|
|

|
           

1980’li yıllardan itibaren kent merkezlerinde oluşan rant, ülke ekonomisine ve politikasına yön veren bir öneme ve büyüklüğe ulaşmıştır. Sağlıklı kentler yerine bunaltıcı yapılaşmalar ve insan yığılmaları oluşmuş, kent mekânları rantın aracı olarak görülmeye başlanmıştır.
|
Doğu Marmara depremleri ve Türkiye gerçeği - 5 Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği Raporu
|
Kalkınma, sanayileşme, kentleşme ve deprem
Türkiye’de depremin yol açacağı zararlarının azaltılması konusunda kanun, tüzük, yönetmelik düzeyinde birçok düzenleme olmasına rağmen; deprem zararlarının azaltılamadığı, aksine, hızlı nüfus artışı, göçler, bölgelerarası dengesizlik, gelir dağılımındaki eşitsizlikler, plansız, denetimsiz bir kentleşme ve sanayileşme, kaçak yapılaşma, akıl ve bilim dışı uygulamaların, süreç içerisinde afet riskini ve tehlikesini daha da artırdığı, yaşanan son depremlerle açıkça görülmüştür. Sonuçta, yıkım ve acılarla dolu çok ağır bedeller ödenmiştir.
Afetin büyüklüğü, doğa olayının yolaçtığı can kayıpları, yaralanma ve sakat kalmalar, yapısal yıkım ve hasarlar ile bunlar sonucu oluşan sosyal ve ekonomik kayıplarla ölçülmektedir.
Afetin büyüklüğünü belirleyen ana faktörler şunlardır:
Fiziksel büyüklüğü, yayınım özellikleri ve yerleşme yerlerine uzaklığı,
Gelir dağılımı, yoksulluk ve az gelişmişlik,
Nüfus yoğunluğu ve hızlı nüfus artışı,
Yapılaşmaya elverişli olmayan zeminlerin yerleşime ve sanayileşmeye açılması, tarım alanlarının, ormanların, sahillerin ve çevrenin yokedilmesi,
Depreme dayanıklı yapı üretiminin yapılmaması, plansız, denetimsiz ve kaçak yapılaşmanın teşvik edilmesi,
Bilimsel araştırmaların yeterince yapılmaması, yapılanların dikkate alınmaması, bilgisizlik ve eğitim eksikliği,
Afet olaylarına karşı önceden hazırlıklı olunmaması, koruyucu ve önleyici önlemlerin ulaştığı düzey
Bu ana faktörlerden, olayın fiziksel büyüklüğü ve yerleşme yerlerine uzaklığı dışında kalanların hepsi, doğal kökenli değil, insan kökenli faaliyetlerdir.
Türkiye’de yakın geçmişte, yerleşim alanlarını etkileyen, can kayıplarına ve yıkımlara yol açan; deprem, sel, heyelan ve fırtına gibi doğa olayları yaşanmıştır. Son beş yılda yaşanan Erzincan, Dinar, Ceyhan depremleri, Batı ve Doğu Karadeniz yörelerindeki seller ve heyelanlar, Senirkent’te çamur akması, İstanbul, Bursa ve Karadeniz Bölgesinde lodos fırtınaları felakete dönüşmüş, yapısal hasarlara ve can kayıplarına yol açmıştı. Doğa, kendisine yapılan yanlışlara isyan etmiş, kendisine yabancı müdahaleleri yerle bir etmiştir.
İlk değildiler!
17 Ağustos ve 12 Kasım depremleri Türkiye’de yaşanan ilk depremler değildi. Türkiye, yüzyıllardır depremlerin yıkımına uğramış, bunların acı sonuçlarını sayısız kez yaşamıştır. Birinci derece deprem kuşağında bulunan Marmara Bölgesi’nde de yüzyıllardır sayısız depremler olmuştur.
Araştırmacılar için insanın içinde yaşadığı çevre, her şeyden önce bir kaynak, bir yerdir. Doğa olaylarının nerede meydana geldiği, neden orada oldukları ve bunların yaşamımızı nasıl etkileyeceği, bunlara karşı alınacak önlemlerin neler olacağı bilimin temel bir faaliyet alanıdır. Çünkü, bilimsel çalışmanın amacı doğayı ve hayatı inceleyerek nesnel gerçekleri ortaya çıkarmaktır.
Yaşadığımız onca felakete rağmen, deprem gerçeğine Marmara coğrafyasının doğa verilerini, felaketin ortamlarını yaratan ekonomik, toplumsal ve siyasal politika ve uygulamaları tarihi süreci içinde ele alınarak bilince çıkarılması sadece geçmiş ve günümüz için değil gelecek açısından da önem taşımaktadır.
Bilimadamlarına ve konuyla ilgili örgütlere düşen görev, bilimsel olguları bilimsel bilgi birikimi olmayan kamuoyunu aydınlatmak, insanlığı felakete sürükleyen uygulamaları ve tekrarlanmaması için nelerin yapılması gerektiğini önermek ve topluma öncülük etmektir.
Kentsel sorunların kaynağı
Türkiye nüfusunun yüzde 70’i kentlerde yaşamaktadır. Son 50 yıldır ekonomik-sosyal ve son 16 yıldır süren olan çatışma ortamı nedeniyle süren iç göçler sonucu kentlerin nüfusu hızla artmıştır. Yakın bir gelecekte ülke nüfusunun yüzde 85’nin kentlerde yaşacağı öngörülmektedir.
Türkiye’de, kentsel sorunların kaynağı, İkinci Dünya Savaşı sonrası tercihlerine ve bu tercihlerin uygulanmasına dayanmaktadır. Truman Doktri’nine dayalı olarak ABD ile Türkiye arasında 1947 yılında imzalanan “Yardım Anlaşması” bir dönemin de başlangıcıdır.
17. Stand-By anlaşmasını Aralık 1999’da imzalayan Türkiye’nin IMF serüveni bu dönemde başlıyordu. 14 Şubat 1947’de IMF’ye giren Türkiye, parasını yüzde 100’ün üzerinde devalüe ediyor ve yakın tarihinde ortaya çıkan tüm ekonomik krizleri IMF’nin istikrar programları ile çözmeye çalışmanın ilk adımını atıyordu.
Tarım sektöründe 1950’lerden itibaren büyük değişmeler olmuştur. Tarımın teknolojik yapısında, işlenen toprakların mülkiyetinde ve tarıma ayrılan kredilerin dağılımındaki değişmeler sonucu olarak ortaya çıkan mülksüzleşme, işsizlik, yüksek orandaki nüfus artışı büyük bir nüfusun tarımdan kopuş sürecini başlatmıştır. Karayolu ulaşımındaki hızlı gelişme mal ve insan akımını hızlandırmıştır. Bu olgu gerek tüketim gerek üretim mallarının kolaylıkla dolaşımını hızlandırmış, başka bir anlatımla kapitalist ilişkilerin giderek yaygınlaşmasını ve tüketim toplumunun koşullarını hazırlamıştır.
Türkiye’de sermaye birikiminin yeni bir modeli başlıyor, “çağdaş uygarlık düzeyi” denen hedefe kapitalist yoldan ulaşmayı amaçlayan politikalar devreye giriyor ve kentler, bu politikaların ürünü olarak şekilleniyordu. Kentlere göç akışı, 1960’larda otomotivi de içine alarak gelişen ve çeşitlenen, gümrük duvarları ve teşviklerle korunan, desteklenen montaj sanayine ucuz işgücü sağladığı için özendirilmiştir. 1950-1965 yılları arası tüm Türkiye’de kentleşme hızının yüzde 6’lar düzeyine tırmandığı yıllar olmuştur. Kentlerin hemen yakınlarında seçilen sanayi alanlarının etrafı gecekondularla doluyordu.
Gecekondu olarak tanımlanan konut yapımı kırdan göçen yoksullar tarafından, yapsatçılık olarak tanımlanan konut yapımı da orta sınıflar tarafından üretilmeye başlamıştır. Kentin merkezinde hızla yükselen rantlar karşısında da, üzerinde bina yapılmış arsalarda “yık yap” süreci başlamıştır. Kentin tarihi ve kültürel kimliğinin, doğal çevrenin hızla yokedilmesi bu süreçle birlikte hızlanmıştır. Gecekondulaşma, eski kent merkezlerindeki yıkım ve yeniden yapılaşmayla yeni bir kent mekânı oluşmaya başlamıştır.
Sermayenin kentten yeniden üretimi
Gecekondu kendini toplumsal bir olgu olarak kabul ettirmiş ve 1996’da çıkarılan 775 sayılı “Gecekondu Kanunu” ile imar hukukuna girmiştir. Gecekondu bölgeleri tasfiye, ıslah ve önleme bölgeleri olarak sınıflandırılımış ve bu bölgeler için ayrı bir imar düzeni kabul görmüştür. Bu düzenlemede ana ilke; kentin insanın ve emekten yana gelişimi değil, sermayenin kentte yeniden üretim ve tüketiminin esas alınmasıdır.
1970’lerden sonra İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük kentlerdeki gecekondu sürecinde niteliksel değişmeler başlamıştır. Gecekondu, karşılanamayan barınma ihtiyacının doğurduğu bir sorun olmaktan çıkıp rant kaynaklı bir kaçak yapılaşmaya, 1980’lerden itibaren ise, kaçak yapı sorunu “kaçak kentler” sorununa dönüşmüştür. Bugün gelinen aşama, 3,4 ve daha yüksek katlı yapılaşma süreci ile gecekondudan çok kaçak yapıların egemen olduğu bir kentleşmedir.
Gecekondu alanları süreç içinde kendine özgü bir değişim geçirmiştir. Bu değişim, bir yandan bu alanda yaşayanların kente tutunma çabaları, diğer yandan popülist ve himayeci siyaset pratikleri içinde biçimlenmiştir. 1950’lerden bu yana genişleyerek sürdürülen, kârın maksimize edilmesine dayalı, “her mahallede bir milyoner yaratma”yı amaçlayan kapitalist kalkınma tercihinin bir ürünü sermaye birikim sürecinde, tutarlı bir konut ve arsa politikasının izlenmemiş olması, hazine topraklarının işgaline göz yumulmasını ve kent çevresinde hisseli parselasyonla toprakların küçük parçalara bölünmesini geliştirmiştir.
Kaçak ve denetimsiz yapılaşma
1980’li yıllardan itibaren kent merkezlerinde oluşan rant, ülke ekonomisine ve politikasına yön veren bir öneme ve büyüklüğe ulaşmıştır. Sağlıklı kentler yerine bunaltıcı yapılaşmalar ve insan yığılmaları oluşmuş, kent mekânları rantın aracı olarak görülmeye başlanmıştır.
Faaliyet alanı finans ve sanayi olan sermaye grupları da “toplu konut” projelerine yönelerek, boyutları giderek artan kentsel rantlara el koymaya başlamışlardır. İmar planları, kentin geleceğini yönlendiren bilimsel ve hukuki belge olmaktan çok, rantların yaratılması ve dağıtılmasını düzenleyen belgeler haline gelmiştir. 12 Eylül sonrası geliştirilen ve desteklenen belediyecilik anlayışı, çıkarılan imar afları, beldelerin ilçe ve ilçelerin il yapılması kararları vb. düzenlemelerle “kaçak ve denetimsiz” yapılaşma teşvik edilmiştir.
1990’larda gündeme gelen bir kaçak yapılaşma teşvik yöntemi de, kaçak yerleşimleri belediye ve hatta ilçe ilan ederek ödüllendirmek olmuştur. Yasal olarak kesinlikle yapı yapılamayacak alanları da kapsayan bu uygulama imar affı kapsamına giremeyen yerlerde giderek yaygınlaşan bir yöntem haline getirildi. Böylece, karşımıza belediye binaları, hastaneleri, okulları, kaymakamlık ve adliye binaları bile kaçak olan bir “kaçak kentler cenneti” çıkarıldı.
57. Hükümetin IMF ile imzaladığı 17. Stand-By anlaşması kapsamında tarıma dönük verdiği taahhütler, “tarıma verilen devlet desteğinin tamamen kaldırılması”dır. Niyet mektubunun 40 ve 41. maddelerinde ifade edilen bu taahhütler doğal olarak, zaten yok olmak üzere olan tarımın ve tarımcılığın felaketi ile sonuçlanacaktır. Geçimini tarımdan ve hayvancılıktan sağlayan milyonlarca insan kaderiyle baş başa bırakılmıştır. Tütün, fındık, çay, ayçiçeği, mısır üreticileri hükümetlerin izlediği politikalar sonucu iflasa sürüklenmiştir. Türkiye, IMF ve Dünya Bankasının direktifleri ile tarımı destekleyen politikalardan uzaklaşmaya başlamıştır. Ülke tarımı ve hayvancılığının çökertilmesiyle köylerden kentlere akan göçlere yenileri eklenecek ve yeni felaketlerin ortamları yaratılacaktır.
Sonuç olarak, Türkiye’de gecekondulaşma-kaçak yapılaşma, insan ve beton yığınları haline kent mekanları sistemin istisnası olarak değil, sistemin kendisi ve devlet politikası olarak ortaya çıkmıştır.
Göçler ve kentler
Türkiye’de yıllardan beri kentlere çok hızlı bir nüfus akımı vardır. Bunun sonucu olarak kent sayısı ve kentli nüfusu sürekli artmaktadır. 1950’li yıllarda yüzde 2.8 olan nüfus artışı 1990’lı yıllarda yüzde 2’ye düşmüş olmasına karşın, nüfusun hızla kentlerde yığıldığı izlenmektedir. Özellikle 1950-1990 arasında kırsal kesimden kentlere göç, rekor düzeyde olmuştur. Özellikle 1960-1997 yılları arasındaki nüfus sayımları incelendiğinde, nüfus artışlarının ortalama olarak beşte dördü kentlerde yer almıştır. Bu dönem içinde, kırsal nüfus yılda ortalama yüzde 1 arttığı ve genel nüfusun ortalama artış hızı yüzde 2.4 olduğu halde, kentsel nüfus ise ortalama yüzde 6 oranında artmıştır.
Doğu ve Güneydoğu bölgesinde 16 yıldır süren çatışma ortamı asrın en büyük göç olaylarına neden olmuş, bölgeden zorla göç ettirilen 4 milyon insan metropoller başta olmak üzere kentlere akın etmiştir. Marmara Bölgesi’nde, nüfusun dörtte üçü kentlerde yaşamaktadır.
Karadeniz bölgesi 1960’dan günümüze kadar nüfus artış hızının en az olduğu bölgemiz olarak dikkat çekmekte, 1990-1997 sayım dönemlerinde artış bir yana nüfus azalmasına uğramıştır.
Yüzölçümü olarak Türkiye’nin yüzde 8’ni oluşturan Marmara Bölgesi toplam nüfusun yüzde 26’sını barındıran bir bölge haline gelmiştir.
Türkiye’nin 1997 yılı sayımına göre ortalama nüfus yoğunluğu 82 kişi/km2 iken Marmara Bölgesinde km2 başına 322 kişi düşmektedir. Marmara Bölgesindeki bu yoğunluk oranı Türkiye ortalamasının 4 katına ulaşmıştır.
Depremden etkilenen İstanbul, Kocaeli, Adapazarı, Yalova, Bolu, Bursa ve Tekirdağ illeri yüzölçümü olarak Türkiye’nin yüzde 5.5’ini kapsarken toplam nüfusun yüzde 23’ünü barındırmaktadır.
SÜRECEK
Başa dön


|
Portre

Carlos Manuel De Cespesdes
(1819- 1874)

Kübalı siyaset adamı Cespedes, İspanyol sömürgeciliğine karşı Küba’nın bağımsızlığını ilan ederek cumhuriyet yönetimini kurdu.
Varlıklı bir toprak sahibinin oğluydu. Liseyi bitirdikten sonra Havana Üniversitesi’nde girdi. Daha sonra İspanya’ya giderek hukuk dalında yüksek yaptı. İspanya’dayken diktatör Espartero’ya karşı mücadele eden Anayasacı Liberaller’e katıldı. Ayaklanma başarısızlığa uğrayınca, ülkeyi terketmek zorunda kaldı. 1844’te Küba’ya geri dönen Cespedes, bir süre avukatlık yaptıktan sonra iş yaşamına atıldı. Bu dönemde düşünceleri nedeniyle tutuklanarak Bayoma’ya sürgüne yollandı. Burada İspanyol yönetimine karşı bağımsızlık savaşının hazırlıklarına girişti ve yaşamının sonuna kadar Küba’nın bağımsızlığı için savaştı.
Cepedes’in, 10 Kasım 1868’de tarihi Grita de Yara’yı yayınlayarak Küba’nın bağımsızlığını ilan etmesiyle, 1878’e kadar sürecek olan On Yıl Savaşları başlamış oldu. Cepedes, Demajagua’daki plantasyonlarda çalışan köleleri serbest bıraktıktan sonra, bir bildiri yayımlayarak ayaklanmanın nedenlerinin, aşırı vergiler, yönetimdeki yozlaşma, siyasi ve dini özgürlüklerin olmaması olarak belirtti ve İspanya’dan tam bağımsızlık ve eşit oy hakkına sahip bir cumhuriyetin kurulmasını istedi. Geçici bir hükümet kurarak ordu komutanı ve hükümet başkanı oldu. Nisan 1869’da Guaimaro’da toplanan anayasa kurulu cumhuriyetçi bir hükümet biçimini öngören bir anayasa kabul etti ve yasama erki Cespedes’i cumhurbaşkanı, Manuel Quesada’yı başkomutan atadı. Yeni meclisteki güç dengesi eski bir isyancı olan Ignacio Agramento’nun lehine, Cespedes’in aleyhine olmak üzere değişmişti. Agramento’nun yandaşları anayasanın, “Cumhuriyetin tüm vatandaşları mutlak olarak özgürdür” diyen maddesini yürürlüğe koyarak köleliği kaldırdılar. Bu sırada İspanyol ordularıyla yapılan savaşlarda bağımsızlıkçılar üst üste yenilgiye uğruyorlardı. Bu koşullarda altında Cepedes’e duydukları güveni yitiren meclis üyeleri onu görevden uzaklaştırdılar. Temsilciler Meclisi, Kasım 1873’teki önerisini reddetti ve başkanlığa Salvador Cisneros Betancourt getirildi. Kendisini yakalama çalışah İspanyol ordusundan kaçan Cespedes, Doğu Eyaleti’ndeki çifliğine sığındı, İspanyol güçlerince sarılan çiftliğinde öldürüldü.
Güncel Tarih

1884
SİLEZYA AYAKLANMASI
Almanya’nın en yoksul işçi bölgelerinden Silezya’da binlerce işçi ayaklandı. Prusya askeri birliklerinin eylemci işçilerin üzerine ateş açması sonucu 11 işçi öldü, yüzlercesi yaralandı.

1971
GYORGY LUKACS ÖLDÜ
Marksist estetik anlayışının oluşumuna önemli katkıları olan Macar marksist düşünür Lukacs, 1885 yılında Budapeşte’de doğdu. Marx ve Engels’in kitaplarını okuyarak sosyalizm ile tanışan Lukacs, 1909-1910 yılları arasında Berlin’de bilimsel çalışmalar yaptı. 1911-1917 yılları arasında Almanya, Fransa ve İtalya’da bulundu. Lukacs, 1919 yılında Bela Kun hükümetinde Kültür Bakanlığı yaptı. 1933-1944 yıllarında Moskova Bilimler Akademisi’nde çalıştı ve 1945 yılında buraya estetik ve kültür profesörü olarak atandı. 1956’da İmre Nagy hükümetinde yeniden Kültür Bakanlığı’na getirildi. Ağustos 1977’de kendisine Goethe odülü verildi.

1997
HADEP’LİLERE CEZA YAĞDI
Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak ve parti yöneticisi Hikmet Fidan hakkına 6 yıl ağır hapis cezası verdi. Avukatları uluslararası mahkemelere başvuracaklarını açıkladı.
|
|

|