|
|

|
           

GÖRÜNTÜ - Bülent HABORA
HANEDAN’ın Köşesi
Enflasyon nasıl düşer?
EMEP Bayramı’nın dışındaki Türkiye
EMEP Bayramı’ndan birkaç dost


EMEP Bayramı
5 Mart Pazar günü, Ankara’da, Balgat’taki Ahmet Taner Kışlalı Salonu’nda bir bayram kutlanıyordu: “EMEP Bayramı”... 2002 yılında yapılacak olan “Emeğin Partisi EMEP 3. Genel Kongresi”nin davetiyesindeki şu birkaç sözcük gözlerimin önünde biçimlendi: “Emeğin Partisi 3. Genel Kongresi, 1 Mayıs 2002 (mesela, dedim) Saat:10.00, Türkiye Futbol Federasyonu 19 Mayıs Stadyumu...” Yalnız şimdiden anımsatmak istiyorum: Sakın o gün 10’a 5 kala falan gelmeyin, Kışlalı Salonu’nun dışında kalan 500-600 kişi gibi olursunuz...
Neyse, ben birkaç gün öncesine döneyim...
İZMİR DELEGASYONU GELİYOR:
Kongre’den önceki iki günde, EMEP’in 2. Konferansı vardı. Salt delegeler katılcaktı. İzmir’in 43 delegesi olarak Mavi Tren’de yer ayırttık. Konferans günü saat 8’de Ankara’da olacaktık. İl Başkanımız Cabbar Demirci’ye, “Saat 11’den önce olmayız” dedim. Belki içinden kızdı bana. Ama ben devletime güveniyordum, allem eder-kullem eder, 2-3 saatlik tehiri yine geçirirdi. Haklı çıktım. (Şuna kızıyorum: Her söylediğim gerçekleşiyor, ama bir tek, EEF bursiyeri olup nükleer santralleri destekleyen Gayrikanuni Sultan Süleyman’ın /Kendileri “Demirel” soyadını taşır/ ülkenin ve ulusun anasını ağlatma konumundan uzaklaşacağı düşüncem gerçekleşmedi.)
İzmir Şemikler’de (Şu isimlere bakın: İzmir’de Şemikler, Kaklıç; İstanbul’da Şişli, Bogazkesen... Binlerce benzeri var, bu isimlerin. Muhteşem Türk Büyükleri bunlardan gocunmaz, ama bir dernek “Dersim” adıyla dergi çıkarınca şeyleri tutuşur, sonra da yasaklarlar) trenimiz 2.5 saat durdu. Çağ atlayan Türkiye”nin vagonları ray atlayamamış, devrilivermişlerdi...
Neyse, yola revan olduk. Çok şenlikli bir yolculuğumuz oldu. “Bayram”ın ilk kıvılcımlarını orada gördüm. EMEP delegasyonu tüm neşesiyle bir bayrama gidiyorlardı. Bir yanda Mazlum-Cabbar-İsmail üçlüsü ünlerine ün katıyorlardı, cep telefonundan tuzluğa, ayakkabı bağlarından çatallara dek... Öte yandan, Karşıyaka İlçemizden Kemal, eski çobanlık günlerinden yola çıkarak Gayrikanuni Süleyman Sultan’ın yerine göz dikmeye kadar götürüyordu işi. “Mal (koyun)” hesapları yapıyordu... Gani Oğuz 43 delegenin açlık çekmemesi için çalışıyordu...
Sabaha doğru, Mazlum’a karşın, herkes uyudu. Bir tek Emek Gençliği’den Önder ve ben hariç. Ben, çamaşırhane açıcısı, süper Picasso Kenan Evren gibi, “Önce asker, sonra doktor” kafasında olmadığım için, “Önce EMEP, eyvallah, ama serde 46 yıl gazetecilik de var” çizgisinden dışarı çıkmıyor, “İnsani” her çeşit olayı not alıyordum. Devrimci de, sosyalist de, emekçi de herşeyden önce insandır. Ve onun, yani “İnsan”ın güzelliğini yaşamına yansıtır. Yansıtmazsa zaten, buzdolabındaki buz kalıplarından bir farkı olmaz...
Ankara’ya geldik. Gayrikanuni’nin payitahtına. Büfeden gazete istedim, satıcı, “Ağabey” dedi, “Bugün Evrensel’de ne var? Gelir gelmez bitti.” Ben hemen, hani adını çok sözettiğim kişiden öğrendiğim gibi, “Emeğin Partisi’nini Genel Kongresi var Ankara’da da, onun için,” dedim. Hürriyet gazetesinden bile daha çok soran olmuş. (Şimdi, Hürriyet’ten böyle sözettiğim için, losyon sakallı antidemokrat Fatih Altaylı kardeşimiz bozulur, ama boşveriyorum, nasıl olsa o gerçek gazeteleri okumadığı için, bizimkini de okumaz.)
KONFERANS, GÜN 1:
Yenimahalle Belediyesi’nin “50. Yıl Dört Mevsim Sahnesi” adlı salonuna tüm haşmetimizle girdik. Saat 11.30’du. Gecikmemiz, İzmirlilerin sefa şeyi olduğundan değil, demiryolu-trafik kazasındandı. Birinci Genel Kongre’de de gecikmiş İzmirliler. Demek, bu bir huy... Neyse, konferans da başlamamıştı. “Bizi beklemişler,” diye hafif bir alınganlık gösterdim, kendi kendime.
Divan, Başkan Şükrü Günsili, üyeler İskender Bayhan ve Cevriye Aydın’dan oluşmuştu. İşçisiyle,köylüsüyle, emekçisiyle, aydınıyla görkemli bir topluluk vardı. Ben biraz “Sayma hastası”yım. Eksi-artı 5-10’la 780 kişi vardı, salonda. 70 milyonluk bir ülkede 780 az gibi görülür ama, bomba gibi, hatta bir bombanın fitili gibi 780 kişi. 7 milyon 800 bin kişiyle olsaydı, hiçbirşey olmazdı...
Balkonda oturdum ben. Tepeden tek tek izledim kişileri. Kongre dahil, üç gün boyunca iki kişinin neden “Önemli” olduğunu anladım. Biri Aydın Çubukçu’ydu. O’nun “Büyüklüğü”nü bir kez daha gördüm. Herkesi, hiç ara vermeden dikkatle izledi, dinledi. Ben, Aydın Çubukçu’ yu izlerken yoruldum, ama o “envai türlü” konuşmacıyı dinlerken yorulmadı. Belki kızar bana ama, Dimitrof’un “Gizli sağ kolu” Petır İgnatof’un, övünmek gibi olmasın, bana söylediği bir tümceyi yazacağım: “Georgi (Dimitrof), bir tramvay vatmanı konuşurken bile dinler ve sonra bana şöyle derdi: ‘Vatman Bilmenneof’tan çok şey öğrendim’...” (Bir fırsatım olursa, Petır’ın anlattıklarını yazmak istiyorum. Laf aramızda, Petır benden 15-16 yaş büyüktü, dost olduğumuz günlerde.)
İkinci kişi ise Şükrü Günsili’ydi. Üç gün boyunca, kürsü düzenini sağladı. Zor bir işti yaptığı. “Kürsüye oturdu, şak şak söz verdi, konuşmacılara,” diyemez kimse. İki gün 780 kişiyi yönetmek, sonuncu gün, yani “Bayram” günü, 7 bin taş gibi insanı bir düzen içinde yönetmek, az-buz birşey değil.
Levent Başkan, ilk günkü açılış konuşmasında biraz durgundu. Konuştuğum birkaç delege de bunun nedenini sordu bana. Yanıtı çok basit: “Bu açılış... Finali görün, dinleyin,” dedim. Hay Allah, yine bildim. Son gün, Kongre’de bir Levent Tüzel vardı ki, sormayın. Ahhh, keşke Süleyman amcamla, adaşım ve akrabai taallukatları dinleseydi, Emeğin Partisi Genel Başkanı Levent Tüzel’i. Adım gibi biliyorum, çok şey öğrenirlerdi.
İlk gün İhsan Çaralan, tüm öz’lüğüyle Çalışma Raporu’nu sundu. Arkasından, yol yorgunluğuna karşın EMEP emekçileri konuştu. Yanlış söylemler olmadı mı, oldu. Ama altını çizerek söylüyorum “EMEP olgunluğu” bunun altından kalktı. İşte tam burada, arkadaşı olmakla gurur duyduğum PETKİM işçisi İsmail Doğan’ın konuşması takıldı aklıma. İnce ve kaliteli dokundurmalarıyla ve espritüel konuşmasıyla, ilk güne damgasını bastı. Bence tabii...
Öğlen yemek molası. Ankara EMEP gençliğinin ve il örgütünün aksaksız bir gösterisinden sonra, diğer konuşmalar başladı.
KONFERANS, GÜN 2:
Salon değişmişti. Biraz basık bir düğün salonuydu. Ender İmrek’li Kürt Sorunu’nundan, Güngör Gençay’ın “Evrensel gazetesi” üzerine söyledikleri, gençlik sorunu, kadın sorunu ve karar tasarıları, tüzük değişiklikleri... Hepsi bir güne sığdırıldı... Zamanın kısıtlılığına ve mikrofonu eline alanın susamışlığına karşın, yine de eksiksiz tamamladı...
GECELERİMİZ:
EMEP Ankara İl Örgütü, kimseyi aç ve açıkta bırakmadı. Ben, Tacettin arkadaş ve Haydar Cenan’la birlikte “5 yıldızlı Nihat Sefer Tesisleri”nde konakladım. Nihat Sefer’in kayınvalidesinin eviydi. Nefis akşam yemekleri ve kahvaltılar sıcak su, yün yatak. Ve dostluk... Hilton’da bu var mı? Yok...19 Mayıs Stadı’nda yapılacak olan gelecek Kongre’de, geceleri yine Nihat Sefer Tesisleri’nde kalacağım. Yerimi şimdiden ayırttım...
VE BAYRAM GÜNÜ:
Tencere-tava kağıtları (Onlara “Ulusal basın” diyorlar) ya da Televole ekranları (Onlara da “Televizyon” diyorlar) sözetmese de, bir bayram yaşandı A.T. Kışlalı Salonu’nunda.
Elde kalmış emaye benzeri sahanlardan öteye beyinleri çalışmayan basın patronlarının ve kameraları Nadide Sultan’nın göğüslerinden bir milim yukarı çıkmayan beyinlere sahip televizyon patronlarının anlamayacağı, göremeyeceği görkemli bir gösteri vardı. Ve bu gösteri Levent Tüzel’in arkasından da Sabri Topçu’nun konuşmalarıyla, doruktaki konuşmalarıyla, sona erdi. Bunları birden yazmak istemiyorum, ilerde zaman zaman yazabilmek için.
Halaylar çekilirken, yine Aşık İhsani geldi aklıma, “Geliyoruz, geleceğiz, yakındır...
Korkuyorlar, korkacaklar, korksunlar...” deyişi...
İZMİR’E DÖNÜŞ:
Görkemli bayramdan sonra, İzmir’e döndük. Afyon’la Uşak arasında lapa lapa kar yağıyordu. Evrensel Kültür Merkezi’nin yöneticisi Emine Uyar uyumasaydı, ona gösterecektim, gördüklerimi: Asfaltın üzerinde “Düzen” vardı ve harika bir kar yağıyordu düzenin üstüne...
HANEDAN’ın Köşesi Sülo’yla Bülo
Ülke, yaşları oldukça fazla kemale ermiş olan bu iki muhteşem insanın elindedir. Sülo-Bülo düetinin yanında bir de quartet var: Mezo, Devo, Reco, ve Tanso... Neyse, döneyim düete. “Onlar başımızda olmazsa, n’olur bu memleketin hali?” diye düşünmekten karalar bağladım. Niçin mi? Çünkü elde adam yok, onların yerine koyacak. Hani biraz Yıldırım Akbulut var, biraz da Kamer Genç. Ama onlar fazla genç. Şöyle Fatih Terim’in ihtiyarlamışlardan iki adet kişi bulabilsek...
ULU SÜLO:
Ülkemizin mutena ve müstesna bir ulu’sudur. Geçtiğimiz günlerde “Plaketsiz/ Madalyasız Kalantor Kalmasın, Her Kalantora Plaket/ Madalya” başlıklı klasik şov günlerinin birinde Ulu Sülo’nun hayatının filmi de gösterilmiş. O filmi fena halde merak ettim. Acaba enerji örgütlerinin finanse ettiği EEF örgütünün bursiyeri olduğu 1954 yılı da var mıydı, filmde? Eğer yok idiyse, Ulu Sülo’nun yaşamının en önemli yılı, milli birlik ve beraberlik içinde gizçlenilmeye çalışılıyor gibi olmuştur. Neden mi 1954 yılının en önemli yılı oluşu? Çünkü, bence, Ulu Sülo’nun bugün “Enerji şirketlerinin propagandisti” oluşunun temeli, 1954 yılında atılmıştı.
YÜCE BÜLO:
Bir zamanlar, şöyle bin yıl kadar önce, dağlara, taşlara yazıldıydı adı, “Karaoğlan” diye. Sonra yıllar geçti aradan. Karaoğlan büyüdü, kocaman adam oldu, hatta ihtiyarladı. Cüneyt Arkın bile ihtiyarladı... Neyse, yaşı gereği, artık Yüce Bülo’ya “Karaoğlan” denemez. “Karaihtiyar” da denmez, ayıp olur... Yüce Bülo gençliğinde halkın gönlüne, örneğin afyon konusunda Amerika’ya posta koyduğu için, “Su kullananın, toprak işleyenin” laflarını beyan-ı arz-ı hal ettiğinden taht kurmuştu. Şimdi üç yerde kamp kurdu: Sevgili Fetullah biraderinin gönlüne, İMF’in gönlüne ve POAŞ’ı üç-beş kuruşa alan Doğan Holding’in gönlüne... Bu üçlüden biri olan Aydın Doğan, POAŞ’ı aldığı gibi Yüce Bülo’nun da gönlünü almıştır ve O’na nefis bir plaket vermiştir. İki “P”den POAŞ olanı Doğan’a, plaket olanı Yüce Bülo’ya. Ah zalim felek, kimine giydirirsin yelek, kimine yedirirsin kelek...
Ulu Sülo’yla Yüce Bülo vatana, millete, Sakarya’ya hayırlı ve uğurlu olsun. Onlar başımızda oldukça, sırtımız garantidedir, kimse bizi sırtımızdan bıçaklayamaz. Niçin mi? Bu muhteşem düetin sayesinde sırtımız hiç yerden kalkmadığı için, yani her zaman tuş olduğumuzdan, bizi kimse arkadan vuramaz, oradan bir tehlike gelmez...
EMEP Bayramı’nın yaratıcılarından
EMEP’in konferans günlerinde değişik dostlarla tanıştım. Örneğin Kayseri kentinin EMEP’lilerinden Afet Alp, Halil Özbey, Sadettin Aykırı ve Tahsin Yılmaz... Emeğin Partisi ağırlıklıydı konuşmalarımızın ana konusu. Öncelikle de konferans günlerinin anlamlı oluşu üzerine...
Tersane işçisi şair Rüştü Yıldırım bana, “En Güzel Meyve İçin” adlı kitabını imzaladı. Birbirinden güzel yığınla şiir vardı. Retrans işçilerine adadığı “Direniş Çadırında Öğreniyoruz” başlıklı şiiri şöyle: “Geçti soframızda şükür yediğimiz günler/ekmek istiyoruz peynir zeytin et te/dış düşman dış mihrak masalına/ kanacak göz yok artık bizde... Çadırımıza saldıran jandarma da/ halklarla süren savaş da bizim değil/ nerede olursa olsun/ bir emek bir de partisi bizim/ özgürlük dünyası kurmak için.” Bulursanız bu kitabı, okumanızı isterim. İsteme adresi şöyle: Yayla Mahallesi Cengiz Topel Caddesi, Pınar Sokak, 11/6 Tuzla, İstanbul. Güzel ve önemli şiir okumak istiyorsanız, işte adres bu...
Uzaklardan, taaa Pertek’ten gelen EMEP’li dostlardan da ilginç şeyler öğrendim. Örneğin Pertek’te bir devlet fabrikasının kapanmasına engel olmak için çalışmışlar. Ama Emeğin Partisi’nin halk için çalışmasından ürken asil ve necip Büyük Türk Büyükleri hemen devreye girip sahiplenmişler olayı. EMEP’liler üzülmüyor. “Nasıl olsa kazanan halk oldu.” diye... Bir de “Yayla sorunu” çıkmış halkın önüne. Bir süre öncesine kadar, hayvan sahipleri belli bir ücret ödeyerek devletin sahibi olduğu otlaklarda otlatıyorlarmış hayvanları. Ama asil ve necipler, tüccara kiralamışlar devlet arazisini. Şimdi tüccar paraya “para” demiyormuş. Kaybeden devlet ve halk, kazanan ise malum çevreler...
Güzel bir “Patron” gördüm, EMEP BAYRAMI’nda: Trakya köylüsü İsmet Patron. Keşke, Türkiye’yi satarak belimizi düzelteceğini sanan peşkeşçiler, İsmet Patron’u dinleselerdi...
EMEP Bayramı’nın dışındaki Türkiye
İki gün konferans, bir gün de Genel Kongre. Biraz uzaklaşmıştım Türkiye olaylarından. Ama Bayram dönüşü, açığımı kapattım...
Ben yokken POAŞ’ı vermişler. Vallahi iyi etmişler, Meclis’teki adamlarının kıyak cukkalarına nasıl para bulacaklardı? Hadi iyisiniz yine, aslan parçaları, cukka geldi. Bu kez devlet biraz akıllı davranmış, üç-beş kuruş almış. Her ne kadar POAŞ’ın varlığının “Deve kulağının üzerindeki kıl” kadar para geldiyse de (İnşallah gelir) yine de Afşin-Elbistan Santrali gibi beleşe gitmemiş. Bir de şuna sevindim, Türk Hava Yolları’nı, Devlet Demir Yolları’nı, Devlet Deniz Yolları’nı satmamışlar, ben Bayram’dayken. Çünkü onları, aynı koşullarla ben almak istiyordum. Evet muhterem büyüklerim, ağabeylerim Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit, bu üçünü ben istiyorum. Vallahi de, billahi de, tallahi de ikinize de plaket vereceğim...
Evrensel Gazetesi’nden öğrendiğime göre, yine kaymakam beylerden bilmemkimlere kadar yığınla asil ve necip kitap da yasaklamış, oyun da, şenlik de. Neyse, sevindiğim bir şey var, bizim Simitçi Zeyni daha kitap da, oyun da, şenlik de yasaklamamış...
Nükleer meraklısı, ihtiyar şairler, ihtiyar kodamanlar Akkuyu’ya Nükleer Santral yapılması için bir yerlerini yırtıyorlar. Adamlara hakveriyorum, ben. Çünkü bir ayakları çukurda. Onun için ölümden korkmuyorlar... Hele o “Fena halde şair” yok mu? Geçtiğimiz günlerde, yine yaşı gereği nükleerciliğe soyunmuş. Bundan bir süre önce ders vermiştim ona. Çalışmamış dersine. Neyse affediyorum onu...
Büyük Türk Düdükçülerinden Mehmet Ali Ilıcak’a 10 dakika kelepçe vurmuşlar ve çocuğu üzmüşler. Yapmayın, etmeyin tosunlar, bu M.A. Ilıcak iki kilo baklava mı çaldı, yazı yazıp düşüncelerini mi söyledi, niçin kelepçe takıyorsunuz? Onun göğsüne madalya takın, yakışır sizlere...
EMEP Bayramı’ndan birkaç dost
“Genellikle üzüntülü günlerde karşılaşır arkadaşlar, dostlar. Ama bu kez EMEP Bayramı’nda karşılaştık...
5 Mart günü, o görkemli günde Hayri Erdoğan’la karşılaştım. Sennur Sezer ve Adnan Özyalçıner’le, Gülsüm Cengiz’le, Güngör Gençay’la, Vedat Korkmaz’la, Gülsen Tuncer’le, Engin Ayça’yla, İhsan Çaralan’la, Şükran Kurdakul’la, Fatih Polat’la, Yücel Sarpdere’yle, Abdullah Varlı’yla... Ama Alaaddin Bilgi’yle, Mustafa Yalçıner’le bir türlü “Merhaba”laşamadım, beşer metre yakınlarına yaklaştığım halde...
Bir ara Sunay Akın’ın adı geçti, EMEP Bayramı’nda. Daha sonra çok aradım onu, ama gitmiş. Oysa çok görmek istiyordum.Görünce de, “Ey Sunay Akın, bundan aylarca önce, Genel Başkanımız Levent Tüzel’e, İhsan Çaralan’a, İskender Bayhan’a, Sennur Sezer’le Adnan Özyalçıner’e, Fatih Polat’a, Gülsüm Cengiz’e, Güngör Gençay’a verilmek üzere ‘Seçim kazanamamış bir milletvekili adayının notları’ başlıklı birer dosya vermiştim, n’oldu? Niçin emanetleri yerine vermedin?” diyecektim. Ama gitmiş. Buradan yine sesleniyorum, “Ey Sunay Akın,” diye...
Yeni dostlarım da oldu, EMEP Bayramı’nda. Örneğin kitapçı Murat Ergenekon, örneğin Hamza Tekçe, Kocaeli EMEP İl Başkanı ve daha niceleri...
“Kadınız, güçlüyüz” sloganının seslendiricisi Ramis Sağlam’dan, Mustafa’ya, Hasan Yayık’tan Murat Hançer’e, Recep Avcı’dan, Hasan Hüseyin Evin’e dek yığınla İzmirli dostla da... Ne güzel, ne görkemli bir bayramdı...

Başa dön


|
|

|
Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat) Fax: +90 212 665 69 43 - 44
E-mail: posta@evrensel.net

|
|