikleri Çubukharmanı köyü sakinleri, 1980 yılında köylerinin taşınması için ilgili yerlere başvurduklarını belirterek, aradan geçen 20 yılda, bu isteklerinin yerine getirilmediğinden yakındı. Bölgenin ormanlık ve dağlık oluşu nedeniyle, sınırlı sayıdaki tarlalarında ekim yapabildiklerini ifade eden köy muhtarı Ahmet Akkar, şunları söyledi: “Sadece karnımızı doyurmaya yetecek kadar ekip biçtiğimiz tarlalarımız, sel sularıyla birlikte yok oldu. Her taraf selin getirdiği kaya parçalarıyla doldu. Birçoğumuzun evi, oturulamaz durumda. 10 büyükbaş, 200’den fazla da küçükbaş hayvanımız sel sularına kapılarak telef oldu. Felaketin ardından 3 gün geçmesine rağmen, daha yolarımız bile açılamadı. Zamantı Irmağı üzerine kendi çabamızla yaptığımız ahşap köprü de yıkılınca, burada mahsur kaldık.”
Evler yıkılmıştı
Sel felaketinin yıktığı ve hasar verdiği evlerde oturamayan köylüler, 3 günden beri kendi imkanlarıyla kurdukları çadırlarda kalıyor. Köylüler, “Felaketten sonraki günlerde yağmur yağmadı. Yakında başlayacak sonbahar yağmurlarından korunmamız için acilen çadıra ihtiyacımız var. Devletten köyümüzü daha güvenli bir yere taşımasını istiyoruz” diye konuştu. Çubukharmanı köyünde, 3 gün önce yağan dolunun ardından meydana gelen sel, 2 evi tamamen yıkmış, 14 evde hasara yol açmış, köylünün ekilebilir arazilerinin yüzde 80’ini tahrip etmişti. 10 büyükbaş ile 200 küçükbaş hayvan da, sel sularına kapılarak telef olmuştu.

Başa dön

|

|
|